Bediüzzaman ve Mevlana’nın birliklerinden beslenmek, ruhlarının ayrıştırılamaz boyutunu kavramaktır

Eklenme Tarihi: 05 Nisan 2014 | Güncelleme Tarihi: 11 Şubat 2017

Dr. Suad ALKAN'ınUluslar Arası Said Nursi ve Mevlana Sempozyumu tebliğidir

Benim konuya bakışım, alışılmışın dışında olacaktır. Klasik bakış, yeni bir arayış alanı göstermiyor. Sanırım, sınırlı dakikalarda, önemli olan, birkaç yeni söz söylemektir.

Bu günlerde Konya’da Mevlana, Bediüzzaman ve Necip Fazıl Kısakürek üzerine çalışmalar, aynı zamanlarda gerçekleştiriliyor. Bunlardan müşterek bir fikir çıkarmaya çalışmak, hem sanat, hem de bilim bakımından önemli ipuçları verecektir.

Muhtelif zamanlarda bana atfedilen yakıştırmaları bir arada düşününce ben hem Mevleviyim, hem Nurcuyum, hem küçük Necip Fazıl! Bunu kendi kendime yakıştırmadım. Eğitimimden bu yana, bilhassa gençliğimde çevremdekilerin isnat ettikleri yakıştırmalardır. Bir zaman İslam enstitüsü talebeliğime son verildiğinde idarece ifadesi alınan bir arkadaşım: “O bazen Mevlevi, bazen Nurcu gibi görünür. Bazen Mevlevi, bazen de Nurcudur!” Demiş.

Daha önce İmam Hatip Okulunda bir şiirimde:

“Gözlerimde dipsiz tavan cinden adamlar” mısraı bulunan dörtlüğü, sınıfta Fehmi isimli Çanakkaleli arkadaşıma gösterdiğimde, teneffüs sıralarında bana “Küçük Necip Fazıl” diye hitap etmeye başlamıştı. O mısradaki imgeyi, Necip Fazıl Kısakürek’in şiirindeki havaya yakın bulmuş.

Bu söylediklerim bugün Konya’daki çalışmaların hatırlattığı, fikir ve sanat bakımından önemli gördüğüm hatıralardır. Sempozyumlarla ilgili olarak bir de sınır dışına baktığımız zaman ve Mevlana konusunda da Dünya’dan haberimiz varsa, ilk hatıra gelecek şey Prof. Dr. Eva De Vitray Meyerovitch.[1]’tir. Prof. Dr. Eva De Vitray Meyerovitch, Fransız bir hanımefendidir. 1986’da kendisini ziyaretimizde heybetli bir hanım intibaına kapılmıştım. Şimdi Havva Hanım künyesiyle, Konya Kabristanında medfun Eva Hanım, demişti ki:

“Ben Hz. Mevlana’yı anlamak için Farsça, Kur’an’ı anlamak için ise, Arapça öğrendim.”

Aynı mealde Bediüzzaman Hazretleri, sure ve duaların anlaşılması gerektiğine dair vurgusuyla, Risale-i Nur eğitiminde:

“Bilen kardeşler, namazlarda okunan küçük surelerle duaların manalarını arkadaşlarına öğrenmekte yardımcı olacaklardır” buyurmuştur.

Bizim Havva Hanımı ziyaretimiz, 1986’da profesörlük payesine ulaştığı bir zamanda gerçekleşti. Bu Hanımefendi, dünyanın büyük mühtedilerinden “LOUIS MASSIGNON”[2]un öğrencisi olmuştur. LOUIS MASSIGNON, dünyada İslam Sanatı üzerine en başarılı bir çalışmasını, Fransa’da çok önemli bir üniversite olan “Collège de France”da 1923’te bir derste öğrencilerine anlatmıştır. LOUIS MASSIGNON’un “İslam Sanatı” yorumunda anlattığı tevhit anlayışını gösteren fikir, Hz. Mevlana’nın eserlerinin tamamında gösterdiği fikrin özünü teşkil eder. Bediüzzaman Hazretleri de eserlerinin tamamında aynı özü yansıtıyor. Hz. Muhyiddin-i Arabi ve sair zatların anlattığı konuların mahiyetini teşkil eden bir anlayıştır:

LOUIS MASSIGNON tezinde İslam Sanatının Tevhid imanından doğduğunu gösterir. Anlaşılıyor ki, Prof. Dr. Eva De Vitray Meyerovitch’in vefatından evvel Mevlana Hazretlerinin huzurunda defnedilmeyi vasiyet ediş hikmeti, kavrayışında hâsıl olan bu anlayışa bağlıdır. Ben kendisinin bir Hristiyan mı, bir Yahudi mi, bir Müslüman mı olduğunu hiç düşünmemiştim. Onun, Mevlana’nın bulunduğu bir ortamda defnedilmeyi vasiyeti, aynı zamanda Dünyaya ustalıkla verilmiş bir mesajdır. Ne söylemek istediğini ise vasiyetinden çıkarmak gerekir. Vefatından 8 sene sonra, şimdi misafir bulunduğumuz atmosfere, Konya belediyesiyle Paris belediyesinin müşterek görüşmeleri akabinde cesedi Türkiye’ye getirilmiştir. Defnedildiği kabir taşına “Havva” ismi yazılmıştır.

Tabi bu hadise vesilesiyle Hz. Mevlana’nın vefatına da bakmak gerekiyor. Mevlana’nın vefatında, her kesimden insanın meydana getirdiği kalabalık sebebiyle cenaze, ancak akşama doğru musallaya ulaşır. Defni sırasında, Mevlana’ya olan sevgi ve teessürlerini, “HristiyanlarO bizim İsa’mızdı’; Museviler ‘O bizim Musa’mızdı’” diye söylenerek göstermişlerdir.

Mevlana’nın boyutsuz İnsanlığı, onlara öyle hissettirmiş, böyle konuşturmuştur. Boyutlu kişi, dar insandır. Boyutu olmayan ise sınırsızdır. Kâinatın sınırsızlığını temsilile bir küçük cismi içinde, sınırsızlığı taşıdığını, hem Mevlana, hem Bediüzzaman her zaman ifade etmiştir.

Mevlana’nın mesleği, Hz. Ali’den itibaren doğan tasavvuf esası çerçevesinde şekillenmiştir. Zamanın zorlama ve mecburiyetleri itibariyle Bediuzzaman’ın mesleği, tarikat berzahına uğramadan Sünnet-i Seniyye’nin[3] ihyasına, Kur’an ve sünnet kaynaklı, içinde tasavvufun da mündemiç bulunduğu hakikat mesleğidir. Biri tasavvuf, diğeri hakikat mesleğidir. Biri aşk, diğeri tefekkür üzerinde yoğunlaşan yollardır. Bu meslekler birbirinden ayrıştırılamaz. Bu mesleklerin birbirinden ayrıştırılmasını düşünmek bu meslekleri kavrayamamaktan ileri gelir. Bediüzzaman Hazretlerinin vefatı zamanında, İstanbul’dan yola çıkıp Mevlana Hazretlerine uğrayarak Urfa’ya gitmiş olması, ruh birliği, yani tasavvuf mesleğiyle hakikat mesleğinin biri birinden ayrı görülememesi keyfiyetine ulaşmak için düşünülmesi gerekli bir davranıştır. Yani Bediüzzaman’dan Mevlana’ya, onların birliklerinden beslenmek, ruhlarının ayrıştırılamaz boyutunu kavramaktır.

Boyutsuzlukları kavranamadığı zaman, turizm vesilesi ile toplumun tanımadığı kadının ticaret metaı olduğu gibi toplum onları kendisine benzetir, ticaretini yapar, satar! Mevlana da Bediüzzaman da ticaret, turist metaı olur. Turizm gelirlerinin kaynağı olduğunu Mevlana’ya bir fısıldayan bulunsa, Konya belediyesi, siyaset ve ilim çevreleri yeniden düşünmeye başlar. Çünkü ilmin de politikanın da sanatın da düşünmek zorunda olduğu, boyutsuz alanları kavramak, ebedi olanın içinde hareket edebilmektir. Ebedi olan içinde dans etmek demektir. Bir insanın dans etmesiyle yürümesi arasında çok fark vardır. Bir insan yürüyerek dans edebilir.

Konuyla ilgili çok sevdiğim hadiselerden, hatıralardan bazıları şöyledir:

Hazret-i Mevlana Konya’dan uzaklaştığı bir şehirde, çok dökülen bir elbise içine girmiş. Yani elbise üstünden dökülüyor. Kendisini tanıyan bir yakını, durumu ona yakıştıramamış, yanına yaklaşmış, “Efendim, bu elbiseyle, bu kıyafetle çarşı içinde.” demiş. Mevlana da, “Merak etme, beni burada kimse tanımaz!”demiş. Şimdi Bir de Konya’da, ikamet ettiği şehirde, çok haşmetli bir kıyafet içindeyken, yine kendisini tanıyanlardan birisi yanına sokulmuş, o çok haşmetli, saltanatlı bir kıyafeti gibi adam Mevlana’nın tevazuuyla bağdaştıramamış. Efendim demiş: “Bu kıyafetle sokakta nasıl dolaşabiliyorsunuz?” Hz. Mevlana gene, “Hiç endişe etme! Bu insanlar beni tanır!” demiş,

Bediüzzaman da giyinmiştir bazen öyle. En tatlı hatıralarından birini söyleyip sonlandırayım. Zaten maksadım, başta söylediğim gibi hadiselerden bir fikir, bir şiir duygusu çıkarmaktır. Yani hadisatın bir sanata, bir ilme nasıl kaynaklık ettiğini o kaynağa inmenin metodunun ne olduğunu görmeğe çalışmaktır. En sona Necip Fazıl’ın hatırasını saklarsam sanırım yanlış olmayacaktır. Yine bir gün Mevlana Hazretleri Konyacaddelerinde bir papazla karşılaşmıştır. Selamlaşırlar… Önce hangisi bilmiyorum; biraz hafifçe eğilir. Diyelim ki bunu papaz yaptı. Mevlana bu saygının karşısında ezilmemek için biraz daha fazla eğilmiştir. O da ondan biraz daha fazla eğilir. Üçüncü sefer papaz Mevlana’dan daha fazla eğilir ama sonuçta Mevlana yerlere kadar eğilerek, enâniyette toprak gibi olmanın resmini göstermiştir. Bunun üzerine, hadisenin bir müşahidi, Mevlana’ya sokulup der ki:

Efendim bir papaza taabbüd edercesine bu kadar eğilmek nasıl olur?

Hz. Mevlana, “Saygıda papazı da geçtik ya! Sen ona bak” der.

Bu çok önemli bir şeydir. İnsanın mücerret şahsiyet tasavvuru, İslam imanı ve tefekküründe temel bir esastır. İnsanlar yekdiğerlerine saygı ile mükelleftir. Allah’ın mahlûku olarak ve hiçbir insan, hiçbir insana karşı kendisini üstün görmek hakkına sahip değildir. Bediüzzaman’da bu yaklaşım son derece mantıklıdır:

Sen kendini hiçbir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. Çünkü mahlûkat mâbûdiyetten uzaklıknoktasında müsavi oldukları gibi, mahlûkiyet nispetinde de birdirler."

Bu söylediklerimin felsefi tarafı, zahiri tarafından çok derindir. Çünkü meselenin düşünceye bakan tarafı ifade edilmezse; hadiselere bağlı olan tarafını söylemiş olmak zâhirperestlik ifade eder; havada, biraz muallakta kalır. Havanda su dövmeye benzer. Onu bir yere oturtmak lâzım.

12. 13. yy da gelmiş olan Mevlana Hazretleriyle Bediüzzaman arasında uzun bir zaman vardır. Herkesin burada bir gayretle her iki dehanın birlik noktalarını bulup sergilemeye çalışmak, bana yakışıklı gelmiyor. Mevlana’yla Bediüzzaman yorumlarında müşterek temaları araştırmak, gerçek bir anlamaya dayanmıyor.

Peki, aradaki süreçte neler olmuştur da söyleyiş tarzları değişmiştir? İkisinin arasındaki 800 senelik dönemde neler olmuştur? Elbette birçok değişiklik vuku bulmuştur. Bediuzzaman’ın ve Mevlana’nın zamanlarındaki vakalar, Muhyiddin-i Arabi’yi de eklemek lazım, bütün büyükler hakkında söylenebilir; ilim ve sanatların doğduğu ortamlar farklıdır. Bu farkların doğru idrak edilmesi, değişik akislenmelerin sebebidir. İdrak, belki şuur, yeni bir şey söylemenin sağlandığı mücerret bir alandır. Bu yapılmadığı zaman, insan, bir şey söylemiş sayılmıyor. Dolayısıyla aradaki zamana bakınca, özetle Selçuklu-Moğol, Osmanlı-Haçlı, nihayet endüstri medeniyetinin doğuşu, hümanizm, materyalizm, nihilizm dönemleri göze çarpar. Mevlana da sonra Bediüzzaman da yer yer dönemlerine atıflar yapıyor. Ama söyledikleri aynı istikameti gösteriyor. Kur’an’a bakıyor.


[1][1][1] Prof. Dr. Eva De Vitray Meyerovitch. 1909 yılında doğdu. Katolik ve aristokrat bir aileye mensuptur. Latince-Grekçe bölümünü bitirerek liseden mezun oldu. Ardından Hukuk tahsilini tamamladı. Felsefe doktorası yaptı. Bu yılları, kilisede ve rahibelerin içinde geçti. Çalışmalarını edebiyat, felsefe ve tasavvuf konuları üzerinde yoğunlaştırdı. Dünyanın birçok ülkesindeki üniversitelerde dersler ve konferanslar verdi. Müslüman oldu. Müslüman olduktan sonra “Havva” adını aldı. Mevlana ve Muhammet İkbal'in bütün eserlerini Fransızca ‘ya çevirdi. 24 Temmuz 1999 tarihinde vefat etti. Cenazesi, vasiyeti üzerine, Konya'ya getirildi ve Üçler Mezarlığı'na defnedildi.

[2]LOUIS MASSIGNON (1883-1962) Papa XII. Pius'un (1876-1958), hakkında: "Katolik bir Müslümandır" hükmünü vermiş olduğu Ferdinand Jules Louis Massignon 25 Temmuz 1883'de Fransa'da “Nogent-sur-Marne”da doğmuş, Paris’te “Louis-le-Grand” Lisesi'ni bitirdikten sonra üniversiteden 1904'de târih diploması ve 1906'da da edebî ve konuşulan Arapça diplomasını almıştır. 1906 yılında Gaston Maspéro'nun[1] yönetimindeki Kāhire Şarkî Arkeoloji Fransız Enstitüsü'ne atanmıştır.(…) Prof. Dr. Ahmed Yüksel ÖZEMRE

[3] Çok mühim ve kıymetli olan âli yol

 

popüler cevapdünya atlası