BEDİÜZZAMAN UFKU GÖREBİLEN BİRİSİYDİ

Eklenme Tarihi: 30 Ocak 2017 | Güncelleme Tarihi: 30 Ocak 2017

Doç. Dr. Hüseyin ÇELİK

Bildiğiniz gibi Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin eserlerine baktığımız zaman, kendisi cumhuriyetçi ve demokrat bir şahsiyet olarak karşımıza çıkıyor.

Bilindiği gibi, 1876’da Kanun-i Esasi’yi Osmanlı devleti yayınladı, kısa bir süre yürürlükte kaldı sonra rafa kalktı. Sonra 2. Meşrutiyet ilan edildi. Ve işte 2. Meşrutiyetten sonra oluşmuş o atmosfer içerisinde vatandaşın kafası karıştı.

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, biliyorsunuz 31 Mart vakası ve sonrasındaki gelişmeler; bu bir tabii Açış konuşması olduğu için o detaylara girmeye mezun değilim. Ardından bu hürriyet dediğimiz şey nedir; bu jön Türkler kimdir; ittihatçılık nedir; Ermeniler, Rumlar bizimle eşit mi olacak; onlar da vali, kaymakam mı olacak; onlar da askere alınacak mı; biz gavura ‘gavur’ demeyecek miyiz?… Bütün bunlarla ilgili olarak vatandaşın kafası karıştı ve Bediüzzaman Said Nursi, Beytüş-Şebap aşiretleri arasında dolaşıyor kendisine sorulan sorulara verdiği cevapları işte bu Münazarat isimli eserde bir manada ‘asrın reçetesi’ olarak yayınlıyor.

Ben 1995’te İstanbul İlim Kültür Vakfı tarafından düzenlenen Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu’nda bir tebliğ sunmuştum, Faris Bey’lerin düzenlediği bir sempozyumdu. O sempozyumda demiştim ki, ‘Eğer, asrın başında cumhuriyeti kuranlar, Bediüzzaman’ı dinleselerdi bugün Türkiye’nin doğusunda bu Kürtçülük felaketi başımızın belası olmayacaktı. Bir kısım Kürt gençleri ırkçı olmayacaklardı, diğer taraftan memleketimizde

şöven bir Türkçülük hareketinden söz edilmeyecekti demiştim. Daha sonra 2004’te Paris’te Unesco genel konferansına katılıyorum o günkü büyük gazetelerden birisi manşet atmış: ‘Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in böyle dediği ortaya çıktı’. Sanki benim bir sırrımı ifşa etmişler; hâlbuki ben sempozyumda bütün kameralara dönük olarak bunu söyledim ve bu kitap olarak yayınlandı. Ama bütün dert neydi? Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’le ilgili olarak acaba ne yapabiliriz? Bugün de aynı şeyi söylüyorum arkadaşlar, eğer asrın başında Bediüzzaman’ı dinleseydik bugün boğuştuğumuz birçok dertle muzdarip olamayacaktık. Hakikaten O reçeteleri ortaya koymuştur.

Ne diyordu; bizim düşmanımız, cehalet. Bütün kötülüklerin anası cehalettir arkadaşlar. Bizim düşmanımız cehalet, zaruret ve ihtilaftır. Fakirlik fukaralık diz boyu, fakirliğin nelere yol açabileceğini hepimiz biliyoruz, en tehlikeli insan, kaybedecek şeyi olmayan insandır. Sonra ihtilaf, her türlü ırkçılık. Peki bunlara karşı ne yapacağız? Sanat, marifet ve ittihat silahıyla cihad edeceğiz diyor. Ve bizim kalkınmamız lazım, gelişmemiz lazım, sanatı bildiğimiz dar çizgide sanat değil, sanayinin bütün çeşitleri… Ve eğitim olacak, ilim-irfan olacak, her tarafta okullar olacak, üniversiteler olacak. Ve birlik ve bütünlük içerisinde olarak biz bunların üstesinden geleceğiz diyor. Bediüzzaman bunu, aşiretlere anlatıyor, bunun böyle olması gerekiyor diyor. Öte taraftan biliyorsunuz bu dönemlerde, Osmanlı devleti çatır çatır çöküyor ve herkes bir tarafa çekmeye çalışıyor. Sadece gayrimüslim unsurlar ayrılmıyorlar, müslüman unsurlar, Araplar, Arnavutlar gibi müslüman unsurlar da yollarını ayırıyorlar. İşte tam da bu dönemde Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri diyor ki, ‘Biz Kürtler başkasına benzemeyiz, bu çok önemlidir arkadaşlar. “Yakinen biliyoruz ki, içtimai hayatımız (yani sosyal hayatımız Kürtlerin sosyal hayatı) Türklerin hayat ve saadetinden neş’et eder. Türklerle Kürtler, adeta asırlar boyunca kader birliği etmiş olan, iç içe geçmiş olan, birinin varlığı diğeriyle kaim olan, ve birlikte yaşamaya mecbur değil adeta mahkum olan insanlardır, kavimlerdir ve bir arada yaşamak zorundadır.

Bediüzzaman Said Nursi, sürekli bu mesajları vermesine rağmen ve bütün ırkçılık ve ayrılıkçı hareketlere karşı bir set gibi durmasına rağmen, Onu bölücülükle suçladılar. Ve bugün huzurumuzda talebeleri var. Talebelerinin büyük bir kısmı gayri-Kürdî insanlardı. Sadece Kürtlerden değil, Türkiye’nin batısınından, doğusundan her taraftan, dünyanın her yerinden talebesi oldu. Ve onun hareketine, onun misyonuna yürekten inandılar. O ruhu sürdürdüler. Ve onlar da ırkçılığa karşı büyük bir set oluşturdular. Eğer bugün Pkk’nın bütün gayretlerine rağmen, bölücü unsurların bütün bütün çabalarına rağmen, bu kadar kan ve gözyaşı ve şehit olmasına rağmen, eğer bugün Türkiye’de bir Türk-Kürt kavgası yoksa, Türklerin ve Kürtlerin, aynı ruh ve mana iklimini paylaşmasından, aynı Allah’a inanıp aynı kıbleye dönmesinden, aynı Peygamberin ümmeti olmasından kaynaklanıyor.

Bunu bilen, Türk ve Kürt ırkçılar, bu manevi çimentoyu yok etmeye çalışıyorlar. Bir taraftan Kürtçüler, Kürtlere diyorlar ki, “İslam dini, ümmet anlayışıyla sizi sömürge haline getirmiş, sizi sömürgeleştirmişler diyorlar. Kürtlerin esas dini, Zerdüştlüktür diyorlar. Bunu bu bölücü hareketlerin en ileri gelenleri söylüyor. Diğer taraftan, yine dinden tamamen mahrum olan Türkçülük iddiasında olan bir grup da, Türklerin esas dininin Şamanizm olduğunu ve Türk’e adeta İslam iksiri içirilerek Türklerin tarih boyunca pasifleştirildiğini söylüyorlar. Eğer bu ikisi ortadan kalkarsa adeta ipi kopmuş olan, imamesi kopmuş olan tesbih tanesi gibi biz paramparça oluruz. Bugün hala, bütün tahriplere rağmen, eğer bu toplumda, Değerli Dostlar, biz yine Türk-Kürt kardeşliğini muhafaza ediyorsak, aynı camide namaz kılıp, saf tutup, aynı üniversitede beraber çalışıp ve sosyal hayatta, ticarette birlikteliğimizi sürdürüyorsak; bütün gayretlere rağmen kardeşliğimiz ve uhuvvetimiz devam ediyorsa, işte bu manevî bağın devam etmesinden dolayıdır ve Bediüzzaman Said Nursi hazretleri, bütün ömrü boyunca buna hizmet etmeye çalıştı.

Burada Kürt Meselesi konuşulurken Milliyetçilik meselesi konuşulurken, bazı şeylerin üzerinde özellikle durulması gerekiyor. TBBM’nin açılışı esnasında bu mesele değerli dostlar, bizatihi cumhuriyetin kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk tarafından da aslında dile getirildi. Ve Atatürk, TBMM’de milletvekillerine hitap ederken, bakın şunu diyor:

Efendiler, meselenin bir daha tekerrüretmemesi ricasıyla bir iki noktayı arz etmek isterim: Burada maksud olanve Meclis-i âlinizi teşkil eden zevat..” Yani TBMM’yi oluşturan insanlar, bakın burası çok önemli arkadaşlar: “yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnızKürd değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı İslâmiyedir.” Hepsinden oluşmuş olan müslüman unsurlardan meydana geliyor. “Ve samimibir mecmuadır..” diye devam ediyor. Sonra arkadaşlar, değerli dostlar devamında diyor ki, “Ve yine kabul ettiğimiz esâsatın ilk satırlarında bu muhtelif anasır-ı İslâmiye ki,” bu çeşit çeşit müslüman olan ırklar ki, “Vatandaştırlar..” En üst kimlik vatandaşlıktır, anayasal vatandaşlık en üst kimliktir. “yekdiğerine karşı hürmet-i mütekabile ile riayetkârdırlar ve yekdiğerinin her türlü hukukuna; ırkî, ictimaî, coğrafî hukukuna daima riayetkâr olduğunu tekrar te’yid ettik ve cümlemiz bugün samimiyetle kabul ettik.” Birbirinin hukukuna, efendim birbirinin ırkî özelliklerine, geleneğine, göreneğine, hepsine bunlar saygılı olacaklardır, saygılıdırlar diyor. Temel böyle atıldı ama takrir-i sükûn’a kadar. Takrir-i Sükûn kanunuyla birlikte, istiklal mahkemelerinin bir giyotin gibi çalışmasıyla birlikte bu işler değişmeye başladı. Ve tek partili dönemde değerli Mardinliler, söze başlarken demiştim ki, Mardin, demokrasinin, çoğulculuğun, Osmanlı’nın kesret içinde vahdet diye nitelediği yani çokluk içinde birlik diye nitelediği bu vasfın aslında tecessüm ettiği, cisimleştiği bir yerdir, en güzel örneğinin sergilendiği bir yerdir demiştim. Şimdi geliyoruz, daha sonraki tek parti dönemindeki uygulamalara bir bakıyoruz ki, devlet, tek parti zihniyetine dayanan devlet, 5 kesim halkını ötekileştirdi. Onlara karşı adeta savaş açtı, onları yok kabul etti. Kimdir bunlar? Köylüler.. şimdi diyeceksiniz ki, ya köylüleri niye ötekileştirsinler.

1946’ya kadar değerli arkadaşlar, 1946’ya kadar köylülerin Ulus ve Kızılay’a girmeleri yasaktı bunu biliyor muydunuz? Aşık Veysel elinde bağlamasıyla geliyor, Atatürk Bulvarı’na sokmuyorlar, niye? Üstü başı perişan olan, efendim ayağındaki çarığıyla, poturuyla, bunlar gelirse, yabancı misyon şefleri bunu görürse, bizim çağdaş imajımız zedelenir korkusuyla bu elitist zihniyet kendi insanına bu cefayı yapıyor. Ne zamana kadar? İşte demokrasinin güzelliği orda, 1946’da yüzde 80’i köylü olan bir toplumda çok partili siyasi hayata geçildi, köylülerin oyu kıymete binince köylü öteki olmaktan çıktı. Sonra gayrimüslimleri ötekileştirdik. Alevileri ötekileştirdik, Kürtleri ötekileştirdik ve mütedeyyin insanları ötekileştirdik. Gayrimüslimleri nasıl ötekileştirdik? Bakın daha 1911’de Bediüzzaman Said Nursi’ye aşiretler soruyorlar diyorlar ki, “biz gayrimüslimlerle nasıl eşit oluruz” Evet diyor hukuk önünde eşitsiniz. Peki onlardan kaymakam, vali olabilir mi? Tabii ki olabilir diyor, ehliyet ve liyakat esastır. Şimdi bugün kendini ilerici Bediüzzaman’ı gerici görenlere bunları söylüyorum. Efendim bunlar askere alınsın mı? Tabii ki, alınsın diyor.

Arkadaşlar 1913’te bizim Dışişleri Bakanımız Ermeni Noradukyan Paşa’ydı. Siz hiç Cumhuriyet döneminde bir Ermeni Vali, bir Rum kaymakam duydunuz mu? Çoğulculuk budur aslında. Ve 30’lu yıllarda Musevi vatandaşlar, Trakya ve Çanakkale taraflarına sürgüne zorlandı. 1942’de çıkarılmış varlık vergisi bizim tarihimize düşürülmüş bir kara lekedir. Demokratik bir toplumda Rum, Ermeni veya Yahudi bir komşunuz olsa ona haksızlık yapılsa, ona hukuk dışı bir dayatmada bulunulsa, onu savunmamız için, onun hakkını savunmamız için bizim Ermeni, Rum veya Yahudi olmamız gerekir mi? Esas demokratik erdem, haddi zatında aslında İslâmî erdemde sizin gibi tıpa tıp düşünmeyen, sizin gibi hayatını tanzim etmeyen insanlar haksızlığa uğradığı zaman onların hakkını korumaktır. Ve biz nasıl eşit olacağız diye sorduklarında Bediüzzaman Hazretleri diyor ki, karıncayı bile ezmeyen ona eziyet etmeyen bir Din, ebna-ı beşerin hukukundan vazgeçer mi? Dini ne olursa olsun o insanların hukukunu korumak zorundadır. Osmanlı bunlara ‘Zımmî’ diyor. Yani hayatı, devletin zimmeti altında olan demek. Ve 1955’te 6-7 Eylül olaylarında Rumlara karşı başlatıldı ama gayrimüslimlerin malları talan edildi, canlarına kıyıldı. Ve bunu yapan derin devlet mekanizması, dönemin iktidarı Demokrat Parti’den Yassıada’da hesap sordu, şike yaptınız diye, hâlbuki kendileri yapmışlardı. Bizim memleket bunlara şahit oldu.

Peki, bu arada, tekrar şunu söylemek istiyorum, meşrutiyeti alkışlıyor Bediüzzaman, niçin alkışlıyor? Bediüzzaman’ın aslında dayandığı fikrin köklerini araştıran Şerif Mardin, Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin aslında siyasi dünyasının şekillenmesinde Yeni Osmanlı Hareketi’nin çok etkisi olduğunu söylüyor. Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suavi İstanbul’da gazete çıkarıyorlar. Fakat onların kendi görüşlerini hür bir biçimde ifade etmelerine dönemin bürokrasisi müsaade etmedi. Kaçtılar Avrupa’ya gittiler, orda yayınlar yaptılar ve hürriyet gazetesinin ilk sayısının ilk makalesi Kur’ân-ı Kerîm’den bir ayettir: Ve şâviruhum fil emr. Yani Allah, Hazreti Peygambere diyor ki, “yaptığın işlerde onlarla istişare et” “emrehum şûra beynehum” ayetinden yola çıkıyorlar ve diyorlar ki, saltanat İslamiyete göre değil, saltanat İslamiyet’e aykırıdır. Bediüzzaman’a dönüyorsunuz, diyor ki, Dört Halife devri ismi konmamış bir cumhuriyet uygulamasıydı diyor. Niçin Dört Halife devri? Hz. Peygamber kendisinden sonra devletin başına geçecek bir varis tayin etmedi, benim damadım Hz. Ali geçsin, torunlarım Hz. Hasan, Hz. Hüseyin geçsin demedi. O günkü toplum kendi içlerinde en layık olan kimdi Hz. Ebubekir’i seçtiler, hem halife hem devlet başkanı oldu sonra Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali seçildi. Daha sonra Emevilerle birlikte maalesef hilafet saltanata dönüştü, bakın Bediüzzaman bunun karşısındadır. Ve istibdat döneminde istibdadın karşısındadır. Şimdi istibdat dönemi dediğim zaman genellikle bizim muhafazakâr camia sultan Abdulhamit döneminden, istibdat döneminden bahsedilmesinden hoşlanmaz ama arkadaşlar kendimizi kandırmayalım. İster saltanatın muhafazası, ister devletin bekası hangi maksatla olursa olsun isteyerek veya istemeyerek, Sultan Abdulhamit dönemi bir istibdat dönemidir. Dönemin sadece Bediüzzaman Said Nursi değil, Mehmet Akif gibi, İsmail Hakkı İzmirli gibi, efendim Ferit Kam gibi, Babanzade Ahmet Naim Efendi gibi, Filibeli Ahmet Hilmi Efendi gibi dönemin modernist İslamcılarının hepsi Sultan Abdulhamit’in istibdadına karşıdır. Çünkü Bediüzzaman Muhakemat’ta çok güzel bunu anlatır, der ki: “İstibdat mani-i her kemaldir” her türlü mükemmelliğin önünde istibdat engeldir. “Ve istibdat dalalât-ı fikrin menbaıdır”; fikrî sapkınlığın kökü istibdattan geçer. Baskı ister din adına ister dinsizlik adına ister laiklik adına ister Atatürkçülük adına, ne adına baskı yaparsanız yapın insanları münafıklaştırırsınız. Ve insanlar maskeyle dolaşmaya başlar, maskeli bir toplum meydana getirirsiniz. Onun için Bediüzzaman Hazretleri, ister Münazarat’ta ister Muhâkemat’ta hangi eserde incelerseniz inceleyin o bir Hürriyet aşığıdır. Şehirde hürriyet imkânı olmadığı zaman kendisini dağların hürriyetinin kucağına atmıştır, Van’a onun için gitmiştir inzivaya çekilmiştir.

Barla dağlarında yüksek tepelerde tefekkür ederken Allah’la, tabiatla baş başa kalırken işte bu hürriyet duygusunu tatmıştır. Yıllarca cezaevine sürülmüştür, o ruh dünyasında zaten hürdü, o zaten hür bir insandı, malı mülkü yoktu kalacak bir yeri yoktu. Bugün mezarı bile yok.

Şimdi bakın bunlar değişiyor. Ötekileştirilen gayrimüslimlerle ilgili biz büyük açılımlar, atılımlar, demokratik hamleler yaptık. Alevî vatandaşlarımızı görmemezlikten gelen veya Dersim’de onları topyekûn katletmeye yönelik bir jakoben zihniyet vardır, bunlar bir tarafa bırakılıyor. Alevilik bir dünya gerçeğidir, bir Türkiye gerçeğidir. Alevi vatandaşlarımızı ve Aleviliği kimse yok sayamaz. Bakın ‘Kürt yoktur, Kürtçe yoktur’ noktasında, bugün 24 saat devletin televizyonu Kürtçe yayın yapıyor; Mardin Artuklu Üniversitesi’nde Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümü var; devlet tiyatrolarında Kürtçe eserler sahneye konuluyor ve Kültür Bakanlığı, ünlü Kürt edebiyatçılarının eserlerini devlet tarafından yayınlıyor; annelerin artık gidip de cezaevinde kendi çocuğuyla anadiliyle konuşmaması gibi yasaklar kalkmıştır. Yani o yok sayan, inkâr eden o zihniyet bertaraf edilmiştir, bir tarafa itilmiştir. Bu, birileri memnun olsun diye yapılmamıştır, birileri bundan hoşnut olsun diye yapılmamıştır, bu böyle olması gerektiği için yapılmıştır; insan olmak, müslüman olmak bunu gerektirdiği için yapılmıştır.

Yıllar yılı yanlış uygulamalar ve yanlış politikalarla bugünlere gelinmiştir. Kan ve gözyaşı olarak buna muhatap olur hale gelmişizdir. İşte onun için diyoruz ki Bediüzzaman dinlenseydi bunlar olmazdı. Ve sistem, ancak düşman ilan ederek, düşmanları çoğaltarak kendi varlığını sürdürebileceğine inandığı için maalesef sürekli olarak birilerini düşman ilan etmiştir. Bakın ben size yine çok çarpıcı bir belge okuyacağım. Biraz önce hani Timurlenk Bozkurt’un bizim nüfusumuz ortaya çıkıyor dediği bir şey vardı ya, aynı şey dönemin yine ünlü Türkçülerinden birisi tarafından ama çok daha vahim bir şekilde dile getiriliyor.

Nihal Atsız’ı duymuşsunuzdur, Nihal Atsız’ın oğlu Yağmur Atsız, bugün çok saygıdeğer ve demokrat kişiliğe sahip bir köşe yazarıdır. Ben Yağmur Atsız’a dedim ki, insanlar anne-babasının vasiyetini yerine getirirse onlara, anne-babasına hayr’ü’l-halef oldu denir. Fakat sizi tebrik ediyorum babanızın vasiyetini yerine getirmediğiniz için siz hayırlı bir evlat olmuşsunuz dedim. Bakın Nihal Atsız ne diyor, bu, bir dönemin, bir zihniyetin ve Türkiye’de bugün yaşadığımız problemlerin zeminini ortaya koyması bakımından bu belgeyi okuyorum. Yoksa ha bu diyeceksiniz ki, bu marjinal birisidir çok da marjinal değil Türk adalet sisteminin, militan yargı sisteminin yerleştiren uzun yılların adalet bakanı, tek parti döneminin adalet bakanı Mahmut Esat Bozkurt diyor ki, beyler, bu memleketin efendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanın diyor bir hakkı vardır o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır diyor. Şimdi bu zihniyet ihya eder mi adamı? Bu zihniyet birlik bütünlük sağlar mı? Ben Kafkas Dernekleri Federasyonu’nun her olağan genel kuruluna gidiyorum, toplantılarına gidiyorum. Bir afiş asmışlardı çok çarpıcı geldi bana ki bu Çerkezler 9-10 koldur biliyorsunuz. Şunu yazmışlar: Biz bu topraklar için ölürken, Türkiye bilmiyordu. Şu an da kendi anadilimizi unuttuk. Her dil, her ırk Allah’ın birer ayetidir, bunu yok etmeye kimsenin hakkı yoktur. Bakın nasıl ki biz birey olarak farklıysak şu salonu dolduran insanların hepsi diğerinden farklıdır. Hz.Adem’den bu yana hiçbir insanın saçının, kılının DNA’sı aynı değil. Yaratılış bizi farklı yaratmış. Peki, bu ayrılıkta bir gayrılık var mı? Bu, fıtrat gereğidir. Bu, olması gerekendir. Bireysel farklılıklarımız problem olmuyor da, niçin kitlesel farklılıklarımız problem oluyor, kavga sebebi birbirimizin gırtlağını sıkma sebebi oluyor. İşte düşman üreten zihniyet, bir taraftan biri adalet sisteminde bunu yaptı, birisi eğitim sisteminde yaptı, birisi başka türlü yaptı. Nihal Atsız, 4 Mayıs 1941’de oğlu Yağmur Atsız’a bir vasiyetname yazıyor, bakın çok ilginçtir arkadaşlar; “Yağmur oğlum, bugün tam bir buçuk yaşındasın, vasiyetnamemi bitirdim kapatıyorum. Sana bir resmimi yadigâr olarak bırakıyorum, öğütlerimi tut, iyi bir Türk ol. Komünizm, bize düşman bir meslektir, bunu iyi belle. Yahudiler, bütün milletlerin gizli düşmanıdır. Ruslar, Çinliler, Acemler, Yunanlılar tarihi düşmanlarımızdır. Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar, Araplar, Sırplar, Hırvatlar, İspanyollar, Portekizliler, Romenler yeni düşmanlarımızdır. Japonlar, Afganlılar ve Amerikalılar yarın ki düşmanlarımızdır.”

Gariban Afganlar. Geliyoruz içeriye: “Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Lazlar, Lezgiler, Gürcüler, Çeçenler içerdeki düşmanlarımızdır. Bu kadar çok düşmanla çarpışmak için iyi hazırlanmalı. Tanrı yardımcın olsun. Nihal Atsız. 4 Mayıs 1941” Şimdi Necip Fazıl’ın bir şiiri biliyorsunuzdur, bir beyiti var diyor ki:

“Ey düşmanım, sen benim ifademsin, hızımsın,

Gündüz geceye muhtaç, sen bana lazımsın”

Statükoyu sürdürmek için bu ülkede düşman ilan ettiler, icad ettiler. Ben Van’da bir sivil toplum örgütünün düzenlediği bir toplantıda dedim ki, Ergenekon nedir biliyor musunuz? Birileri bundan rahatsız oldu. Dedim ki, bir mahallede hiç hırsızlık yoksa mahalle bekçisinin bir önemi kalır mı, kalmaz. Mahalle bekçisi kendi pozisyonunu, konumunu sürdürmek istiyorsa, mahallede hırsızlığın esamesi bile okunmuyorsa, mahallede hırsızlığın kol gezdiğini yayması lazım. Hatta daha akıllıysa arada bir bir iki kapıyı kendisinin yoklaması lazım. İşte Ergenekon budur.

Devlet gücünü kullanarak bu memlekette cinayetler işlendi. Devlet gücünü kullanarak bu memlekette milli irade bertaraf edildi, ayaklar altına alındı. Ama çok şükür, bütün bunlar bugün hesap veriyor. Darbeci, jakoben, tek tipçi, milleti adeta reşit görmeyen bu zihniyet değerli dostlar, bugün millete hesap veriyor. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri Meşrutiyeti alkışlıyordu, niye? Meşrutiyet, cumhuriyet değildi, meşrutiyet monarşinin şarta bağlanmış şekliydi, bir monarş olacak, adı padişah olur, şah olur, efendim sultan olur, emir olur, melik olur çok önemli değil bütün bunların hepsi monarştır; ama onun yetkileri millet tarafından seçilmiş bir parlamento tarafından sınırlandırılacak, yani padişahın yetkileri şartlara bağlanacak. Bizim memlekette çoğunlukla meşruiyetle meşrutiyeti birbirine karıştırırlar, meşrutiyet farklı bir şeydir. Bunu alkışladı Bediüzzaman, cumhuriyeti selamladı ve mahkemelere cumhuriyet düşmanlığı ithamına karşı, herkesin anlayabileceği en veciz müdafaalar yaptı.

Geçenlerde Isparta’da il genel meclisi bir karar almış, Bediüzzaman Said Nursi bu Takrir-i Sükûndan sonra sürgün edilirken Barla’ya gönderildi malumunuz, Barla’da uzun yıllar kaldı, Barla’da kaldığı yerlerde oklarla tabelalar dikiyorlar, karar alıyorlar, Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, şu şu tarihler arasında burada yaşamıştır, işte şu dağda tefekkür etmiştir gibi bazı tabelalar dikmek üzere karar alıyorlar ve kıyamet koptu. Efendim Bediüzzaman Said Nursi cumhuriyet düşmanıymış da, onunla ilgili il genel meclisi nasıl böyle bir karar almıştır. Şimdi sayın rektörüm sizinle ilgili de yarın öbür gün bunlar yazılır ama bunlar yazılmazsa bence siz doğru bir iş yapmış olmazsınız, eğer bunu yazarlarsa siz doğru yoldasınız. Çünkü değerli dostlar, Bediüzzaman’ın hayatında da vardır, yıllar yılı bize yanlışı doğru diye benimsettiler ve bu Demokratik Açılım esnasında televizyonlarda çok anlattığım ‘öğrenilmiş çaresizlik’ diye bir kavram vardır, hatırlarsınız. Öğrenilmiş çaresizlik şudur, size yanlışı bir süre sonra doğru diye öğretiyorlar ve siz de onu doğru kabul ediyorsunuz. İdeolojik empozeyle bunu kabul ettiriyorlar, buna ilim adamları çok tipik bir örnek verir, bu öğrenilmiş çaresizlikle ilgili.

Bir kutunun içerisine birkaç çekirge koyuyorlar, üstüne bir cam kapak kapatıyorlar, çekirge camı boşluk zannettiği için hop deyip çıkmaya çalışıyor, her hopladıkça cama çarpıp geri düşüyor, bir kere, beş kere, elli kere, yüz kere bunu yapıyor, sonunda oradan sıçrayarak çıkılamayacağına şartlanıyor. Sonra camı kaldırıyorlar, orada boşluk olmasına rağmen çekirge asla deprenmiyor ve orada ölüyor. Bunun adı öğrenilmiş çaresizliktir. Sokaklarda oynatılan ayılar var, nasıl oynatılır biliyor musunuz? Efendim önce kızgın bir sacın üstüne çıkarıyorlar hayvanı, o tabii ön ayaklarını havaya kaldırıyor, diğer iki ayağı yerde, arka ayakları yandığı için birini kaldırıp, birini indiriyor, o sırada bunlar def çalıyorlar, bir kere, üç kere, beş kere yapıyorlar sonra kızgın sac yok yanma yok, bunlar def çalınca ayı ayağının yanacağını zannederek başlıyor çiftetelliye, bunun adı öğrenilmiş çaresizliktir. Şimdi bu topluma, bu öğrenilmiş çaresizliği yıllar yılı resmi ideoloji kanalıyla benimsetmeye çalıştılar ama mühim olan bu öğrenilmiş çaresizliğin içerisinde olmamaktır. Bakın, şarkın makûs bir tarihi var, bir Bediüzzaman Said Nursi çıktı İstanbul’a Sultan Abdülhamit’e gidip ben bu öğrenilmiş çaresizliği kabul etmiyorum diyenlerdendi. Mabeynden geri çeviriyorlar, Doğu geri kaldı diyor, yine cehaletten, zaruretten, ihtilaftan söz ediyor, buna karşı sanat, marifet, ittihat silahından söz ediyor, daha oradan gönderiyorlar ve hareketlerinden dolayı bunlar işkilleniyorlar, o geleneksel kıyafeti içerisinde, asla kimsenin önünde eğilip, bükülüp, dalkavukluğun, tabasbusluğun, riyakarlığın her türlüsünün olduğu yerde, bir şark alimi gelmiş hiç başını eğmiyor, dimdik duruyor. Diyorlar ki, bu delidir ve tımarhaneye gönderiyorlar, doktorun verdiği rapor: Eğer Bediüzzaman deliyse yeryüzünde akıllı adam yoktur.

Niye deli dediler ben size söyleyeyim, arkadaşlar, deliliğin standart olduğu yerde, akıllılık sapmadır. Şimdi biz bu grupla beraber Bakırköy Akıl Hastanesi’ne gidelim, Nevzat Hoca öyle midir bilmiyorum, delilerin çoğu birbirine haber verir, bir güruh deli gelmiş gelin seyredelim, çünkü orada geçer akçe deliliktir de onun için. Bediüzzaman’a deli diyenler, onu cumhuriyet döneminde zindandan zindana, mahkemeden mahkemeye, hapisten hapise sürükleyenler, aslında kendileri deli olmasına rağmen onu delilikle suçluyorlar ama esas akıllı oydu. Niye akıllı, onun akıllı olduğu neyle ortaya çıktı? Bütün ileri sürdüğü reçeteler, bugün için de geçerlidir. Esas kaptan, geminin burnunun ucunu gören değil, ufku görebilendir. Bediüzzaman ufku görebilen birisiydi. Ve dönemin en kelli felli önemli adamları, yeryüzünden silinip gittiler, önemli adamların önemi mevkisi, makamı, parası, pulu olduğu sürecedir ama Bediüzzaman değerli bir adamdı, değerli adamlar bu âlemden göçüp gitseler de yaşadıkları dönemde anlaşılmasalar bile yaşadığı zeminin merhametsizliğine uğrasalar bile onlar gömülen bir define gibi tazeliklerini muhafaza ederler. Bugün, Mardin Artuklu Üniversitesi’nde işte bu definin kazısı yapılıyor, ortaya çıkan eminim ki çok kıymetli eserler, insanlarımıza takdim edilecektir. İnanıyorum ki, birçok derdimize deva olacaktır. Bu konuda söylenmesi gereken şüphesiz ki, çok şey var.

Bugün Avrupa Birliği, çoğulculuğu anlatırken “çokluk içinde birlik” diyor, kesret içinde vahdet ve Münazarat’ı başından sonuna kadar okuyun, çoğulculuğun, demokratik çoğulculuğun, huzur ve barış içerisinde yaşamanın ne olduğunu Avrupa Konseyi’nden çok daha ötede orada bulacaksınız. İşte derdimizin devası…

popüler cevapdünya atlası