Bediüzzaman ve Alevilik

Eklenme Tarihi: 18 Ekim 2013 | Güncelleme Tarihi: 04 Ağustos 2017

Bediüzzaman İslam tarihinin bütün ihtilaflı meselelerinde, tevhid tarihinin bütün problemlerine, siyasi ve içtimai bütün toplumu alakadar eden meselelerde çözüm üreten bir büyük perspektiftir.Bu bakış açılarının tamamı üzerine birkaç çalışma yapılabilir. Bu sorunlardan biri de Alevilik konusudur. Tarih boyunca kendi kabuğuna itilmiş bir hareket olan Alevilik, bu itilmişliğin karşısına bir sorun olarak çıkmamış, kendi kurallarını kendi tespit ederek yine de İslam dininin büyük şemsiyesi altında kalmayı başarmış bir harekettir.Bediüzzaman uzlaştırıcı genel misyonuna bağlı olarak Aleviler ve Alevilik konusunda da merhametli, itici olmayan ve ötekileştirmeyen bir bakıştır.

Bediüzzaman bir büyüğü sevmek ve onun muhabbet şemsiyesi altında kendini hissetmek insanları başıbozukluğa ve ibadetlerinden feragata götürmez tarzında düşünür. Bunun birinci derecesi Peygambere intisap edip onun himayesi altında kendini hissedip kendini sorumsuzluğa atmaktır. Bazı resulün evlatları gibi, buna bir de Hz Ali sevgisinden kaynaklanan sapmayı anlatır.“Evet çoklar var ki büyüklerine ve mürşitlerine itimad edip tembellik eder. Hatta bazen “Namazımız kılınmış” der, bir kısım Aleviler gibi.”(Sözler, s.377)

Okumamak ve dinin emirlerini naslara dayanarak öğrenmemek hem Sünnilerde ve hem de özellikle Alevilerde büyük yanlışların doğmasına sebep olmuştur.Resulullah (asm), kızı Hz. Fatıma’ya “bak kızım peygamber kızı olduğunu düşünerek benim seni kurtaracağımı zannetme, ben sana bir şey yapamam, hesabını iyi tut.” demiştir. Her gün 24 saatin koca bir kozmik hareketin meyvesi olarak insana sunan Allahu azimüşşan onun bir saatini teşekkür için istiyorsa bu insanın selameti içindir. Hiç kimse bu genel sorumluluktan kaçamaz.Peygamber (asm) kızına tavrını böyle belli ederkenHz. Ali’nin namazından dolayı kendini sorumluluk dışı görmek yanlış ötesi bir yanlıştır.

Bediüzzaman, Şialar dediği İran Aleviliği ve siyasi bir mahiyet kazanmış zihniyetinin Hz. Ömer’in İran devletini sona erdirmesinden dolayı ona ve diğer cihar-ı yar-ı güzine düşmanca tavırlarını yerinde bulmaz.“İran’ın Hz. Ömer’in (ra) adilane darbesiyle devletleri mahv ve milletlerinin gururu kırıldığı için Şialar, Al-i Beyt muhabbeti perdesi altında Hz. Ömer’e (ra) ve Hz. Ebubekir’e (ra) ve dolayısıyla Ehl-i Sünnet ve Cemaate daima müntakimane (intikam düşüncesiyle) fırsat buldukça tecavüz etmişler.“ (Mektubat, s. 353)

Buradaki tutumun kaynağını iseHz. Ali sevgisi değil, Hz. Ömer’e kızgınlıkolarak yorumlar. “Hz. Ali (ra) sevgisinden değil, bilakis Hz. Ömer (ra) kızgınlığından!” Nefret ve düşmanca tavır gerek Ehl-i Sünnette, gerek Alevilerde büyük bir oluşturucu misyona sahip, kin ve nefret ile itikad oluşmaz. Her iki tarafın birbirine olan kini ve nefreti ayıklansa herkes daha sağlıklı düşünecektir.

Bediüzzaman, konuya tarih felsefesi yaparak genişlik getirir.Vehhabilerin tutumlarını aşırı bulur, onların velayet karşıtı tavrını ve Hz. Ali’ye olan aşağılayıcı tutumlarını isabetsiz görür. ”Vehhabilerin azim imamlarından ve acip dehaları taşıyan meşhur İbni Teymiye ve İbni Kayyumü’l-Cevzi gibi zatlar Muhyiddin-i Arabi (ks) gibi azim evliyaya karşı fazla hücum ettikleri ve güya mezheb-i Ehl-i Sünneti Şialara karşı ‘Hz. Ebubekir’in (ra) Hz. Ali’den (ra) efdaliyetini müdafaa ediyorum’ diyerek Hz. Ali’nin (ra) kıymetini çok düşürüyorlar. Hatta faziletlerini adileştiriyorlar. Muhyiddin-i Arabi (ks) gibi çok evliyayı inkar ve tekfir ediyorlar.“

Bediüzzaman buradatarihi ayıklıyor, olumsuz değerlendirmeleri objektif bir gözle gözden geçiriyor, aklıselimi buluyor.

Vehhabilerin Alevilere olan tutumlarını da eleştirir, yersiz bulur.“Vehhabiler kendilerini Ahmet İbni Hambel mezhebinde saydıkları için Ahmet İbni Hambel Hazretleri bir milyon hadisin hafızı ve ravisi ve şiddetli olan Hanbeli mezhebinin reisi ve halkı Kur’an meselesinde cihanpesendane salabet ve metanet sahibi bir zat olduğundan onun bir derece zahiri ve mutaassıbane ve Alevilere muhalefetkarane mezhebinden din namına istifade edip bir kısım evliyanın türbelerini tahrip ediyorlar ve kendilerini haklı zannediyorlar. Halbuki bir dirhem hakları varsa bazen on dirhem ilave ediyorlar.”(Mektubat, s. 353)

Bugünlere kadar uzanan alevi nefretinin tarihsel kaynaklarını ve aşırı bir takım alimlerin tutumlarını sebep göstererekAlevilere takınılan bu tutumun yanlışlığını anlatır. Ahmet İbni Hambel’in hakkını ve başarısını alkışlarken bu arada Alevilere karşı tutumunu onların“kendilerini haklı zannettiğini“söyleyerek haklı olmadıklarına vurgu yapar. Güçlü ve haklı olmanın haksızlıklara cevaz olmadığını söyleyerek itidali bulur. Ehl-i Sünnetin hakim görüş olmasının getirdiği güçlünün kendini haklı görmesini eleştirir.

Alevileri eleştirdiğinin bir yönü, onun ümmetin büyük çoğunluğundan yana Sevad-ı azama tabi olmamalarını gösterir.“Sevad-ı Azama ittiba edilmeli. Ekseriyete ve sevad-ı azama dayandığı zaman lakayd Emevilik en nihayet Ehl-i Sünnet cemaatine girdi. Adetçe ekaliyette kalan Alevilik en nihayet az bir kısmı Rafiziliğe dayandı.”(Mektubat, s. 460)

Aleviler itilmiştir, çünkü zulme uğrayan ve katledilen Hz. Ali ailesi insan zihninin hakkı bulmakta güçlük çekeceği bir trajik levhadır.Burada Alevilerin aileye sevgi duyması büyük bir acıdan yana tutumdur, zulme karşı kendince bir tavırdır. Ehl-i Sünnet de aynı vakaya karşıdır, ama Aleviler olayı sistematize etmişlerdir. Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal romanında Müslüman olmadan önce Peregrini Rabia’ya der ki “Rabia bizim peygamberimiz idam edilmiştir, idam edilmiş bir peygamberin insan ruhunda meydana getirdiği acıyı siz hissedemezsiniz, çünkü sizin peygamberiniz eceli ile ölmüş.” Hıristiyanlığın ve Alevililiğin böyle trajik bir yanı vardır, ama Allah Habibini koruduğu için böyle trajik bir levha doğmamıştır. Bu büyük acıları hesaba katmadan onları suçlamak yanlış bir şey. “Hem Hz. Ali’nin soyu katledilmiş, hem de suçlu onlar” gibi tarih boyunca toplumla yüzleşmeleri engellenmiştir. Buradaki durum anlaşılır bir durumken insanlar onları suçlamıştır.

Bediüzzaman’ın, Hz. Ali ile kavi bir irtibatı vardır ve davasının hamisi kişiliğinin nema bulmasında büyük role sahiptir.Hz. İmam onun eserleri olan Risale-i Nur’a gaybi işaretler etmiştir. Tevhid vadisi ve tarihinde önemli yeri olan Ayetü’l-Kübra isimli eserine asırlar öncesinden işaret etmiştir. Bu eser 33 duraklı bir tevhid seyahati ve gözlemlerinden oluşur. Astronomi, coğrafya, biyoloji, zooloji gibi ilimlerin verilerini tevhidi bir bakış açısı ile imana hizmetçi eder. İslamın çok mesailini ve eşhasını bu eserinde revize eden yeni bakış açıları getirir, eser orijinal ve büyük bir tesire sahiptir. Elbette böyle harika bir eseri İslam tarihindeki bütün haklı davaların ve insanları alkışlayan Hz. Ali’nin hissetmemesi imkansızdı, çünkü onlar hakkın oluşmasında büyük bir gayretleri olduğu gibi, hakka hizmet eden mücahidler kervanının da savunucusu ve himayecisidirler.

Hz. Ali’nin bu kerameti ile Bediüzzaman’ın teşvik etmesinin onun ruhunda meydana getirdiği tesirleri Bediüzzaman anlatır.“Müşkülat-ı azime içinde El-Ayetü’l-Kübra’nın tefsir-i ekberi olan Yedinci Şuaı yazmakta çok zahmet çektiğimden bir kudsi teselli ve teşvike cidden çok muhtaç idim. Şimdiye kadar mükerrer tecrübelerle bu gibi haletlerimde inayet-i ilahiye imdadıma yetişiyordu. Risaleyi bitirdiğim aynı vakitte hiç hatırıma gelmediği halde birden bu keramet-i Aleviyenin zuhuru, bende hiçbir şüphe bırakmadı ki bu dahi benim imdadıma gelen sair inayet-i ilahiye gibi Rabb-ı Rahimin bir inayetidir, inayet ise aldatmaz, hakikatsız olmaz.“(Mektubat, s. 451)

Bediüzzaman, Ayetü’l-Kübra’ya Hazreti Ali’nin (ra) işaretini konu olarak çok önemli telakki eder.Değişik yerlerde farklı ifadelerle olayı ele alır. “Kur’an’ın El-Ayetü’l- Kübrası olan ‘Tüsebbihü lehüssemavati vel ard ve men fihinne ve inmin şeyin illa yüsebbihü bihamdi’nin hakikat-ı kübrasını ve tefsir-i ekberini gösteren ve Ramazan-ı Şerifin ilhami bir hediyesi bulunan Yedinci Şua risalesine Hazret-i İmam-ı Ali (ra) Mektubat’ta işaretten sonra Lem’alar’a işaret için de Şualar‘a bakarak “ve bil ayatü’l-Kübra emninni minel fecet’ deyip ilm-i belagatca ‘müstetbeatü’t-terakib ve marizü’l-kelam’ denilen manayı zahirinin tebaiyetiyle ve perdesinin arkasıyla müteaddid karinelerin kuvvetine göre işaret eder. Ve o acib ve yüksek ve tevhidin hüccet-i kübrası ve El-Ayetü’l-Kübra’nın bir alamet-i kübrası ve tefsir-i azamı olan risaleye Ayetü’l-Kübra namı veriyor. Ve o namla hem menbaı olan Ayetü’l-Kübra’nın azametini, hem bu Yedinci Şua olan vahdaniyetin ve tevhidin bürhan-ı azamını fevkalade kuvvetli ilan eder. Haber verir. Hazret-i İmam-ı Ali’nin bu büyük iltifatına bu risalenin liyakatine her kimin şüphesi varsa gelsin bir defa o risaleyi okusun. Eğer “Evet layıktır” demezse bana tuh desin.

“Evet Kur’an‘ın aleyhinde bin seneden beri müntakimane hazırlanan dinsizlerin itirazlarını ve kafir filozofların teraküm edip şimdi yol bularak intişar eden şüphelerini ve Kur’an‘ın dehşetli darbelerinden intikam besleyen muannid Yahudilerin ve mağrur bir kısım Hıristiyanların hücumlarını defedip mukabele eden ve her asırda Kur’an‘ın pek çok kahramanları ve manevi kalaları vardı. Şimdi ihtiyaç bir ikiden yüze çıkmış ve müdafiler yüzden iki üçe inmiş. Hem hakaik-i imaniyeyi ilm-i kelamdan ve medreseden öğrenmek çok zamana muhtaç olduğundan bu zamanda o kapı dahi kapandı. Hem çabuk ve herkes anlayacak bir tarzda en derin hakikatleri talim eden Risale-i Nur elbette İmam-ı Ali (ra) bu iltifatına layıktır.“(Şualar, s. 631)

Bediüzzaman, burada Alevilere ve onların en çok sevdiği Hz. Ali’nin kendisine olan iltifatından dolayısevgide ve ilgideki bu birlikteliğin eserlerine ilgiyi gerektirdiği söylemektedir. Onlara müsbet bir yeni yol tavsiyesidir, her ikisi de Ali sevgisi ile dolu olan bu insanların eserlerde de birlikteliğini ister.Onların itilmişliğini dindireceği bir makul sığınma evi gösterir, Risale-i Nur.

Yukarıda yer alan metne yaptığı bir ilavede bu risaleye işaret eden ve öven İmam-ı Ali’nin (ra) yine talebelerinin o eserin sayesinde kurtulacaklarını beyan eder.“Ayetü’l-Kübra yüzünden şakirtleri bir musibete düşecekler ve onun kerameti ve bereketiyle emniyete ve selamete çıkacaklar.”(Şualar, s. 631) “Celcelutiye‘nin aslı vahiy olduğu için iltifat bir yerde Peygamberimize (asm) aittir.” (Şualar, s. 641) Diyerek de iltifatın daha ileri boyutlarını belirtir.

Bu kadar büyük iltifatlara muhatab olanNur talebelerinin de ihtiyat ile davranmalarının, nurun fütuhatına çalışmalarının ve intişarını sağlamalarının (Emirdağ Lahikası, s. 185) asıl vazifeleri olduğunu belirtir.

Hatta bu eserinin adını bizzat Hz. İmam’ın verdiğini söyler.“İmam-ı Ali’nin Yedinci Şua ismini verdiği Ayetü’l-Kübra risalesi.”(Şualar, s. 627) Hz. Ali‘nin kerameti hem Bediüzzaman’a, hem de talebelerine o büyük zulüm devirlerinde bir manevi himaye ve sahabet durumuna geçmiştir. Hiç kimsenin yanında olmadığı bir zamanda Hz. Ali yüzyıllar ötesinden onun mücadelesini teşvik etmiş ve ona hamilik etmiştir. ÇünküBediüzzaman bu eseri yazdığında ve yazarken büyük zulme maruzdu.Kastamonu’da tarihin mazlumlar kervanının önemli bir aktörüdür. Ama o bu zulümlere mukabelesini ancak büyük eserler yazmak ile karşılık vermiştir. Buradan alınacak ders zulme maruz kalmak menfileşmeyi gerektirmez, “işte ben böyle bir tavır aldım ey Hz. Ali’yi (ra) sevenler! Siz de kin ve adaveti hesaba katmadan müsbet tavırlar alabilirsiniz” demektir. Ama bazı çevreler bu himayeyi bile onun aleyhine kullanmışlardır. Bu işaretleri “biz cezbe ve ihtilal-ı dimağiye” gibi telakki etmişlerdir.

Aleviler, Bediüzzaman’ın Hz. Ali sevgisinin şemsiyesi altında kendilerini daha mantıklı ve orijinal bir durumda bulacaklardır.İşarat-ı Gaybiye Hakkında Bir Takriz isimli sayfalar Hz. Ali’nin Risale-i Nur’a olan işaratlarının devamıdır. Bu eserler ehl-i vukuf tarafından da kabul ve tasdik edilmişlerdir. Hz. Ali (ra) Celcelutiye isimli eserinde üç büyük keramet ile Nurlara işaret etmiştir. Bu eser Sikke-i Tasdik-i Gaybi isimli eserinde mevcuttur.

Bu eser ayrıntılı olarak Hz. Ali’nin eserlere ve Bediüzzaman’ın mücadelesine işaret ettiğini anlatır, hiç şüphe uyandırmayacak şekilde. Risale-i Nur’un dinsizlik cereyanlarını mağlub edeceğini, tecavüz ve tahribatlarını kıracağını belirtir.Celcelutiye’de böyle çok kayıt vardır.

Bediüzzaman Aleviler ile Ehl-i Sünnet arasındaki ihtilafı“manasız, hakikatsız, haksız ve zararlı bir niza” olarak tavsif eder.Bunun dinsizlik yani zındıka cereyanı elinde iki tarafı birbirine düşman eden bir silah olduğunu belirtirve bu ihtilafın, nizaın kaldırılmasını taleb eder. Taraf olarak değil, her iki tarafa eşit uzaklıkla bir yorum ve duruştur.“Ey ehl-i Hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat ve ey Al-i Beytin muhabbetini meslek ittihaz eden Aleviler, çabuk bu manasız ve hakikatsız, haksız, zararlı olan nizaı aranızdan kaldırınız. Yoksa şimdiki kuvvetli bir surette hükmeyleyen zındıka cereyanı birinizi diğeri aleyhine alet edip ezmesinde istimal edecek. Bunu mağlub ettikten sonra o aleti de kıracak. Siz ehl-i Tevhid olduğunuzdan uhuvveti ve ittihadı emreden yüzer esaslı rabıta–ı kudsiye mabeyninizde varken iftirakı iktiza eden cüzi meseleleri bırakmak elzemdir.”(Lemalar, s. 32)

Türk solunun Türkiye’de dinle hiçbir alakası yokkenAlevileri kullanarak Ehl-i Sünnet ile kavgaya tutuşturmasıbu ülkede sanata, edebiyata, siyasete, günlük hayata yansıyan bir ihtilaf ekolü oluşturmuştur. Bu tevhid cemaati olan iki grubun birbirine düşürülmesi için bir dalaletkarane tavırdır, bu tavrın her iki tarafa da büyük zarar vereceğini Bediüzzaman belirtir.

Bediüzzaman İslam tarihindeki ihtilaflı meselelere itidalli yaklaşmanınve ihtilafları tarihe intikal ettiklerinden kurcalamanın gereksizliğini anlatır.“Madem bu zamanda zındıka ve ehl-i dalalet ihtilaftan istifade edip ehl-i imanı şaşırtıp ve şeairi bozarak Kur’an ve iman aleyhinde kuvvetli cereyanları var, elbette bu müdhiş düşmana karşı cüzi teferruata dair medar-ı ihtilaf münakaşaların kapısını açmamak gerektir. Hem ölmüş insanları zemmetmek hiç lüzumu yok. Onlar dar-ı ahirete mahall-i cezaya gitmişler. Lüzumsuz, zararlı onların kusurlarını beyan etmek emrolunan muhabbet-i Al-i Beytin muktezası değildir ve lazım da değildir diye Ehli Sünnet ve Cemaat sahabeler zamanındaki fitnelerden bahis açmayı menetmişler. Çünkü Vakıa-i Cemel’de Aşere-i Mübeşşereden Zübeyir ve Talha ve Aişe-i Sıddıka (ra) bulunmasıyla Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat o harbi ictihad neticesi deyip Hz. Ali (ra) haklı, öteki taraf haksız fakat ictihad neticesi olduğu cihetle affedilir.”(Emirdağ Lahikası, s. 178)

Bediüzzaman Ehl-i Sünnet ile Aleviler arasındaki bütün ihtilaflı meselelerde objektif bir tutum sergiler.Dördüncü Lem’a isimli eserinde Ehl-i Şia ve Ehl-i Sünnet mabeynindeki en mühim bir mesele-i ihtilafiye olan imamet meselesini gayet vazıh ve kati bir surette hal ve fasleder.

Bediüzzaman, Alevileri Al-i Beytin muhabbetinden hareket ettikleri için her halükarda savunur.“Hubb-ı Al-i Beyti meslek yapan Aleviler ne kadar ifrat da etse, Rafizi de olsa, zındıkaya ve küfr-i mutlaka girmez. Çünkü muhabbet-i Al-i Beyt ruhunda esas oldukça Peygamber ve Al-i Beytin adavetini tazammun eden küfr-i mutlaka girmezler. İslamiyete o muhabbet vasıtası ile şiddetle bağlanıyorlar. Böylelerini daire-i sünnete tarikat namına çekmek büyük faydadır.”(Emirdağ Lahikası, s. 210)

Bediüzzaman onları alet olmaktan kurtarmanın, Nur dairesine çekmenin gereğini vurgular. Çünkü Ehl-i Sünnet ve Aleviler imanın birliği/vahdeti içindedirler. “Hem bu zamanda ehl-i imanın vahdetine çok zarar veren bazı siyasi cereyanlar Alevilerin fedakarlıklarından istifade edip kendilerine alet etmemek için Nur dairesine çekmek büyük bir maslahattır. Madem Nur şakirtlerinin üstadı, imamı Ali’dir (ra). Ve Nurun mesleğinde hubb-ı Al-i Beyt esastır (Al-i Beyt sevgisi). Elbette hakiki Aleviler kemal-i iştiyakla o daireye girmeleri gerektir.”Yani “Alevilerle Nur talebelerini Al-i Beyt muhabbeti birleştirmelidir” demek ister.

Bediüzzaman dersini Al-i Beytten özellikle de Hz. Ali’den (ra) aldığını söyler.“Üveysi bir surette doğrudan doğruya hakikat dersimi Gavs-ı Azamdan (ks) ve Zeynelabidin, Hasan, Hüseyin (ra) vasıtasıyla İmam-ı Ali’den almışım. Onun için hizmet ettiğim daire onların dairesidir.“ (Emirdağ Lahikası, s. 61)

Bediüzzaman ısrarla Alevileri eserlerine çağırmış olur, çünkü her iki tarafın tavrının itici saiki Al-i Beyt sevgisidir. İslam tarihi boyunca Aleviler konusunda en ılımlı tavır Bediüzzaman’ındır. Onun adına şövenist yorumlar yapmak Bediüzzaman’a haksızlıktır ve bühtandır. Dayatma ve düşmanlık devri geçti, uzlaşma ve birlikte bu vatanın nimetlerini paylaşma zamanıdır.

Bediüzzaman Anadolu’da yerleşmiş bazı yanlış mülahazaları da tadil eder.Alevilerin münafık olduğunu, onların namazının kılınmayacağını ima eden bir yorumu şöyle değerlendirir.“Münafık öldükten sonra namazı kılınmaz, mealindeki ayet o zamandaki ihbar-ı ilahi ile bilinen kati münafıklar demektir. Yoksa zan ile şüphe ile münafık deyip namaz kılmamak olmaz. Madem “Lailahe illallah” ehl-i kıbledir. Sarih küfür söylemese veyahut tövbe etse namazı kılınabilir. O, Ali Köy’de Aleviler çok olduğunu ve bir kısmı Rafiziliğe kadar gidebilmesi nazarıyla onların en fenası da münafık hakikatine dahil olmamak lazım gelir. Çünkü münafık itikadsızdır, kalpsizdir ve vicdansızdır, Peygamber aleyhindedir. Şimdiki bazı zındıklar gibi. Alevi ve Şiilerin müfritleri ise değil Peygamber aleyhisselam aleyhinde, belki Al-i Beytin muhabbetinden ifratkarane muhabbet besliyorlar. Münafıkların tefritlerine mukabil bunlar ifrat ediyorlar. Hadd-ı şeriattan çıktıkları vakit, münafık değil ehl-i bida oluyorlar, fasık oluyorlar, zındıkaya girmiyorlar. Hz. Ali (ra) yirmi sene hürmet ettiği ve onlara Şeyhülislam mertebesinde onların hükmünü kabul ettiği Ebubekir, Ömer, Osman’a (ra) ilişmeseler Hz. Ali (ra) o üç halifeye hürmet ettiği gibi, onlar da hürmet etseler farz namazını kılsalar yeter.“(Emirdağ Lahikası, s. 70)

Bediüzzaman talebesi Ali Efendi‘nin köyünden hareketle o köyüSünni–Alevi ittifakının bir prototipi olarak öne sürer. “O köydeki iki kısım Sünni-Alevi ittifak edecek“ der.

Bediüzzaman, kızdığı adamlara “herif” der, şöyle konuşur:“Haccac-ı Zalim, Yezid ve Velid gibi heriflere ilm-i kelamın büyük allamesi olan Sadettin-i Taftazani, ‘Yezide lanet caizdir’ demiş, fakat lanet ‘vaciptir’ dememiş, ‘hayırdır ve sevabı vardır’ dememiş. Çünkü Kur’an’ı hem Peygamberi, hem bütün Sahabelerin kudsi sohbetlerini inkar eden hadsizdir, şimdi onlardan meydanda gezen çoktur. Şer’an bir adam hiç mel’unları hatıra getirmeyip lanet etmese hiçbir zararı yok. Çünkü zem ve lanet ise medih ve muhabbet gibi değil, onlar amel-i salihte dahil olamazlar. Eğer zararı varsa daha fena.“ (Emirdağ Lahikası, s. 178)

Vehhabilerin telkinleri ile bid’alara bulaşmış bir kısım hocaları eleştirmeyi yanlış görür, burada da genel prensibi olan itidal ve objektif olmayı telkin eder. Hayatının hiçbir döneminde, fikirlerinde zulme ve objektif olmayan hükümlere yanaşmamıştır. Zaten Bediüzzaman itidal ve objektivizm demektir.

popüler cevapdünya atlası