BEDİÜZZAMAN’A GÖRE ÖZGÜRLÜK

Eklenme Tarihi: 15 Ağustos 2017 | Güncelleme Tarihi: 15 Ağustos 2017

Bu çalışmada  Bediüzzaman Said Nursi’nin Hürriyet (Özgürlük) üzerine söylediklerinin bir kesitini ele almaktadır. Bunun için özgürlük kavramının içerik analizi yapılmada onun sonuçları üzerinde söylenenlerden bahsedilmektedir.  Münazarat Bediüzzaman’ın özgürlüklerle ilgili en çok vurgu yaptığı eseridir.

1.Giriş

İnsanoğlu özgürlük nimetinin farkına çok geç vardı. Ancak onu elde edenler onu kaybetmemek için hayatları pahasına onu korumaya devam ediyorlar.  Ülkelerin kapalılığı her zaman kuşku ve korkuyu beraberinde getirmiştir. II. Dünya savaşı uluslara çok şey öğretti. Bunlardan en önemlisi; ülkelerin özgür olup olmamasının ne denli önemli ve gerekli olduğunun fark edilmesidir. XX. Yy’dan itibaren ülkeler kapalı veya açı rejimler, demokratik veya demokratik olmayan yönetimler, özgür veya özgür olmayan ülkeler olarak tanımlanmaktadır.  Sovyetler Birliği yıkılmadan önce bu ülkeler Demirperde ülkeleri olarak nitelendirilirdi. Ülkeleri en belirgin şekilde tanımlayan kavram o ülkenin özgür olup olmamasıdır.

Dünyadaki özgürlükleri takip etmek amacı ile 1941’de kurulan ve merkezi Washington, D.C. de olan Freedom House 1972’den beri sivil ve politik özgürlükleri ölçmektedir. Kurum özgürlüklerle ilgili yıllık raporlar yayımlar. (http://www.freedomhouse.org/). Bu raporda iki endeks yer almaktadır. Bunlar: Sivil Özgürlükler ve Politik özgürlükler endeksidir.

Freeedom House, 1972’den beri dünya ülkelerin özgür olup olmadıklarını incelemektedir. Freedom House’a göre sıralanan ülkeler politik ve sivil özgürlük şeklinde iki endeks oluşturmuştur.  Endeks 1 ile 7 rakamı arasında değişmektedir. En özgür ülkenin endeksi (1, 1) en kapalı ve otoriter ülkenin endeksi ise (7,7) şeklindedir. Özgürlük endeksi 5’ten yukarı olanlar özgür olmayan ülke, 5 ve 2.5 ortalamaya sahip olanlar kısmen özgür ve 2.5 in altında olanlar ise özgür ülke kategorisinde sayılmaktadır.

Freedom House’un 2013 raporuna göre, 2012 yılında dünya ülkelerinin %46’sı, nüfusun ise %43 özgür olarak kabul edilmektedir. Ancak ilginç bir ayrıntı olarak, Müslüman nüfusun yoğun olduğu Orta Doğu ve Kuzey Afrika Bölgesindeki 16 ülkeden sadece birisi (İsrail)  özgür ülke kategorisindedir. Diğer ülkeler ya özgür değil veya kısmen özgürdürler.

Bu kısa bilgilere bakıldığında İslam Ülkelerinin en büyük hastalığının baskı ve otorite olduğunun görebiliyoruz. Peki hastalık bu ise çaresi veya panzehirine olmalıdır? “Ekmeksiz yaşarım hürriyetsiz yaşayamam” diyen bir özgürlük aşığının söyleyeceği bir şeyi olmalıdır.

Bediüzzaman,  özgürlüğün oldukça sınırlı olduğu bir devrin adamı olarak ve eksikliğini iliklerinde hissettiği için özgürlüğü, hayatının ve düşüncelerinin ana eksenlerinden biri olarak seçmiştir. Onun hayatındaki kesitleri hepimiz biliyoruz. Sadece onun Münazarat adlı eserinde özgürlükle ilgili yaptığı vurguya değinmek yeterli olacaktır.

2.Özgürlük ve Bediüzzaman

Ekonomik büyüme ve kalkınma üzerine ekonomik olmayan değişkenlerin etkisini inceleyen bir dizi çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmaların ortak paydası ekonomik kalkınma üzerinde özgürlüklerin büyük bir etkiye sahip olduğu yönündedir. Nobel ödüllü Amartya Sen (1999)’in Development as Freedom adlı eserinde ifade etmek istediği şey; kalkınma, toplumun mutlu olabileceği gerçek özgürlükleri genişletme sürecidir. Ona göre kalkınmanın birinci şartı özgürlüklerdir. Yine Nobel ödüllü Friedman (1962) ekonomik ve politik özgürlüklerden bahsederken, nihai hedefin özgürlük olduğunu vurgulamaktadır.

Bugünlerde Türkiye’de önemli gelişmeler yaşanmaktadır. Ülkenin en önemli siyasal sorunlarından biri olan Kürt sorununun şiddetten arınmış bir şekilde çözüm sürecine gireceğinin arifesindeyiz. Eskiden Kürt kelimesini telaffuz etmenin suç olduğu bir dönemde Said Nursi’yi okumakta suçtu. Son yıllarda Nursi’nin ünü ve düşüncesine ilgi eskiye göre çok ileri olduğunu görmekteyiz. Adına sempozyumlar, anma toplantıları yapılan, yine adına vakıflar kurulan bu din ve düşünce adamını bu kadar ünlü yapan nedir?

Aslında onu herkes Kürtlerin medar-ı iftiharı bir din âlimi olarak bilir. Devletin ona hep ihtiyatla bakması bu yüzdendir. Acaba o sadece bir din âlimi midir? Yoksa bunun ötesinde biri mi? Said Nursi’nin düşüncelerinin ve pratiğinin fevkalade olduğunu, eserlerini okuyan her kişi anlayabilir. Onun düşünceleri en az Thomas Aquinas (Akinolu Tomas, 1225-1274)  kadar dinde kural olacak derinlik ve sistematiklik içerir iken, aynı zamanda Martin Luther (1483, 1546)’inki kadar reformist ve yenilikçidir. Ancak bu iki din adamının düşünceleri sadece dini konularda değil, siyasette ve toplumun yeniden yapılanmasında da çok etkili olduğunu biliyoruz. Çünkü onun o gün söylediklerini biz bugün ancak anlamaya çalışıyor veya anladığımızı zannediyoruz. 

Yazının başında bahsettiğimiz gibi Türkiye’nin Kürt meselesi bugünün değil Osmanlının meselesidir. Ülkenin bu konuyu çözememesinin bir dizi nedenini çoğumuz biliyoruz. Ancak burada Nursi’nin yüz yıl önce fark ettiği bir soruna, onun sempatizanlarının yani günümüzün muhafazakârlarının halen ihtiyatla bakmasını yadırgamamak mümkün değil. Acaba ülkenin Türk ve Kürt muhafazakârları bu olanlara, daha barışçıl bir katkı sağlamadıklarının utancını hissediyorlar mı? O her büyük insan gibi, yalnız bir insandı. Onu çok az kişi anlamak istiyor, diğerleri anladım gibi yapıyor. Belli bir kesim din adamı göründüğü için, belli bir kesim de Kürt olduğu için, ona hep mesafeli durdu. Bir avuç insan onu fedakârca taşıdı ve savundu. Ancak onlarında nüfusu ve kapasitesi sınırlıydı. Halen onu anlamamakta ısrar edenleri anlamak zor olsa gerek.

3.Münazarat’taki Söylem

Çoğumuz, onun bundan yüz yıl önce Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Kürt Aşiretleri ile yaptığı sohbetleri içeren Münazarat adlı eserinin içeriğinin, sanki bugün için yazılmış olduğunun farkında bile değiliz. Münazarat bir nasihat kitabı değil, sırdan bir sohbet hiç değil. O, Türklerin, Kürtlerin ve Türkiye’deki diğer unsurların, hatta bir adım ileriye giderek aynı şartları taşıyan diğer dünya milletlerinin de bir reçetesidir. Sadece mekân olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu seçilmiş ve fiili muhatap ise Kürtlerdir. Herkes onda kendinden bir parça bulabilir. Çünkü söyledikleri evrenseldir. Söyledikleri bir siyaset ve bir kalkınma teorisinin ilkelerini ve temel varsayımlarını taşıyor. Duygusal değil, nesnel ve bilimsel. Kimseyi tahrik etmiyor, kimseyi aşağılamıyor, kimsenin hukukunu çiğnemiyor, ancak düşünceleri için kimsenin hatırına bakmıyor.

Konuya özgürlükle başlıyor (John Stuart Mill’in (1806-1873) On Social Freedom adlı eserini okuyup okumadığını bilmiyoruz); II. Meşrutiyet ilanıyla, yani Hürriyetin ilanıyla başlıyor. Özgürlüğün nedenli gerekli olduğunu, baskının ne kadar insan fıtratına aykırı ve hayvani olduğunu belirtiyor. Tahakkümün hayvanlıktan geldiğini, basit bir halk lisanıyla ifade edilmesi okumaya değer. Bir kurt, bir kuzuyu sadece gücü yettiği için parçalıyor ise, güce dayanan her hareket hayvanidir. İnanılmaz bir ifade. Tahakküm sadece devlet otoritesi ile tanımlamıyor. Âlimin ilmî üstünlüğünün bir baskı unsuru olmasını da bu türden sayıyor.  Âlimin, ilim sahibinin otoritesini, insanlar özümsemiş hatta benimsemiştir. Oysa o da bir baskıdır ve onun da hayvani tarafı vardır. Hiç bunu böyle düşünen var mı? Ve benzer küçük küçük baskılar. Baskının fiili esastır, kime ait olursa olsun hayvanidir.  Max Weber’in bahsettiği karizmatik otorite de işte bunun bir parçasıdır. Özgürlüğü taçlandırıyor; “özgürlük, Allah’ın kullarına bir armağanıdır” diyor.

Yine önemli noktalardan biri, “eskilerin niye hatalarını düzeltemedikleri” şeklindeki sorudur. Ona göre hep kötülüklerle uğraşan, vatansever de olsa düzeltme ve tamir yeteneğini kaybeder. Depreme dayanıksız zararlı yapıları yıkarak iyi işler yapanlar, modern binaları inşa edemezler. O halde nesil değişmeli yenilerine yer verilmelidir. Bu ifadelerle Nursi hem geçmişte iyi niyetle büyük hizmetlerde bulunanları itham etmekten kurtarırken, yenilere de yol gösteriyor. Kimseyi kırmadan dökmeden dönüşümü tavsiye ediyor.

4.Özgürlük Nedir?

Özgürlüğü tanımlarken “ne kendine, ne gayriye zarar vermemek” şartını ilginç bir şekilde yorumlamaktadır. Kendince her şeyi yapabilmek nefsinin esiri (kötü şeyler yapma isteği) anlamına geliyor. Böyle bir davranış, kişinin kendi içindeki olumsuz düşüncenin (bir anlamda köleye) baskısı altına girmesi demektir. Yani daha kötü bir otoritenin emrine girmektir. Çünkü bu otoriteyi bağlayan, şeklî de olsa, herhangi bir kısıtlama bulunmamaktadır. Mutlak otorite en kötü otoritedir. Özgürlüğün nasıl da tam tersi ile açıklandığı çelişkisini ortaya koyarak, bu alanda bir yol gösteriyor.

Bir başka ayrıntı; hayal ile gerçeği birbirinden ayırmasıdır. İdeal olanla gerçeği ayırarak, idealin sadece bir hayalden ibaret olduğunu belirterek reel politiği görebilmiştir. Hatta ona göre,“ muhali talep etmek kendine fenalıktır”. İyilik zannı ile fenalık yapmak işte böyle bir şey. Zihinlerdeki hayalini gerçekleştiremeyen her oluşuma karşı olmak bir aykırılıktır. Ona göre, olumsuzluklara isyandan ziyade, var olanın farkına vararak, nasıl düzeltilebilir, iyileştirilebilir fikrini geliştirmek gerekir. Bu düşünce, reformları, gelişmeleri ve dönüşümleri beraberinde getirir. Sistemin içinde çözüm aramayan nice ilginç fikirli ütopyacıların hangisi başarılı olmuş ki? Robert Owen, (1771-1858) mu, Charles Fourier (1772 -1837)’mi,  Thomas More ( 1478-1535) mu?...

 Her milletin hastalığı biraz farklıdır. Biz ön Asya milletlerinin ve tüm Asya kıtasının en büyük hastalığı, insani gelişme ve mutluluğun en büyük engelleyicisi olan,  baskı ve otoritedir.  Bediüzzaman bunu bulaşıcı hastalık gibi, her alana ve mevkie bulaştığını belirterek temel sorunu keşfetmiştir.  O halde bu sorun çözülmeden cehalet, zaruret ve ihtilaf düşmanları ile baş etmenin mümkün olmadığını anlamak gerekir.

Cehalet, sadece Kürtlerin değil, istisnasız tüm Müslüman ülkelerin ortak karakteridir. Münazarat’ın müellifi, fiili muhatapları olan Kürtleri bu karanlık kuyudan çıkartmanın tek yolunu iyi bir eğitimle tanımlıyor. Nitekim hürriyeti de bununla açıklıyor. Medeniyetin nimetlerinden istifade edemeyenler özgür de olsa, ona göre yarı özgürdürler. Ve ekliyor, “bu yarı özgürlük dağ komşularınızda da var” diyor. Cehaletlerinde dolayı haklarını bilmeyenler, başkasını müstebit yapar. Özgürlüğün tamamlayıcısı cehaletten kurtulmaktır. Bunun için başta yerli olmak üzere, üç eğitim dili öneriyor. Türkçe, Arapça, Kürtçe; Osmanlının tebaası Orta Doğunun kadim kültürleri, kadim ırkları ve kadim kardeşleri birbirlerini daha iyi anlasınlar diye, birbirlerini daha iyi kollasınlar diye ve birbirlerinden korkmayarak özgür yaşasınlar diye… Yoksa birbirini inkâr etsinler diye değil.

Münazarat’ta bahsedilenleri tek tek bahsetmeye zaman yetmez. Ancak onun en önemli gördüğü konulara bir nebze değindik. İkinci olarak çözüm için nasıl bir yol izlemelidir? Onun deyimiyle dünyaya yeni bir düzen getirenin onu fıtrata uygun şekilde dile getirmesi gerekir. Fıtrata aykırı her düşünce ve eylem yokluğa mahkûmdur. Örneğin Klasik iktisatın zahirinde ne kadar işlem ve denklemlerle dolu olsa bile, arka planında bir adalet ve refah düşüncesi yatmaktadır. Fıtrata uygun üretim ve bölüşüm, adil dağıtım, onun felsefesinin alt temalarını oluşturur.  Göklerdeki cenneti yeryüzüne indirenler, o özlemi gidermek için her türlü teminatı vererek onu ispatlamaya çalışıyorlar. Yeryüzünün refah ve mutluluğunu tek gözlü dehası ile görüyor. Bunda şaşılacak bir şey bulunmuyor. O halde yeryüzüne cenneti getirme iddiasında bulunanlar kadar, göklerdeki cenneti savunarak topluma yön vermek isteyenler de o kadar haklıdırlar. Düşüncelerini, fıtrata uygun olarak sistematize edenlerin söyleyecekleri çok şeyi olduğuna inanıyorum.

5.Sonuç

Bediüzzaman da dünyalıların refah ve mutluluğu için, onların adına yaşadığı coğrafyada kardeşlerine bir alternatif sunuyor. Ancak o, bunun ötesinde biri; bir düşünce, bir eylem adamıdır. Kendisine mütevazı bir hayat seçen biri, yaşantısında bir derviş, nefsine karşı hoşgörüsüz ve dürüsttür. Düşünceleri engin ve mistik, çevreye duyarlı ve müşfik biridir. Böyle birinin söyleyeceği çok şeyi olmalıdır. Çünkü ona göre “kimin himmeti milleti ise o tek başına küçük bir millettir.” Onu bir ırkın kalıplarına sokmak isteyenlere ne demeli? O her kesimin kendinden bir parça bulacağı biridir. Sadece Türkler, Kürtler veya Müslümanlar değil, diğer dinlerin temsilcileri de, hatta dinle alakası olmayanların (dinde la-kayd) da kendisinden öğreneceği çok şey vardır. Bediüzzaman’ın mücadelesini böyle anlamak gerekir. Cennet semadadır ve yeryüzüne inmeyecek; ancak, buna rağmen mutluluğa ulaşmak mümkündür. İşte reçetesi; inanç ve özgürlük.

 

Kaynakça

Friedman, M. (1962). Capitalismandfreedom. Chicago: University of Chicago Press.

Nursi, S.Münazarat, (1911 ve diğer baskıları)

Sen, A. (1999). Development as freedom. New York

http://www.freedomhouse.org/).

popüler cevapdünya atlası