Bediüzzaman ve Milliyetçilik ya da Bugün Münazarat’ı Nasıl Anlamalıyız?

Eklenme Tarihi: 04 Şubat 2017

Birkaç sene önce arkadaşlarımla yaptığımız Güneydoğu seyahatinde Mardin’e de gelmiştik. Babacan yaşlı bir esnafın ikram ettiği soğuk şerbeti içip bir yandan da sohbet ederken, “Sen Arap mısın?” diye sorduğumda verdiği cevap beni mest etmişti. “Kardeşim” demişti. “Ben hem Türküm, hem Kürdüm, hem Arabım.” Konumuzu teşkil eden Münazarat eseri için de Bediüzzaman tam da böyle bir tarif yapıyor. “Arap abası içinde, Türk pantolonunu giymiş, külahlı bir Kürt.”

Milliyetçiliği tartışmak, hele de Türkiye’de tartışmak, haksızlıklarla ve kırgınlıklarla yüzyüze gelmek demektir. Çözüme giden yolda öncelikle hatalarımızı tesbit ve itiraf etmemiz gerekir. Ben de konuşmama bir itirafla başlamak istiyorum. Ben Risaleleri tanıdığım ortaokul yıllarından itibaren yıllarca Münazarat'ın Türkler için yazılmış olduğunu ve kitabın epigrafındaki, yani girişindeki "kavmin" de Türkler olduğunu zannettim. Daha vahimi, Risale-i Nur müellifinin kökleri İsparta’dan Kürdistan’a gitmiş aslen bir Türk, ideolojik olarak da neredeyse bir Türk milliyetçisi olduğunu düşündüm.  

Bu yanılgının, genelde bütün metinleri, özelde Risale-i Nur’u anlarken düştüğüm ve düştüğümüz bir yanlışın neden olduğunu söyleyebilirim. “Kendi algılarımızı, eğilimlerimizi ve ideolojimizi anlamaya çalıştığımız metne dayatma” yanlışı...

Aileden, okuldan, medyadan alınan telkinlerle, Türkleri “millet-i hâkime” olarak kabullenmiş bir zihin yapısı bu. Diğer unsurları, dilleri ve renkleri önemsemeyen, hatta yok sayan bir bakış. Dolayısıyla şefkat, insaf ve empati duygularının uzağında. Daha önemlisi, “İslam milleti” kavramından habersiz.

Sanırım, Münazarat’ın asıl itibariyle Türkler değil Kürtler için yazıldığını üniversite 2. sınıfta bir Kürt arkadaşım sayesinde fark ettim. Yine aynı dönemde, Risale-i Nur’un İslam milleti ve milliyeti vurgusunu fark ettim. O günlerdeki şaşkınlığımı çok net hatırlıyorum. Senelerdir güya okuduğum kitapların dört bir yanına serpilmiş esaslı bir hakikata nasıl olup da kör kaldığıma, dahası Kürt unsurundan Bediüzzaman’dan nasıl olup da Türk milliyetçisi çıkarabildiğime duyduğum bir şaşkınlıktı.

***

Bediüzzaman ile ilgili yanılgılar aslında çeşit çeşit. Meselâ, Nihal Atsız gibi seküler milliyetçiler için Bediüzzaman bir Kürtçü’dür. Veya benim ilk gençliğimdeki gibiler için Bediüzzaman Müslüman ama bir Türk milliyetçisidir. Risale-i Nur dairesindeki bazı Kürt talebeler için de Müslüman ama Kürt kimliğini önemseyen, vurgulayan Bir Kürt milliyetçisidir.

Bugün burada yakıcı bir sorunu ta yüreğimizde hissederek Münazarat’ı hakkıyla ve layıkıyla anlamanın peşindeysek, öncelikle zihinlerimizdeki tortulardan ve peşin kabullenilmiş algılardan, Münazarat’ın kavramlarıyla konuşacak olursak, zihinlerimizdeki milliyetçi istibdattan kurtulmamız gerekiyor.

Zira, herkes gibi Risale-i Nur müntesipleri de, maalesef, Kemalizm’in telkin ettiği ilkelerden en az ikisinden, yani milliyetçilik ve devletçilik ilkelerinden, etkilenmekten, ya da zehirlenmekten, kurtulamamıştır. Biraz hafızamızı yoklasak Bediüzzaman’ın güya milliyetçiliği olumladığını iddia eden kaç kitap veya makale sayabiliriz. Diğer bir ifadeyle, Nurcuların içine de şu ya da bu ölçüde Kemalizm sızdı.

Bediüzzaman’ın tashihinden geçmiş şekliyle Münazarat şu soru, daha doğrusu şu korku dolu temenniyle başlar: “Dine zarar gelmesin, ne olursa olsun.”

Milliyetçiliğin ve devletçiliğin zihinlerimizi nasıl zehirlediğini bu soru çerçevesinde görebiliriz. Evet, korku unsuru baki kaldı, değişmedi. Ama, mesela, 1970’ler ve 80’lerde “Devlete zarar gelmesin ne olursa olsun” diye korktuk. Din için değil, devlet için korktuk, çünkü seküler ulus devlet yıkılırsa güya dinin de zarar göreceğinden korktuk. 90’lar ve 2000’lerde ise “ülkeye, milli birliğe zarar gelmesin, ne olursa olsun” diye korktuk. Bölünme korkusu, diğer unsurlara fıtri hakları tanınırsa bunun bölünme ve parçalanmayla sonuçlanacağını vehmeden milliyetçi korkuyu maalesef hâlâ yaşıyoruz.

Diğer bir deyişle Kemalizm’in ulus-devletçilik ve milliyetçilik umdeleri hala zihinlerimizde ve hayatlarımızda kol geziyor. Önemli bir cemaat simasının Kürtçe öğrenim veya eğitim konusunda “Karşıyız, çünkü kanunlar yasaklıyor” diyebilmesi, cemaatin kamusal alanlarında geçmişte Kürtçe konuşmanın yasaklanmış olması, daha yakınlarda Risale müntesibi bir akademisyenin hazırladığı anayasa taslağının Türk etnik unsuruna dayandırılması düşündürücüdür.

Dolayısıyla, bugün Münazarat’ı anlamak için evvela zihinlerimizdeki milliyetçi ve ulus-devletçi Kemalizm’in tortularını temizlemeye ihtiyacımız bulunuyor.

İkinci nokta, Münazarat’ın yazıldığı 1910 yılında bir İslam devletinin varolduğunu, üst kimliği İslamiyet’in teşkil ettiğini, hilafetin tesbihin tanelerini bir arada tutan imamesi gibi kavmî unsurları bir arada tuttuğunu hatırımızda tutmalıyız. O yüzden Bediüzzaman Münazarat’ta sık sık hem Kürtlükten hem İslam milliyetinden bahseder. Hamiyet-i milliyeyi hamiyet-i diniye ile birlikte zikreder. “Biz Kürtler” der, bir kaç satır sonra “Biz Müslümanlar” der. Bir sayfada Kürtleri tarihlerine referansla uyanmaya ve gayret göstermeye davet eder, birkaç sayfa sonra İslamiyet’in izzetini korumaya yönelik ifadeler kullanır. Bugünün ulus-devlet vatandaşları olarak bize tuhaf gelebilecek bu kimlik ifadeleri aslında tutarlı ve birbirini tamamlayıcıdır. İslam milliyeti ile mesela Türk milliyeti veya Kürt milliyeti o yıllarda çatışan değil birbirini tamamlayan mahiyetteydi. Bu noktaya müsbet milliyet başlığı altında tekrar döneceğiz.

Kanaatimce Münazarat’ı anlamaya yardımcı olabilecek üçüncü nokta, genel bir ilke olarak Eski Said’i Yeni Said ile anlamaktır. Bu açıdan, Yeni Said’in tashih ederken Münazarat’ı ‘Dine zarar gelmesin, ne olursa olsun” sorusu ve ona verdiği muhteşem iman ve tevhid dolu cevabıyla başlatması bir tesadüf değil, kasti ve anlamlı bir tercihtir. “Evet, evet!.. eğer sivrisinek tantanasını kesse, bal arısı demdemesini bozsa, sizin şevkiniz hiç bozulmasın, hiç teessüf etmeyiniz. Zîra, kainatı nağamatıyla raksa getiren ve hakaikın esrarını ihtizaza veren mûsıka-i İlahiye hiç durmuyor, mütemadiyen güm güm eder. Padişahlar Padişahı olan Sultan-ı Ezelî, Kur’an denilen mûsıka-i İlahiyesiyle umum alemi doldurarak, kubbe-i asumanda şìddetli ses getirmekle..”

Diğer bir ifadeyle, millet, milliyet veya milliyetçilik gibi konulara sosyolojinin maddeci terimleriyle değil, mesela Ene Risalesinin penceresinden yaklaşmamız gerekiyor.

***

Zihinlerimizde hala millet, milliyet, milliyetçilik, müsbet milliyet fikri gibi kavramların yerli yerine oturmadığını söylemek mümkün. Tekrar hatırlayalım, bizler kendimize ne kadar Müslümanız dersek diyelim bir ulus-devletin çocuklarıyız. Pozitivizmden etkilendik, etkileniyoruz. Zihinlerimiz bölünmelerle malul. Akıl ile kalbi, ahiret ile dünyayı, din ile hayatı ayırmaya çalışan aydınlanmacı yaklaşım bizi de etkiliyor. İşte, Bediüzzaman'a herhangi bir milliyetçilik ithafının altında, zihinsel bir bölünmenin varlığı tartışılmazdır.

Meselâ, Eski Said'in eser ve faaliyetlerinin sadece hamiyet-i milliyenin, yani Kürt unsurundan oluşunun eseri olduğunu düşünmek aynı zihinsel bölünmenin yansımasıdır.

Ulusçuluk ya da milliyetçilik. Din ile hayatı, kalb ile aklı, ahiret ile dünyayı birbirinden ayıran ve bazen ilk sıradakileri reddeden pozitivizm ve sekülerleşme süreçleri ile zuhur eden bir ideolojidir. O yüzden şaşı veya tek gözlü algısıyla, milliyeti dinden bağımsız bir entite ya da varlık alanı olabileceğini iddia etmiş, bu iddiayı İslam dünyasına da taşımış ve büyük ölçüde de başarılı olmuştur. Ulus-devletlerin tarihi sadece toplumsal bir tutkal olarak değil, merasimleri, maneviyatı, idealleri, vecdi ile milliyetçiliğin dinin yerine ikame gayretinin tarihidir.

Münazarat'a dönecek olursak, bu eser Bediüzzaman'ın hamiyetinin parlak bir eseridir. Bu hamiyet hem dinî, hem millî hamiyettir. Daha somut ifade edecek olursak, Münazarat esasen Muhammed ümmetinin Kürdistan adı verilen coğrafyasında yaşayan ismine Kürtler denilen kısmının ilmî, siyasî ve sosyal sorunlarını kendine dert edinmiş bir kitaptır. Ve Bediüzzaman'ın daha sonraları kavramsallaştırdığı şekliyle "müsbet fikr-i milliye"nin yüksek bir örneğidir.

Aynı şekilde, Bediüzzaman rahatlıkla Said-i Kürdi ismini kullanmış, böylece İstanbul'da kendi memleketine ve insanlarına dikkat çekmeyi amaçlamış ve başarmıştır da. Her ne kadar kırılgan ve zahiri bir mahiyet arzetse de hilafetin ve millet sisteminin hâlâ geçerli olduğu, bölünmelerin henüz zihinlerden toplumsal ve siyasal hayata tam olarak sirayet etmediği bir ortamda Kürdistan'ın sorunlarına (fakirlik, cehalet, ihtilaf) çözüm arayışı da tek kelimeyle "hamiyet-i milliye"nin tezahürüdür ve müsbet fikr-i milliyenin meyvesidir. Müsbet oluşunun bir delili, Türkler veya Araplarla ilgili hiçbir menfilik bulunmayışının yanısıra, bu tesbitlerin sadece Kürtler değil bütün İslam milleti için geçerli oluşudur. Ki 1950’lerdeki tashih edilmiş metinde Kürtler’in yanına Türkler’i de eklemiş ve bu haliyle anlamlar hiçbir bozulmaya uğramamıştır.

Ailesinin, akrabalarının, mahallesinin, aşiretinin veya şehrinin iyiliğini istemek, ötekilerini inkar veya onlara husumet etmemek şartıyla, nasıl meşru ve arzu edilir birşey ise, bir coğrafyada yaşayan ve aynı dili konuşan ve benzer kaderi paylaşan bir kavmin iyiliğini istemek ve bunun için faaliyet göstermek da o derece müsbet, meşru ve fıtridir.

Dahili ve fıtri bir ihtiyaçtan ileri gelen bu müsbet milliyet fikri, bir mahalleye hizmet etmekle aslında bütün şehre hizmet ettiğiniz gibi, kavminize hizmet ederken de İslam milletine hizmet ediyor oluşunuzu gösterir.

Bu milliyet fikri müsbettir, çünkü sunduğu reçeteler sadece Kürt kavmiyle sınırlı kalamayacak kadar evrenseldir. Millî bir hamiyetin ürünüdür, çünkü Kürtlerin sorunlarına eğilmektedir. Ancak bugün bizim zihinlerimizde tasarladığımız bir dindışı/dinden bağımsız bir millilik değildir bu. Bu eserde hiç bir kavmî taassubun izine ve eserine rastlayamazsınız. Bir-iki sene önce İttihad-ı Muhammediyenin ateşli bir savunucusu olan aynı Bediüzzamanın birden bire milliyetçi olmasının imkânsızlığı ortadadır.

Aynı şekilde, Münazarat'ı yazdıktan hemen bir sene sonra katıldığı Rumeli seyahatına ilişkin malum anektod da anlamlıdır. Kendisine "hamiyet-i milliye mi yoksa hamiyet-i diniye mi daha lazım ve faydalıdır?" diye soran modern öğretmenlere verdiği cevap Münazarat yazarının zihinsel bölünmenin uzağında olduğunun delilidir ve bu cevap aslında bugün bizim zihinlerimize ayna tutmaktadır.

"Biz Müslümanlar, indimizde ve yanımızda din ve milliyet bizzat müttehiddir. İtibarî, zahirî, ârızî bir ayrılık var. Belki din, milliyetin hayatı ve ruhudur. İkisine birbirinden ayrı ve farklı bakıldığı zaman, hamiyet-i diniye avâm ve havassa şâmil oluyor. Hamiyet-i milliye, yüzden birisine (yani, menâfi-i şahsiyesini millete feda edene) has kalır. Öyleyse, hukuk-u umumiye içinde hamiyet-i diniye esas olmalı. Hamiyet-i milliye, ona hâdim ve kuvvet ve kalesi olmalı. Hususan, biz şarklılar, garplılar gibi değiliz. İçimizde kalplere hâkim hiss-i dinîdir."

Bu satırların devamında yaptığı ve hepimizin hatırladığı tahlil ise bağımsız bir alan olarak milliyet algısının gaflet ve dalalet ile bağlantısını göstermesi açısından anlamlıdır.

Münazarat’ta kendisinin de kullandığı beden benzetmesine başvuracak olursak, İslam milleti bir insan gibidir. Bu insanın ruhu dindir. Münazarat’taki ifadeyle Milliyetimizin rûhu İslâmiyettir; hakiki ve nisbî ve izâfîden mürekkeptir. Başka millete benzemiyor.Türkler, Kürtler ve Araplar gibi unsurlar o insanın uzuvlarıdır. Yaralı veya bakıma muhtaç bir uzva hizmet, o insana da hizmet etmek anlamına gelir. Bir unsurun diğer unsura, bir uzvun diğer uzva üstünlüğünden bahsedemeyiz.

Milliyetçilik, cüz’ün küll, unsurun bütün olduğunu vehmetme hastalığıdır. Ulus-devlet bir hilkat garibesidir, tek koldan veya sadece kafadan oluşan bir insan oluşturmaya teşebbüs gibi birşeydir. Asimilasyon, diğer uzuvları bedenin rağmına ya kötürüm etme ya da kesip atmaya benzeyen zulümlü ve kanlı bir süreçtir.

Bugün geldiğimiz nokta, herşeye rağmen hayırlı bir noktadır. Eğer Kürt unsuru da Türk ulus-devletinin asimilasyonuna kurban gitseydi, İslam milliyetini tartışıyor olamaz, hayali cemaatimizde vehimler içinde yaşıyor olurduk.

Risale-i Nur müntesiplerinin “müsbet milliyetçilik” gibi garabet kavramlar üretmek yerine Risalelerdeki kavramları yerli yerine oturtmaya çalışması gerekir. Bugün zihinlerimizde din ile milliyet arasında itibarî, zahirî ve arızî bir ayrılığın ötesinde esaslı ve temelli bir ayrılık yaşanıyorsa, bu zihinlerin Bediüzzaman'ın eserlerini, özellikle de günümüzün yakıcı milliyetçilik konularına ilişkin tesbitlerini hakkıyla anlaması ve sözcülüğünü yapması ne kadar mümkündür?

Dahası, bugün Risale-i Nur talebelerinin gönül rahatlığıyla Kürtçe köy ve mahalle isimlerinin kullanılması, Kürtçe eğitime izin verilmesi veya Kürtlerin yoğun yaşadığı yerlerde idarî yetkilerin yerel yönetimlere aktarılması gibi konularında çok çekingen olması, hatta bazılarının Bediüzzaman'ı bir ulus-devletin savunuculuğuna kadar indirebilmeleri zihinsel bölünmelerin bir diğer ilginç örneğidir.

Bu zihinsel bölünme karşısındadır ki, Bediüzzaman Cumhuriyet'ten sonra ismini Said Nursi'ye değiştirmiş, Münazarat gibi eserlerde bölünmüş zihinlerin yanlış anlayacağı muhakkak bölümleri ya çıkartmış ya da değiştirmiştir. Ama ne Kürdistan'da doğmuş olduğu ne de Kürt kavmine mensup olduğu gerçeğini inkar etmemiştir. Bu, rejimin tasallutuna karşı bir korunma taktiği değil, yazdığı risalelerle gösterdiği gibi, tevhid'in bütün vechelerine kendini adamış bir insanın tercihidir.

Ziyaretine gelen Kürtlerden kimisiyle Kürtçe konuşmayı reddetmesi, kimisiyle ise saatlerce Kürtçe konuşması düşünülmesi gereken ilginç bir ayrıntıdır.

Şahsen, bugün Münazarat'tan çıkarılabilecek en iyi dersin zihinsel tevhid olduğu kanaatindeyim. Ancak zihinsel tevhide ulaşmış bir insan, müsbet milliyet fikrini hakkıyla anlayabilir. Türk ya da Kürt, zihninde milliyetçilik unsurları taşıyan, tıpkı o Rumeli trenindeki bilimci öğretmenler gibi din ile milliyeti ayrı varlık alanları olarak görebilen, bir diğerine yabani bakabilen zihinlerin Münazarat'ı ve ders verdiği muhabbet ve dostluk mesajlarını anlayamayacağı açıktır.

Hamiyet-i diniye ile hamiyet-i milliyenin ayrı şeyler olduğunu düşünen, “müsbet milliyetçilik” terimini kullanan, ulus-devlet uğruna haksızlıkları olumlayabilen Risale müntesiplerinin çokluğunu düşününce, en başta kendini Risale-i Nur ile tanımlayanların bu derse muhtaç olduğunu düşünüyorum.

popüler cevapdünya atlası