BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ’NİN EĞİTİM MODELİ OLARAKMEDRESETÜ’Z -ZEHRA

Eklenme Tarihi: 05 Şubat 2017

ÖZET

Said Nursi’nin, hayatı boyunca takip ettiği, çok önem verdiği ve bir gün talebeleri tarafından bu projenin mutlaka hayata geçirileceğine inandığı, gittikçe de önemi her gün artan Medresetü’z Zehra projesi üzerindeki bu çalışmamızda;

Öncelikle, İslam âleminin gerilemesinin, var olan eğitim öğretim kurumlarının yetersiz olmasının ve bu sebepten dolayı Müslümanların kardeşlik duygularının gittikçe azalmasının, bu önemli projenin ortaya çıkmasına zemin hazırladığının üzerinde durulmuştur. İkinci olarak, Medresetü’z-Zehra’nın açılması için yapılan girişimler tarihi süreci içinde anlatılmaya çalışılmıştır. Üçüncü olarak, resmi statüsünün ne olacağı ve hangi dillerde eğitim yapacağı farklı bir bakışla ele alınmış ve önemi üzerinde durulmuştur. Dördüncü olarak da, nasıl bir eğitim ve öğretim olması gerektiğini Said Nursi’nin kendi yerine vekil bıraktığı eserlerinden referans alınarak bir çalışma yürütülmüştür.

Müslüman dünyasında bulunan medrese, mektep ve tekke bölünmüşlüğüne son verecek, akli, kalbi ve ruhi bütünlüğü sağlayacak, dini ilimlerin, fen bilimlerinin ve tasavvufun birlikte okutulacağı, çok dilli (Arapça, Kürtçe, Türkçe) bir eğitim modeli olan Medresetü’z-Zehra, ilk, orta ve yükseköğretimi içine alan bir külliye olarak tasarlanmıştır.

Anahtar kelimeler: Medresetü’z Zehra, Darülfünun, Mektep, Medrese, Üniversite, Kardeşlik, Çok Dilli Eğitim

 

GİRİŞ

Yirminci yüzyılın başlarında Batı’nın İslam dünyasına karşı askeri, kültürel, siyasal ve teknolojik yönden meydan okuması sonucu İslam dünyasının büyük bir kısmının doğrudan, kalan bölümünün de dolaylı olarak sömürgeleştirilmesi İslam âlemini ve birçok Müslüman aydın ve âlimini psikolojik çöküntüye uğratmış; gerek Osmanlı devlet ricalini, gerekse aydın ve ulema sınıfını, bu durumdan kurtulmak için çareler aramaya sevk etmiştir. Avrupa’nın pozitivist, inkârcı ve materyalist felsefi düşüncesinin ve bunun sosyal, kültürel ve ekonomik hayata yansımasının ve Batı’dan gelen her şeyin hikmet sanılarak sansürsüz bir şekilde kabul edilmesinin neticesi olarak o günün Osmanlı toplumuçalkantı içerisindedir.

Osmanlı’nın eğitim kurumları olan medrese, mektep ve tekkeler; aralarındaki kamplaşmalar nedeniyle birbirlerini suçlamaya başlarlar.Medreselilerin, mekteplileri dalâletle ve kâfirlikle suçlamaları, mekteplilerin de medreselileri cahillikle suçlamaları, birlik ve beraberliğin bozulmasına sebep olmuş bu da ülkenin gelişip ilerlemesine engel olmuştur. Said Nursi’nin ifadesiyle: “Zira her biri, mesleğine taassub, başkasının mesleğine sathiyeti itibariyle tefrit ve ifrat ederek; biri diğerini tadlil, öteki de berikini techil eyliyor.” (Nursi, İçtimai Dersler, 145). Diğer bir ifade ise: “Bu tebayün-ü efkâr ahlâk-ı İslâmiyenin esasını sarsmış ve ittihad-ı milleti çatallaştırmış ve terakkiyat-ı medeniyeden geri bırakmıştır. Zira biri ifrat ile diğerini tekfir ve beriki tadlil ediyor. Ve öteki tefrit ile onu techil ve gayr-ı mutemed addediyor.” (Nursi, İçtimai Dersler, 21). Böyle bir ortamda Osmanlı Devleti'nde Avrupaî mektebler açılmış buna karşılık medreselerde ciddi bir yenilik yapılamamıştır. Medreselerin -kendi hallerine terk edilmesiyle- çökmeye ve indirasa başlamıştır. Bu çökme sebepleri üzerinde genişçe duran ÜstadBediüzzaman özetle şunları ifade eder:

  • Medreselerin çökmesinin en önemli sebeplerinden birisi: Ulûm-u aliye ( اليه) dediğimiz alet ve vasıta ilmi gaye edilmiş, ulûm-u âliye  (عاليه) dediğimiz yüksek temel ilimler ihmal edilmiş. (Nursi, Muhakemat, 46.) Yani Arapça dilbilgisinin (sarf-nahiv) temel bilgi zannedilip uzun yıllar fiil çekimlerine ve bol ibareli kitaplara vakit harcanması üretkenliği yok etmekteydi.Dini ve asıl olan ilimler ise ikinci dereceden; çok sonraki yıllarda okunurdu buna da vakit kalmazdı. Dört beş sene medreseye gittiği halde dil eğitimi ona dini bir kültür vermiyor ancak ömürlerini zayi etmesi,
  •  Kitaba hâkim değil mahkûm olup kitaba nazarla hüküm çıkarma meleke-i ilim zannedilmesi (Nursi, İçtimai Dersler, 182, Muhakemat, 25, 33),
  • Talebelerde sual ve cevabın olmaması nedeniyle bir durgunluk ve şevksizliğin oluşması (Nursi, İçtimai Dersler, 182),
  • İşbölümü yapılmadığından bir kişinin her konuya el atması ve bu nedenle bütün konularda yüzeysel kalması (Nursi, İçtimai Dersler, 182),
  • İstibdat her yönüyle zarar vermekle birlikte istibdad-ı ilminin, taklidi doğurduğunu, bölünmelere ve parçalanmalara sebep olduğu, Mutezile, Cebriye ve Mürcie gibi fırkaların ortaya çıkmasına sebep olduğunu,  istibdat terakkinin buharı olan şevki kırdığını, zulmün temeli olduğunu, insanı öldüren ve yok eden bir zehir olduğundan dolayı kimse fikrini söylemeye cesaret edemediğini ve herkes susmaya mecbur kaldığını  “neme lazım başkası düşünsün istibdadın yadigârı olduğunu” (Nursi, İçtimai Dersler, 82, 83, 90,532),
  •  “Biçare İstanbul, mütebayin, dâhiyane prensiplerin telkinat-ı musırraneleriylekabiliyet-i telkihasını kaybetmiştir. Zihni âlufte olmuştur.” (Nursi, İçtimai Dersler, 33) ifadelerinden de anlaşıldığı üzere birbirine zıt, keskin propaganda ile üretkenliğin kalmadığını,
  • İlmin gereği olan teşvik, irşad, lütuf ve nasihatın terk edilmesi; onun yerine azarlama, baskı, tersleme ile işin ehil olmayanların eline geçmesi; “pek çok adam meylü’l-ağalık ve meylü’l-âmiriyet ve meylü’t-tefevvuk ile mütehakkim geçinmek istediğinden, ilmin şanında olan teşvik ve irşad ve nasihat ve lütfu terkedip kendi istibdad ve tefevvukuna vesile-i cebr ve ta'nif eder. İlme hizmete bedel, ilmi istihdam eder. Buna binaen vezaif, ehil olmayanın ellerine geçti. Bahususmedaris, bunun ile indirasa yüz tuttuğunu.” (Nursi, Muhakemat, 47).

Belağatı bilememe, ezbercilik, nakilcilik, lafızperstlik,kafiyeperestlik, asrın gereğini kavrayamama ve tam bir yoğunlaşmanın olmaması sebebiyle medreseler fonksiyonlarını icra edemediklerini ifade eder. (Nursi, Muhakemat, 76).

“İstanbul’u düşündükçe, iki karış kadar dili uzanmış, sair azası neşv ü nemadan mahrum kalmış, ihtiyar bir çocuğun timsali zihnime geliyor.”(Nursi, İçtimai Dersler, 319).

 

İşte böyle bir ortamda ÜstadBediüzzaman Said Nursi’nin milletin en temel probleminin cehalet ve istibdat olduğunu ortaya koyar “istibdadın gerek idare, gerek ilimde olsun” geleceğimizi yok ettiğini,(Nursi, İçtimai Derseler, 539) ve bunu izale etmek için de padişahtan ulemaya aydından, hamala kadar; hürriyetin hâkim olması ve cehaletin yok olmasının eğitimden geçtiğini anlatmaya çalışır. Ve topluma yeni bir ruh aşılayarak Müslümanların kendilerine olan özgüvenini sağlamaya çalışır.

Bu amaçla ÜstadBediüzzaman,Sultan Abdülhamit’e hitaben: “Menhus Yıldız’ı dârülfünun et; tâ, Süreyya kadar âlâ olsun. Ve eski zebaniler yerine, melâike-i rahmeti yerleştir; tâ cennet gibi olsun. Ve Yıldız’daki milletin servetini, milletin baş hastalığı olan cehaleti tedavi için millete iade et.” (Nursi, İçtimai Dersler, 168)

Eğer Yıldız Sarayını hibe ile hediye edersen âlimlerorada ders verir, orası bir üniversite olur ve Ülker Yıldızı gibi yüce olur; yok eğer böyle yapmazsan, senden gaspedilecek ve turistlerin gezdiği bir eğlence yeri olur.Hangisi iyidir sen karar ver, bu ömürden sonra ahireti düşünmek lâzım. Dünya seni terk etmeden, terk et. Zekâtü’l-ömrü, ömr-ü sani yolunda sarf et diye nasihat eder. (Nursi, İçtimai Dersler, 168) Ama Bediüzzaman’ın bu uyarısına kulak verilmemesine rağmen o dönemde yaşamış bir mütefekkir olarak bu problemlerle ilgilenmiş ve birtakım reçeteler sunmaya devam etmiştir. Bu asrın insanları kesret içinde boğulmuş, dünyevî meşgaleler içinde yorgun düşmüştür. Düşünce ve duyguları standart hale getirilmiş, gülüşleri bile mekanikleşmiş, doğal hallerinden uzaklaşmışlardır. Said-i Nursi insanların, Batı’nın kültürel meydan okuyuşuna direnemeyerek, seküler bir eğitim sonucu dünyevileşmesini ve dinden uzaklaşmasını felaket olarak görür. Laikliğin kişilik parçalanmasına yol açtığını: “Din ile hayat kabil-i tefrik zannedenler felakete sebeptirler” (Nursi, İçtimai Dersler, 411) ifadesiyle dile getirir. Batı medeniyetinin insani ve dini boyutunu yitirmesi sonucu, insanlığın felakete doğru sürüklendiğini ifade eder.

ÜstadBediüzzaman asrımızdaki manevî hastalıklarının en büyüğünün dindeki zafiyet olduğunu şu sözlerle dile getirir.“Milletinkalb hastalığı zaaf-ı diyanettir. Bunu takviye ile kuvvet bulabilir. Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esası. İhya-i dinle olur şu milletin ihyası” (Nursi, İçtimai Dersler, 412) Ayrıca dinin toplum için ehemmiyetini farklı kitaplarında şöyle ifade eder.

"Dînin meseleleri terk ve feda edilmesinden, zarardan başka ne faydası görüldü? Milletin kalb hastalığı, zaaf-ı diyanettir; bunu takviye ile sıhhat bulabilir.” (Nursi, İçtimai Dersler, 535) diyerek dinin hayatın her alanını kapsaması gerektiğini ifade eder. Dini ihya ederek ancak millet canlanıp terakki edeceğini (Nursi, İçtimai Dersler, 336), bununla birlikte devletler kuvvet ve cebir yerine, ilim, hak ve marifete dayansa o hükümetlerin yıkılmayacağınıHızırvari bir ömre mazhar olup daimi yaşayacaklarını ifade eder. (Nursi, İçtimai Dersler,17, 88)

İslam âleminin geri kalması, fakr-u zaruret içinde olması, dünyevileşip dinden uzaklaşması Said Nursi’nin yüreğini dağdar eder. Neden bu kadar yıprandığı ve sarsıldığı sorulduğunda şöyle der: “Ben kendi âlâmlarıma tahammül ettim. Fakat İslâm’ın âlâmından gelen teellümat beni ezdi. Âlem-i İslâm’a indirilen her bir darbenin en evvel kalbime indiğini hissediyordum. Onun için bu kadar sarsıldım. Fakat bir ışık görüyorum ki o âlâmları unutturacak. İnşaallah!..” (Nursi, İçtimai Dersler, 597)

Ve geleceğe yönelik ümidini şöyle dile getirir; “Neden dünya herkese terakki dünyası olsun da, yalnız bizim için tedennî dünyası olsun? Öyle mi? İşte, ben de sizinle konuşmayacağım. Şu tarafa dönüyorum; müstakbeldeki insanlarla konuşacağım” (Nursi, İçtimai Dersler, 119) diyerek asla ümitsizliğe düşmez ve her tarafa ümit vermek için çaba sarf eder. Kendi ifadesiyle “Harikalar asrındayız. İki üç sene mevtten sonra meydanda dirilenler var.” yirmi ölsek üç yüz dirileceğiz  (Nursi, İçtimai Dersler, 262.) Evet “Ümitvar olunuz! Şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür seda, İslam’ın sadası olacaktır.” (Nursi, İçtimai Dersler,264).  İfadeleriyle ümidini dile getirir.

Said Nursi, sorunların çözümünün, nedenlerinin doğru teşhisine bağlı olduğu gerçeğinden hareketle,Âlemi İslam’ın kendi problemlerinin farkına varacağı, sağlam temellere ve ilkelere dayanan büyük bir proje gerçekleştirmek ister. Kur’an’ın tarihsel bir metne dönüştürülmemesinin gerekliliğini, hükümlerinin zaman ve mekânla sınırlı olmadığını ve sadece tilavetiyle teberrük olunan bir mübarek eser derecesinde kalmaması için Müslümanlara asli kaynak olan Kur’an’a dönmeyi tavsiye eder. Said Nursi, Kur’an’ın insanlığa bugün inmiş gibi gençliğini koruduğunu ifade ederek, problemlerimizi onunla çözebileceğimiz Kur’an’i bir hayat modeli sunar. Savunduğu düşüncelerini gerçekleştirmek için somut bir girişim olan ve “Bütün hayatımda bu darülfünunu takip ediyorum” dediği Medresetü’z-Zehra gibi hayati bir projeyi ortaya koyar. Medresetü’z-Zehra modeli dini ilimlerin, fen bilimlerinin ve tasavvufun birlikte üç dilde (Arapça, Kürtçe, Türkçe) okutulacağı bir üniversite modeliyle bin seneden beri birikmiş, ifsat edilmiş, tahrip edilmiş,yozlaştırılmış, ve bozulmuş; kalb-i umumiyi, efkâr-ı ammeyi ve vicdani umumiyi Kur’an’ın ilaçlarıyla tedavi edeceği bir projedir (Nursi, Kastamonu Lahikası, 21).

MEDRESETÜ’Z-ZEHRA FİKRİNİN ORTAYA ÇIKIŞI

Bedüüzzaman, yaşadığı dönemin gelişmelerini yakından takip etmekte ve bu gelişmelerin İslam ümmeti için zihinsel ve içtimaî anlamda neye karşılık geldiğini sorgulamaktadır. Tespit ettiği sorunlar için çözümler üretmeye ve reçeteler sunmaya çalışmaktadır. Dönemin baskın paradigmalarından pozitivizm, diğer modernist akımlarla birlikte toplumu dinden arındırma projesinde önemli bir işlev görmektedir. Bu ortamda Bediüzzaman, sekülermodernist akımlar ile geleneksel eğitim kurumları arasında kalmış bu toprakların insanlarına; İslami eğitimin güçlü bir biçimde canlandırılmasını bir reçete olarak sunmaktadır.

“Altmış beş sene evvel bir vali bana bir gazete okudu. Bir dinsiz müstemlekât nazırı, Kur'an'ı elinde tutup konferans vermiş. Demiş ki: "Bu, İslâmların elinde kaldıkça, biz onlara hakiki hâkim olamayız, tahakkümümüz altında tutamayız. Ya Kur'an'ı sukut ettirmeliyiz veyahut Müslümanları ondan soğutmalıyız." Bediüzzaman, bu havadis üzerine: “Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya isbat edeceğim ve göstereceğim!” diye kuvvetli bir niyet ruhunda uyanır ve bu saikle çalışır. Van ve Diyarbakır’da dârülfünun derecesinde bir medrese tesisine çalışmak için İstanbul’a gelir. (Nursi, Tarihçei Hayat, 54; İçtimai Dersler, 141.)

Said Nursi, sömürgeler bakanının Kur’an’a karşı bu tavrını duyduktan sonra, ifsat komitelerinin bakanın vurguladığı iki dehşetli fikri uygulamaya koyacağını hissetmiş ve bu fikirlere karşı önlem almaya karar vermiştir. “İşte bu iki fikirle, iki dehşetli ifsat komitesi bu biçare fedakâr, masum, hamiyetkâr millete zarar vermeye çalışmışlar. Ben de altmış beş sene evvel bu cereyana karşı, Kur'an-ı Hakîm'den istimdat eyledim. Hakikate karşı kısa bir yol ve bir de pek büyük bir "Dârülfünun-u İslâmiye" tasavvuru ile altmış beş senedir ahiretimizi kurtarmak ve onun bir faidesi olarak hayat-ı dünyeviyemizi de istibdad-ı mutlaktan ve dalâletin helâketinden kurtarmaya ve akvam-ı İslâmiyenin mabeynindeki uhuvvetini inkişaf ettirmeye iki vesileyi bulduk: (Nursi, Emirdağ Lahikası, 449-452.)

  1. vesilesi: Risale-i Nur'dur ki; uhuvvet-i imaniyenin inkişafına kuvvet-i iman ile hizmet ettiğine kat'i delil, emsalsiz bir mazlûmiyet ve âcizlik hâletinde telif edilmesi ve şimdi âlem-i İslâm’ın ekseri yerlerinde Avrupa ve Amerika'ya da tesirini göstermesi ve ihtilâlcilere ve dinsiz felsefeye ve otuz seneden beri dehşetli bir surette maddiyyun ve tabiiyyun gibi dinsizlik fikrine karşı galebe çalması ve hiçbir mahkeme ve ehl-i vukuf dahi onları cerhedememesidir. İnşaallah bir zaman da, sizin gibi uhuvvet-i İslâmiyenin anahtarını bulan zatlar, bu mucize-i Kur'aniyenin cilvesini âlem-i İslâma işittireceksiniz.

İkinci vesilesi: Altmış beş sene evvel Camiü'l-Ezher’e gitmek istiyordum. Âlem-i İslâmın medresesidir diye, ben de o mübarek medresede bir ders almaya niyet ettim. Fakat kısmet olmadı. Cenab-ı Hak rahmetiyle bir fikir ruhuma verdi ki: Camiü'l-Ezher, Afrika'da bir medrese-i umumiye olduğu gibi; Asya, Afrika'dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir darülfünun, bir İslâm Üniversitesi Asya'da lâzımdır. Ta ki İslâm kavimlerini, meselâ, Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan'daki milletleri, menfi ırkçılık ifsat etmesin. Hakiki, müsbet ve kudsî ve umumî milliyet-i hakikiye olan İslâmiyet milliyeti اخوةالمومنونانما ‘Müminler ancak kardeştirler’ (Hucurat Suresi, 49/10) ile Kur'an'ın bir kanun-u esasisinin tam inkişafına mazhar olsun. Ve felsefe fünunu ile ulûm-u diniye birbiriyle barışsın ve Avrupa medeniyeti, İslâmiyet hakaikıyla tam müsalâha etsin. Ve Anadolu'daki ehl-i mekteb ve ehl-i medrese tam birbirine yardımcı olarak ittifak etsin diye vilâyat-ı şarkiyenin merkezinde hem Hindistan, hem Arabistan, hem İran, hem Kafkas, hem Türkistan'ın ortasında Medresetü'z-Zehra manasında, Camiü'l-Ezher üslûbunda bir dârülfünun; hem mekteb, hem medrese olarak bir üniversite için, tam elli beş senedir Risale-i Nur'un hakaikına çalıştığım gibi, ona da çalışmışım.” (Nursi, Emirdağ Lahikası, 449-452.)

Said Nursi’nin kurmayı düşündüğü darülfünun hakkındaki fikirlerinin oluşmasında, Camiü’l-Ezher'in önemli bir yer teşkil ettiğini görmekteyiz. Fakat O, Ezher’i model almaktan ziyade böyle bir eğitim kurumunun varlığından yola çıkarak kendi bölgesinde bu şekilde işlevsel olacak yine kendine özgü bir eğitim kurumu tasarlamıştır. Bu eğitim kurumu ırkçılık tehlikesine karşı müminlerin kardeşliğini pekiştirecek, müspet ve dini ilimlerin beraber okutulacağı hem bir üniversite hem de bir medrese olacaktır. Bu üniversitede yetişecek talebelerin, İslam kardeşliğini esas alan erdemli birer aydın ve âlim olmalarını hedefleyen Said Nursi, dalalet hücumlarına karşı çabuk sönmeyen tahkiki iman sahibi, küfrün hiçbir saldırısı karşısında sarsılmayacak yepyeni bir neslin inşasına çalışmıştır. SaidNursi bu tasarının kendisi için ne kadar ehemmiyetli olduğunu, elli beş yıl üzerinde çalıştığı Risale-i Nur'a verdiği önemi ona da atfederek göstermiştir.

 

 

MEDRESETÜ’Z-ZEHRA'NIN AÇILMASI İÇİN YAPILAN GİRİŞİMLER

Birinci Girişim:ÜstadBediüzzaman’ınbu konudaki ilk girişimi 1907’de İstanbul’a ilk gelişine tekabül eder. Aslında İstanbul’a geliş gayesi, medreselerdeki demode olmuş eğitim sisteminin, insanların akli ve kalbi ihtiyaçlarına cevap veremediği Kürdistan’da bir eğitim seferberliği başlatmaktır. Bu amaçla cehaleti ortadan kaldıracak veMedresetü’z-Zehra’ya bir çekirdek olacak nitelikte bir eğitim kurumunun açılmasını talep eden bir dilekçeyi dönemin yöneticilerine sunar. Verdiği dilekçeyi aynı zamanda “Şark ve Kürdistan” gazetesinin 2 Aralık 1908 tarihli sayısında “Kürtler Yine Muhtaçtır” başlığıyla yayınlar. (Nursi, İçtimai Dersler, 507.)

Bu dilekçe ile Kürt çocuklarının Türkçe bilmemeleri nedeniyle eğitimden mahrum kaldıklarını, bu sebeple Kürt çocuklarına Kürtçe eğitim verecek üç medresenin açılmasını biri Ertuşi Aşiret merkezi olan Beytuşebab’da; diğeri Mutkan, Belkan, Sason’un vasatında; bir diğeri ise Sipkan ve Haydaran Aşiretleri vasatında olan Van’da hükümetten talep eder. (Nursi, İçtimai Dersler, 508.) Başka bir yerde de Bitlis, Van ve Diyarbakır’da olması gerektiğini ifade eder. (Nursi, İçtimai Dersler, 141; Emirdağ Lahikası, 450.) Bu medreselerin her birinde en az ellişer talebenin okumasını ve maişetlerinin hükümetçe karşılanmasını talep eden Bediüzzaman, bunların yapılmaması durumunda istikbalin, Kürtler için müthiş darbelere ve sıkıntılara sebep olacağını, bu müthiş darbelerin meydana gelme ihtimalinin dahiehl-i basireti dağdar ettiğini ifade eder. (Nursi, İçtimai Dersler, 507.)

Bu girişimleri kendisinin tımarhaneye ve hapishaneye atılmasına sebep olur. Bu süreçte İçişleri Bakanı Şefik Paşa ile görüşür ve aralarında şu diyalog geçer:

Zaptiye Nazırı: “Padişah sana selâm etmiş, bin kuruş da maaş bağlamış. Sonra da yirmi-otuz lira yapacak” dedi.

Cevaben: “Ben maaş dilencisi değilim, bin lira da olsa kabul edemem. Kendim için gelmedim, milletim için geldim. Hem de bu bana vermek istediğiniz rüşvet ve hakk-ı sükûttur.” (sus payıdır.)…

Nazır: “Senin, Kürdistan’da neşr-i maarif olan maksadın Meclis-i Vükelâ’da derdest-i tezekkürdür.”

Cevaben: “Acaba maarifi tehir, maaşı tacil edersiniz, ne kaide iledir? Menfaat-ı şahsiyemi menfaat-ı umumiye-i millete tercih ediyorsunuz.

Nazır hiddet etti. Ben dedim: Ben hür yaşamışım. Hürriyet-i mutlakanın meydanı olan Kürdistan dağlarında büyümüşüm. Bana hiddet fayda vermez, nafile yorulmayınız. Beni nefyedin, Fizan olsun, Yemen olsun razıyım. Siz de pînedûzluktan ve yamacılıktan kurtulursunuz. Ben de yüksekten düşmekle incinmekten kurtulurum.”(Nursi, İçtimai Dersler, 186.)

Bu kadar zahmetten ve sıkıntılardan sonra, Bakan’ın ‘konu mecliste görüşülüyor’ demesine rağmen bir sonuç alınamaz.

İkinci Girişim:Said Nursi 1911 yılında bizzat kendisi Sultan Reşad ile görüşmüş ve Sultan’ın yirmi bin altın lirayı vermesi üzerine 1913 yılında, Van-Edremit'te bu medresenin temeli atılmıştır. Fakat I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla maalesef bu projenin tamamlanması mümkün olmamıştır. Kendisi bu süreci şöyle aktarmıştır: “ittihatçılar zamanında Sultan Reşad’ın Rumeli'ye seyahati münasebetiyle Kosova'ya gittim. O vakit Kosova'da büyük bir İslâmî darülfünun tesisine teşebbüs edilmişti. Ben orada hem İttihatçılara, hem Sultan Reşad'adedim ki: Şark böyle bir darülfünuna daha ziyade muhtaç ve âlem-i İslâm’ın merkezi hükmündedir. O vakit bana va'd ettiler. Sonra Balkan Harbi çıktı. O medrese yeri istilâ edildi. Ben de dedim ki: Öyle ise o yirmi bin altın lirayı Şark darülfünununa veriniz. Kabul ettiler. Ben de Van'a gittim. Bin lira ile Van gölü kenarında Artemit'de temelini attıktan sonra Harb-i Umumî çıktı. Tekrar geri kaldı.” (Nursi, Emirdağ Lahikası, 317, 430.)

Üçüncü Girişim: Bu girişimi de 1922 yılının sonlarına denk gelir,Üstadbu girişimini de şöyle ifade eder:Beş altı sene sonra Ankara’ya gittim, yine o hakikate çalıştım. İki yüz mebustan 163 mebusun imzalarıyla, o medresemize 150 bin banknot iblağ ederek o tahsisat kabul edildi. Fakat binler teessüf, medreseler kapandı, onlar ile uyuşamadım, yine geri kaldı. Fakat Cenâb-ı Erhamürrahimîn, o medresenin manevî hüviyetini Isparta vilâyetinde tesis eyledi. Risale-i Nur’u tecessüm ettirdi. İnşaallah istikbalde Risale-i Nur şakirdleri o âli hakikatin maddî suretini de tesis etmeye muvaffak olacaklar.’ (Nursi, Tarihçei Hayat, 282; Emirdağ Lahikası, 431)

Dördüncü Girişim: Celal Bayar’ın Cumhurbaşkanı, Tevfik İleri’nin Milli Eğitim Bakanı olduğu 1950’li yıllarda Nur talebelerinin girişimleri sonucu doğuda üniversite için altmış milyon lira ayrılması Bediüzzaman'ı memnun etmiştir. Bu Üniversite’nin açılmasını desteklemiş, sahip çıkmış ve Celal Bayar’ı tebrik etmiştir.

İşte Meclis'te Reis-i Cumhur büyük işler sırasında ehemmiyetli nutkunda bu gelen fıkrayı söylemiş: "Van havalisinde Doğu Üniversitesi'nin kurulması için maarif vekâletinin tedkikatına giriştiğini" söyleyen Celâl Bayar demiştir ki: "Doğu vilâyetlerimizden olan Van'da böyle bir irfan müessesesinin kurulması için bütün müşkilâtiktiham olunmalı ve önümüzdeki bütçe yılında işe başlanmalıdır" (Nursi, Emirdağ Lahikası, 317-318) demiştir. Demek Tarihçe-i Hayat'ı takdim eden genç üniversiteliler bir derece Nur Risalelerinin kıymetini reise ihsas etmişler. Hatta Bediüzzaman, kendisinin elli beş sene bu meseleye bütün hayatını sarf etmiş olduğunu ve "bütün dekaikı ile ve neticeleri ile tetkik ettiğini dolayısıyla reyinin ve fikrinin sorulması gerektiğini belirtmektedir. Ayrıca "Amerika'da, Avrupa'da bu meseleye dair istişareye kendinizi mecbur bildiğinizden elbette benim de bu meselede söz söylemeye hakkım var. Hamiyetkar olan bütün bir millet namına sizden bekliyoruz" (Nursi, Emirdağ Lahikası, 452) diyerek tepkisini dile getirmiştir. Bu üniversitede dini ilimlerin okutulmasını “Ulûm-u diniye o üniversitede esas olacak” (Nursi, Emirdağ Lahikası, 452) diye ifade eder. Fiilen yapılmasa dahi bu mananın anlaşılması büyük bir fâl-i hayırdır. Bu mananın anlaşılması için de Milli Eğitim Bakanına bir yazı gönderir.

“Heyet-i Vekileye ve Tevfik İleri’ye arz ediyoruz ki: Şark Üniversitesi hakkında çok kıymettar hizmetinizi Üstadımıza söyledik. O dedi: “Ben hasta olmasaydım, ben de o mesele için vilâyat-ı şarkiyeye gidecektim. Ben bütün ruh-u canımla maarif vekilini tebrik ediyorum. Hem elli beş seneden beri, Medresetü'z-Zehra namında Şark Üniversitesinin tesisine çalışmak ve o üniversiteyi biri Van'da, biri Diyarbekir'de, biri de Bitlis'de olmak üzere üç tane veya hiç olmazsa bir tane Van'da tesis etmek için, Hürriyetten evvel İstanbul'a geldim. Hürriyet çıktı, o mesele de geri kaldı. Ben hayatımdan ümidim kesilmiş gibiyim. Fakat o azim üniversitenin temelleri ve esasatı ve manevî bir programı ve muazzam bir tedrisatı nev'inden Risale-i Nur'un yüz elli risalesini kendime tevkil ediyorum. Bu vatan ve milletin istikbalinin fedakâr genç üniversite talebelerine ve maarif dairesine arz edip bu meselede muvaffakiyete mazhar olan Tevfik İleri’nin bu biçare Said'e bedel Risale-i Nur'a himayetkârane sahip çıkmasını rahmet-i ilâhîden niyaz ediyorum.” (Nursi, Emirdağ Lahikası, 430-431)

Beşinci Girişim: Hükümetler ve rejimler değişmekte fakat Said Nursi bu gayeden asla vazgeçmemektedir. Ömrünün son yıllarına kadar her münasebette bu arzusunu dile getiren ve bütün çabalarına rağmenMedresetüz-Zehra'sını gerçekleştiremeyen Bediüzzaman, Medresetü’z-Zehra’nın "manevi hüviyetinin Isparta vilayetinde tesis edildiğini, Risale-i Nur’u tecessüm ettirdiğini ve yayıldığı merkezleri "Medresetü’z-Zehra" diye adlandırmıştır. Risale-i Nuru manevi bir Medresetü’z-Zehra olarak vasıflandırarak, "maddi suretini" de tesis etmeye talebelerinin muvaffak olacağını ifade etmiştir. (Nursi, Tarihçei Hayat, 282)

Altıncı Girişim: Said Nursi’den sonra talebelerinin de bütün çalışmalarına rağmen maalesef Medresetü’z-Zehra halen açılmış değildir.

ÜstadBediüzzaman’ın bu kadar gayret ve çaba sarf etmesi, hayatı boyunca unutmaması, her platformda bu gayesini dile getirmesi ve bunu talebelerine vasiyet etmesi şunu gerektirir ki: bütün nur talebelerinin, bu projenin ihmal edilmesinin doğurduğu neticeleri görüp el ele vermeleri, bu yaşamsal öneme sahip üniversiteyi Üstadlarının arzu ettiği şekilde kurmaları, en azından bu uğurdaÜstadları gibi çok ciddi bir çaba göstermeleri üstadlarına bir vefa borcudur.

 

MEDRESETÜ’Z-ZEHRA’NIN İSMİ VE STATÜSÜ

  1. isminin verilmesinin nedeni, Müslüman toplumun kendine ait ve kökleri derinlerde olan bir terimin kullanılmasının toplumda hoş, güzel ve sıcak bir etki oluşturacağını ve halk tarafında rahat kabul edilebilir bir terim olmasındandır. Üstadın kendi ifadesiyle: “Medrese nâm, meluf ve menus ve cazibedar ve şevk-engiz itibarı olduğu halde büyük bir hakikati tazammun ettiğinden, rağabatı uyandıran o mübarek “medrese” ismiyle tesmiye” (Nursi, İçtimai Dersler, 141)  edilmesi gerektiğini ifade eder.

Zehra kelimesinin anlamı ise: Çiçek, parlaklık, ışıldamak, gelişmek, büyümek, ortaya çıkmak gibi anlamlara gelmektedir.(Mutçalı, Arapça-Türkçe Sözlük, 364.)  Aynı zamanda bu ismin Peygamberimizin (A.S.V) kızı olan Hz. Fatma’nın bir lakabı olması da ince ve güzel bir manayı çağrıştırır.

Ezher ve Zehra her iki kelimede Arapçada aynı kökten gelir, Arapça da gramer kuralı olarak, Ezher müzekker (eril) bir kelime, Zehra da müennes (dişil) bir kelime olduğu için dişil bir kelime olan Zehra’ya Camiü’l-Ezher’in kız kardeşi olan “Medresetü’z-Zehra” (Nursi, İçtimai Dersler, 141) gibi latif bir ifade kullanılması velûd olmaya da işaret olabilir.

ÜstadBediüzzamanMedresetü’z-Zehra’nın resmi olan öğretim kurumlarıyla denk tutulmasını istemiş ve sınavlarının onlarınki gibi yapılmasını işaret etmişse de bu eğitim kurumunun devletin resmi bir müessesesi haline getirilmemesini istemektedir. Medresetü’z-Zehra, izinli ve devlet yardımıyla kurulacak, daha sonra devlet yardımına ihtiyaç kalmayacak müstakil bir kuruluş olarak düşünülmüştür.(Nursi, İçtimai Dersler, 142)

Bediüzzaman vakıfların ellerindeki imkânları kullanamadığına işaret ederek, hakkıyla düzenlenmesi halinde, Tevhid-i Medaris yoluyla, vakıfların da birleştirilmesi halinde mühim bir kaynağın oluşturulabileceğini "bir mühim çeşmeyi havuza akıtma"nın mümkün olacağını belirtmektedir.

Medresetü’z-Zehra’nın maddi kaynakları ise vakıflardan ve bağışlardan, zekât, sadaka, nüzur adak ve diğer yardımlardan oluşacaktır. Bir kısım zekât haklı olarak - Medresetü’z Zehra'ya münhasır edilecektir. Zekâtın zekâtının bile kâfi geleceği düşünülmektedir. (Nursi, İçtimai Dersler, 143.) Medresetü’z Zehra maddi ve manevi olarak, bölgedeki insanların hamiyet ve gayretlerinden beslenecektir.

 

MEDRESETÜ’Z-ZEHRA’DA ÜÇ DİLLİ EĞİTİM MODELİ

Bediüzzaman Saîd Nûrsî, Medresetu’z-Zehra’da üç dilin kullanılmasını istemiştir. Kendi ifadesiyle, “Lisan-ı Arabî vacib, Kürdi caiz, Türkî lazım kılmak” (Nursi, İçtimai Dersler, 141)demiştir. Bu konuda yazılmış kitap veya dergilere bakıldığı zaman: Bu ifade çoğu zaman yanlış anlaşılmış veya yanlış yorumlanmıştır. Sebebine gelince olayı derinlemesine incelemeyip, konjonktürel düşünüp İslami ve insani bir bakışla meseleye bakmamaktan ileri geldiği kanaatindeyim. Hâlbuki Bediüzzaman’a göre iyi bir araştırıcı şu özelliklere sahip olmalıdır. “Muhakkikin şe'ni, gavvas olmak, zamanın tesiratındantecerrüd etmek, mazinin a'mâkına girmek, mantığın terazisiyle tartmak, herşeyinmenbaını bulmaktır.” (Nursi, Muhakemat, 25) Bu ifadeden anlaşılıyor ki zamanın tesirinden sıyrılarak meseleleri incelemek akıl ve mantığın terazisiyle tartmak ve kaynağına bakıp değerlendirmek gerekir ki yanlış anlama ve yanlış iş yapılmasın. Dolayısıyla Said Nursi’nin, Medresetu’z-Zehra’da kullanılacak üç dil hakkındaki ifadeleri de Risale-i Nur’un muhakkik olmaları (Nursi, Şualar, 637.) gereken talebeleri tarafından doğru anlaşılmalıdır.

Hâlbuki ÜstadBediüzzaman, ana dille eğitim yapmanın önemi üzerinde durur. Bu isteklerini devrin yetkililerine iletir. Ana dil ile öğrenilenlerin taş üzerine kazılan nakış gibi olduğunu Anadille eğitimin zihinde çatallaşmayı engellediğini, insanda kaderin sikkesinin lisanı olduğunu, dilin milli duyguların parıltıları, edebi ürünlerin yansıması, eğitim ve öğretime hayat vermesi, insanı mükemmelleştirmesi, insanı elektriklendirdiğini ifade eder. Bu bağlamda Kürtçenin gelişmeye çok müsait bir dil olduğunu belirtir. (Nursi, İçtimai Dersler, 191) Bu isteklerini devrin yetkililerine sunar. Ancak Kürtçe eğitim ve öğretim isteği onun hapishaneye ve tımarhaneye düşmesine sebep olur. (Nursi, İçtimai Dersler, 507)

Bununla birlikte hak ve hürriyetler tartışılabilir mi, Bunu anlamamak ve Allah’ın verdiği bir hakkı tartışma konusu yapmak ve caize yanlış mana vermek ne kadar doğru bir yaklaşım olur.

Risale-i Nur talebelerinin muhakkik ve rasih bir ilim sahibi olmaları gerekirken (Nursi, Şualar, 637.) maalesef bu konu şakirtler tarafından doğru anlaşılmamıştır.

Medresetü’z-Zehra’da geçerli olacak üç dil ve bunların sebeplerine gelirsek;

Arapça vaciptir, yani eğitim için seçeceğiniz dilin amaca hizmet edip etmeyeceği önemlidir. Bu amaçla iyi bir Müslüman nesil yetiştirmek için Kur’an dili olan Arapça kesinlikle öğrenilmeli ve öğretilmelidir. İşte bu vaciptir yani gereklidir.

Kürtçe caizdir; bu durumda medresenin eğitim dillerinden biri de Kürtçe olacaktır.  Bediüzzaman’ın Âlem-i İslam’ın ortası olarak ifade ettiği Kürdistan’da geçerli dilin Kürtçe olmasından daha doğal ne olabilir. Zaten Arapça da caiz “kanuni, resmi, olabilir, makul” anlamlarına gelir. (Mutçalı, Arapça -Türkçe Sözlüğü, 141.)

Türkî lazımdır; devletin resmi dili Türkçe olduğundan, o dili elbette bilmek gerekir. Buradaki terimler de efal-i mükellefin için kullanılan dini terimler değildir bunlar içinde lazım diye bir terimde yoktur.

Bazı dergi, gazete ve kimselerin Said Nursi’nin bu açık ifadelerden sonra bile Kürtçe caiz (olsa da olur, olmazsa da olur) veya sadece üniversitenin koridorlarında konuşabilir gibi akla mantığa ve hele hele Said Nursi’nin görüşüne tamamen zıt zorlama yorumlar yapmalarının ne kadar yanlış bir yorum olduğunu insaf ehlinin vicdanına havale ediyorum. Dolayısıyla Bediüzzaman yeni bir adım atarak tedrisat dilini birden üçe çıkarmıştır. Çok dilli eğitim çabası nedeniyle Said Nursi, ırkçı ve milliyetçi hamasetlerin hedefi haline gelmiştir. Ne yazıktır ki milliyetçiliğin çok açık tezahürü olan bu hamasetin sahipleri, kendi anadilinde eğitimi vurgulaması sebebiyle Said Nursi'yi, milliyetçilikle suçlamışlardır. En garibi de şudur ki, bu hususta yazı yazan dindar kişilerin, cumhuriyetin kurulmasından sonra Türkçülük akımının etkisinde kalarak Said Nursi’yi yanlış yorumlama veya suçlamalarıdır.

 

MEDRESETÜ’Z-ZEHRA’YA NEDEN GEREK VAR?

Hissiyat Okulu olan mazide kuvvet, heva (Nefsin isteklerini uygulamak), tabiat (doğallık), müyûlat (eğilimler) ve hissiyat (duygular) hâkimdi. Başkasına düşmanlık beslemek kendi mesleğine muhabbet etmekten daha önemliydi. Anlaşmalar, ittifaklar, birliktelik ve sevgi, başkasına olan düşmanlıktan kaynaklanıyordu.(Nursi, Muhakemat, 32) Körü körüne bağlılığı doğuran taraftarlık, gerçeklerin ortaya çıkmasına en büyük engeldi. Eğitilmesi zor olan insan, kendi varlığını-bazen kırıp bazen yıktığı- birlikte yaşama kültürünün temeli olan medeniyetlerle sağlamaya çalışmıştır.

Bu durum, birlikte barış içinde yaşamaya engel olan çeşitli sorunlar ortaya çıkmıştır. Bu sorunların başında istibdat ve cehalet nedeniyle ümitsizliğin hertarafahakim olması, ilim ve irfanın gerilemesi ve medeniyet alanında geri kalması Medresetü’z-Zehra projesini elzem hale getirmiştir.

Said Nursi'ye göre birlikte yaşamaya engel ve Müslüman toplumların geri kalmalarına sebep, aşağıda zikredilen altı çeşit hastalıktır.

1) Ümitsizliğin içimizde hayat bulup dirilmesi.

2) Doğruluğun toplumsal ve özellikle politik hayatta ölmesi.

3) Düşmanlığı sevmek.

4) Toplumu birbirine bağlayan manevi bağları bilmemek.

5) En küçük birimine kadar, toplumun her kesimine kadar yayılan ve yayılma yeteneği olan diktatörlük.

6) Hayatımızı kişisel çıkarlar üzerine bina etme arzusunun yüksek olması. (Nursi, İçtimai Dersler, 41)

Bu altı hastalık özellikle son üç asır içinde İslam toplumlarında ciddi kaynamalara neden olmuştur. Oysa İslamiyet'in, aklın hükmettiği günümüzde diğer insanlarca benimsenmesini engelleyen ve Müslümanların dünya nüfusu tarafından yanlış  bilinen imajının düzeltilmesi için atılması gereken adımlar şunlardır: Cehalet, vahşet ve taassubun yerine konuşlanan marifet ve medeniyetin İslam âleminde daha fazla gelişmesi tahakküm ve taklidin yerine, özgürlük ve gerçekleri araştırma eğiliminin İslam âleminde yerleşmesi; İslam âlemindeki zorbalığın ve ahlaksızlığın sonuçlarının toplumu perişan etmemesi için ümidin topluma aşılanması; doğruluğun yaygınlaşması, sevgi bağlarının güçlendirilmesi ve istişare ile başkalarının fikrine önem verilmesiyle her bir fert himmeti nispetinde büyüyeceğini,İslam toplumunun gelişeceğini ve Asya kıtasının üzerinde bulutsuz güneş gibi doğarak ışık saçacağını vurgular. (Nursi, İçtimai Dersler, 52-60, Muhekemat, 33)

İnsanlık âleminde özellikle fenlerin gelişmesiyle ortaya çıkan hakikati araştırma fikrinin arttığını bilgi ve beceri artıkça da bu gibi hastalıklardan kurtulacağını “Mahiyet ve istidat itibariyle her şey ilme bağlıdır” (Nursi, Sözler, 334) diyerek kurtuluşun ilimden geçtiğini ifade eder.

Said Nursi, Müslüman toplumların geri kalmalarına neden olan altı hastalığı ortadan kaldırmak için Medresetü'z-Zehra projesiyle birlikte bazı hedefler belirlemiştir.

Bu çerçevede temel hedefleri:

  •  Müsbet bilimler ile dini ilimlerinkaynaştırılması (Nursi, İçtimai Dersler, 141),
  •  Kürt âlimlerinin geleceğinin garanti altına alınması (Nursi, İçtimai Dersler, 141),
  •  Eğitim dilinin üçe çıkarılmasıyla (Arapça, Kürtçe, Türkçe) ırkçılığın önlenmesi (Nursi, İçtimai Dersler, 141),
  •  İlimlerin kaynaştırılmasıyla müsbetbilimleri bilmeyen alimlerin ilmine saygınlık kazandırılması, dini ilimleri bilmeyen aydınlarında gururdan kurtarıp dini konularda nefsine itimat etmemesinin sağlanması (Nursi, İçtimai Dersler, 141),
  •  Akıl ile kalb birlikteliğini sağlamakla talebenin kanatlanarak uçmasının sağlanması (Nursi, İçtimai Dersler, 142.)
  •  İşbölümünü esas alan bir eğitimin verilmesi ile her bölümde uzmanların yetişmesinin sağlanması (Nursi, İçtimai Dersler, 142, Muhakemat, 22, 26),
  •  Bireysel eğitimi kaldırıp modern sınıf sistemine geçilmesinin sağlanması (Nursi, İçtimai Dersler, 142),
  • Medresetü’z- Zehra,medrese, mektep ve zaviye’nin ayrı ayrı yetiştirdiği talebeleri tek çatı altında akıl, kalb ve vicdanın birlikteliği ile yetiştireceği erdemli nesil ileİslam’a hizmet etmesinin sağlanması(Nursi, İçtimai Dersler, 143),
  • Maarifin (eğitim- öğretimi)"Kürdistan”’a medrese kapısıyla sokulması(Nursi, İçtimai Dersler, 144),
  • Hürriyetin mehasinini göstererek özgür bireylerin yetiştirilmesi(Nursi, İçtimai Dersler, 144),
  • İslamiyetin, onu paslandıran hikâyelerden, İsrailiyat ve taassuptan kurtarılması(Nursi, İçtimai Dersler, 144),
  •  Maarif-i cedidenin, medrese talebelerinin nefret edip karşı çıkmayacağı bir yol ile medreselere sokulması (Nursi, İçtimai Dersler, 144),
  • Ehl-i medrese, ehl-i mekteb, ehl-i tekkenin barışmalarının sağlanması(Nursi, İçtimai Dersler, 144),
  •  Medreselerin birleştirilmesi ve ıslah edilmesinin sağlanması(Nursi, İçtimai Dersler, 144),
  • Irkçılığın, Arabistan, Hindistan, İran, Kafkasya, Türkistan ve Kürdistan'daki milletleri,ifsat etmesine mani olunması(Nursi, Emirdağ Lahikası, 450),
  •  Diktatörlüğün kaldırılmasına vesile olunması (Nursi, Emirdağ Lahikası, 449),
  •  Kardeşliğin gelişmesine katkı sağlanması(Nursi, Emirdağ Lahikası, 450),
  •  Cehaletin giderilmesi ile ihtilafların kaldırılıp ittihadın oluşturulması; onun da neticesi olarak fakirliğin yok edilmesi ve milletin terakkisinin sağlanmasıdır. (Nursi, İçtimai Dersler,113,133)

Bütün bunların sonucunda eğitim-öğretimin yaygınlaşması, değerleri olan ve insan bütünlüğünü göz önüne alan tutarlı bir insan yetiştirerek,İslamiyet’e ve insaniyete hizmet etmektir.

 

MEDRESETÜ’Z-ZEHRA’DA VERİLECEK EĞİTİM-ÖĞRETİMİN NİTELİĞİ

Medresetü’z-Zehra ile yeni bir eğitim modeli ortaya konmak istenmektedir. Taassuptan uzak İslami bir eğitim müfredatı ortaya konulacak, eğitimin dayanacağı değerlerin ana kaynağının vahiy olduğu ise asla unutulmayacaktır. Ortaya koyduğu yeni eğitim modeli; “ukulün yanında en ala bir mekteb, kulubun yanında en ekmel medrese, vicdanlar nazarında en mukaddes zaviye olacaktır. Hem mekteb, hem medrese, hem tekke olacaktır” (Nursi, İçtimai Dersler, 143)

Medresetü'z-Zehra'da verilecek eğitimin niteliğini, ÜstadBediüzzaman’ınkendi yerine vekil bıraktığı ve programı olduğunu söylediği (Nursi, Emirdağ Lahikası, 431) Risale-i Nur külliyatına bakarak verilecek eğitimin özelliklerini şu şekilde sıralayabiliriz:

  •  İnsanlığın en yüksek mertebesi olan marifetullahı kazanmasını sağlayacak (Nursi, Mektubat, 258),
  •  Kur’an sadece okunmasıyla teberrük olunan bir kitap olmaktan ziyade dini bütün ihtiyaçların doğrudan doğruya Kur’an dan çıkarabilmesi sağlanacak(Nursi, İçtimai Dersler, 255, 257),
  • Dünya ve ahiret ayrımı yapmayarak, kişilik parçalanmasına yol açmadan, iki hayatı birlikte ele alacak İnsanın mahiyetinin nereden geldiğinin ve nereye gittiğinin vurgusunu tam yapacak(Nursi, İçtimai Dersler, 411),
  • İslam dünyasında bulunan Medrese, Mektep ve Tekke bölünmüşlüğüne son vererek, akli ve kalbi bütünlüğü sağlayacak (Nursi, İçtimai Dersler, 539),
  • Lübbü bulup (özle uğraşıp) kışır ile meşgul olmayacak (Nursi, Muhakemat, 10, 43),
  •  Kitaba mahkum değil kitaba hakimolacak (Nursi, İçtimai Dersler, 182),
  •  Münazara ile sual ve cevap ortamını oluşturarak, şevksizlik ve ataletin ortadan kaldırılmasına yardımcı olacak (Nursi, İçtimai Dersler, 182),
  •  Eleştirel mantığı geliştirip, tenkite açık ve sorgulayıcı olacak (Nursi, İçtimai Dersler, 182, 234)
  •  Monotonluk ve durağanlıktan uzak olacak (Nursi, İçtimai Dersler, 182),
  •  Müsabakayı intaç edecek (Nursi, İçtimai Dersler, 182),
  • Hazm olunmayan (içselleşmemiş) bilgiyi vermekten kaçınılacak (Nursi, Mektubat, 535),
  •  Batıl şeyler tasvir edilerek talebenin zihni bulandırılmayacak (Nursi, Mektubat, 535),
  • “Başımıza gelen en büyük musibet (sathiyetün zihniye) yüzeysel düşüncedir”, “Tebei nazar, muhali, mümkin görür.”,“Hakkı bâtıldan, iman mesleğini nifak mesleğinden temyiz etmek ancak ilim ve nazar ile olur”.” ifadelerinden hareketle doğru bakış sahibi ve düşünen beyinler yetiştirmeye yönelik bir eğitim olacak (Nursi, Talikat ve Kızıl İcaz, 208, İçtimai Dersler, 393,İşaratü’lİ’caz, 113),
  •  “Elifbayı okumayan çocuklara felsefe dersi verilse sathi olur.”, “İnsanların akıllarının kavrayışına göre konuşunuz.”ifadelerinden hareketle, insanlara akılları nispetinde, seviyelerine uygun dersler verilecek (Nursi, İçtimai Dersler, 374, 536),
  •  Çok dilli bir eğitim verilecek (Nursi, İçtimai Dersler, 141),
  •  Dini ilimlerin küçük yaşlarda verilecek; çünkü ileriki yaşlarda bu eğitimin alınmasının çok zor olacağının bilinmesi (Nursi, Emirdağ Lahikası, 24),
  •  Zalime boyun eğmeyen ve kimseye de zulmetmeyen şahsiyetli bireyler yetiştirilecek (Nursi, İçtimai Dersler, 61, 157),
  •  Kardeşlik ve uhuvvet duygusunu geliştirildiği bir eğitim olacak (Nursi, Mektubat, 301-309),
  •  Mukteza-yı hale uygun davranabilecek bireyler yetiştirmek hedeflenecek (Nursi, İçtimai Dersler, 184),
  •  Bireysel eğitimin modern bir eğitim sistemine dönüştürülmesi ile talebenin değişik hocalardan ders alarak -arı misilli her çiçekten bir örnek alarak bal yapmasının-  her birinin iyi yanlarını alarak hocalarından daha üstün olabilme imkânı verilerek önü açılacak(Nursi, İçtimai Dersler, 142),
  •  Kâinata mana-yı harfi ile bakmayı öğreten bir model olacak (Nursi, Mesnevi-i Nuriye, 54),
  •  İnsan-ı kamil denilen her latifenin hakkını veren, tek yönlü yetişmeyen dengeli ve şahsiyetli bireyleri netice verecek (Nursi, Sözler, 531),
  • Talebeye dayanak noktasını kuvvet yerine hakkı alıp adaleti ve dengeyi sağlayacak bir eğitim vermek (Nursi, İçtimai Dersler,  404,405. Sözler,164),
  •  Hedefi menfaat yerine fazileti esas alarak sevgi ve kaynaşmayı sağlayacak (Nursi, İçtimai Dersler,  404,405. Sözler,164),
  •  Birleştirici yön olarak ırkçılık yerine dini, vatani ve mesleki bağları öne çıkarılmasıyla samimi bir kardeşliğin gelişmesiyle barışı sağlayacak (Nursi, İçtimai Dersler,  404,405. Sözler,164),
  •  Çatışma yerine yardımlaşmayı ilke edinip dayanışma ile birlik ve beraberliği sağlayacak (Nursi, İçtimai Dersler,  404,405. Sözler,164),
  • Heva ve hevesine uyma yerine Allahın gösterdiği hidayet yoluna uyarak insani olarak terakki edip ruhen yükselerek mutluluğu elde edecek(Nursi, İçtimai Dersler,  404,405. Sözler,164),
  •  Hamiyetli olup ümitsizliğe düşmeden önüne çıkan bütün engelleri aşıp hedefine giden bir eğitim olacak (Nursi, İçtimai Dersler, 87),
  •  Yeni gelişmeleri takip eden yaşadığı çağı iyi yakalamış uzman kişiler tarafından eğitimin verilecek (Nursi, İçtimai Dersler, 184),
  •  İslamiyet’in istediği doğruluğu pratik hayatta yaşayacak (Nursi, İçtimai Dersler, 42),
  •  “Bir millet cehaletle hukukunu bilmezse ehl-i hamiyeti dahi müstebid eder.” ifadesinden hareketle hakkını hukukunu bilecek bilinçli vatandaşlar yetiştircek(Nursi, İçtimai Dersler, 86),
  • Hikmetle iş yapacak demagoji ve cerbezeye sebebiyet vermeyecek (Nursi, İçtimai Dersler, 110, 318, 569, İşaratü’lİ’caz, 33),
  •  Hukukta eşitliğin sağlanmasına vasıta olacak, “Müsavatsız adalet, adalet değildir.”, “hukukta ise şah ve geda birdir.” (Nursi, İçtimai Dersler, 32,107,169, 223, 271),
  •  “Ben öldükten sonra dünya ne olursa olsun, ister tufan olsun.” , “Ben susuzluktan ölsem bir tek damla yağmur yağmasın.” Veya “Ben tok olsam başkası açlıktan ölse bana ne.” gibi egosantrik-ben merkezli- düşünceden uzaklaştıracak (Nursi, İçtimai Dersler, 539, Mektubat, 536),
  •  Körü körüne taklitçilikten uzaklaştıracak (Nursi, İçtimai Dersler, 45, Muhakemat, 35),
  •  Çağın yeniliklerini açık çağı kavrayıp ona göre davranacak (Nursi, İçtimai Dersler, 113, 253, 359, 535, Muhakemat, 26),
  •  Asalak olup başkasının sırtından geçinmeyen “Sen çalış ben yiyeyim.” demeyen onurlu bireyler çıkaracak (Nursi, İçtimai Dersler, 217, Mektubat, 536),
  •  Akıl ile nakil ayrılığı insanlığa zarar vermiş, kaynaşarak ittihad etmesini sağlayacak neticesi olarak ta üretken beyinlerle insanlığa hizmet edecek(Nursi, Sözler,577-578, İçtimai Dersler, 539, Muhakemat, 14),
  •  İstikametli bireyler yetişecek (Nursi, İçtimai Dersler, 345, Sözler, 790, İşaratü’lİ’caz, 33 ),
  •  Merhametli, saygılı, güvenilir, helali haramı bilen serseriliği bırakmaya vesile olacak(Nursi, Kastamonu, 140.),
  •  “Yalan, bir lafz-ı kâfirdir.” Yalandan ve yalancılıktan şiddetle kaçınılacak (Nursi, İçtimai Dersler, 402),
  •  İnsan haklarına saygılı olacak (Nursi, İçtimai Dersler, 513, Mesnevi Nuriye, 118, Mektubat, 451),
  •  “Bu zamanın cihadı, muhabbet ve tehabbübledir, tahvif ile değildir.” Korkudan uzak, resmi ve ruhsuz olmayacak, şefkat ve sevgi merkezli olacak (Nursi, İçtimai Dersler, 86, Sözler, 248),
  • “Biz ehl-i hâliz, namzed-i istikbaliz. Tasvir ve tezyin-i müddea, zihnimizi işba etmiyor. bürhan isteriz.” Çok güzel konuşmakla değil delili ispatlı konuşamaya zemin hazırlayacak (Nursi, İçtimai Dersler, 33),
  •  Yemeden içmeğe, uyumadan konuşmaya kadar her şeyde iktisatlı olup israftan kaçınacak, “İktisad herkese farzdır.”, “İsraf sefahetin, sefahet sefaletin kapısıdır.”, “Ben sevad-ı azama tabi olmak isterim.”(Nursi,Lemalar, 185, İçtimai Dersler, 424, 595, Mektubat, 540),
  • Kabiliyetlerine göre eğitimin yapıldığıbir ortam sağlanacak, “Bir adam müstaid ve kabil olduğu şeyi terk ve ehil olmayan şeye teşebbüs etmek, şeriat-ı hilkate büyük bir itaatsizliktir.” (Nursi, Muhakemat,47),
  • “Zira fıtrat, fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder, atar.” Başka bir ifadesinde ise “Fıtratını değiştir” demenin yanlışlığını ve insanın yapısına aykırı olduğunu ama yönlendirmenin ise mümkün olacağı ifadesinden hareketle fıtratı değiştiren değil, duyguları yönlendirecek, bir eğitim verilmelidir. (Nursi, Sözler,378, İçtimai Dersler, 214,Mektubat, 42- 43)

 

ÜstadBediüzzaman toplumun ilerlemesi ve İslam milletleri arasında kardeşliğin gelişmesi için sorunları tespit etmiş, çözüm yollarının genel ilkelerini ve esaslarını vermekleyetinmiş, nasıl bir eğitim ve müfredat uygulanacağını bizlere veya gelecek nesillerin ilim ve tecrübesine bırakmış ve bunun içinde muazzam bir külliyatı referans olarak göstermiştir.

Bediüzzaman, eğitimi mekân, zaman ve kişiyle sınırlandırmamıştır. O her ortamı eğitim mekânı olarak değerlendirmiştir. Nitekim O, “İstibdat tımarhaneyi bana mekteb eyledi.” (Nursi, İçtimai Dersler, 156)ağır suçlardan dolayı hapis yatan mahkûmlara verdiği derslerle de, hapishaneyi bir medrese haline getirmiş ve buna da Medrese-i Yusufiye ismini vermiştir.  Said Nursi, bireylerin hapishane gibi özgürlüklerinin kısıtlandığı bir yerde bile, eğitimin önünde engel olmadığınıkendisini de eğitime adadığını efaliylegöstermiştir.

Bediüzzaman'a göre, eğitim özgür bireyler yetiştirmelidir. Ona göre, hürriyet "İnsanın ne kendisine ve ne de başkasına zarar vermemesidir." (Nursi, İçtimai Dersler, 101.)Din ve kalbin hâkim olduğu Doğu toplumlarında,(Nursi, Emirdağ Lahikası, 431) kişisel ve toplumsal hürriyetler, kişilerin içsel sorumluluğuna bağlıdır. Kanun gücü ikinci derecede etkili olabilir. İç disiplin ya da özgürlük, güçlü bir iman ile sağlanabilir. İman ne kadar parlak olursa, kişi o kadar özgür olur. Hatta O, bunu kendi hayatında şöyle ifade etmiştir: "Ben ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam!" (Nursi, Emirdağ Lahikası, 236)  Hürriyet olmadan ilim gelişemeyeceği gibi, ilim olmadan da hürriyet gelişemez.

Ona göre, kişisel ve kurumsal baskının ilme ve bilimsel düşünmeye engel olmaması gerekir. O her şartta ilmi baskıya karşı çıkarak, hür düşüncenin ve bilim adamlarının önünü açmıştır. Öğrencilerin zülcenaheyn olmalarını, yani dinî ve dünyevi ilimlere vâkıf olmalarını istemiştir. Aklı aydınlatan fen bilimlerinin ve kalbi ışıklandıran din ilimlerinin birleşmesiyle hakikatin ortaya çıkacağını vurgulayan (Nursi, İçtimai Dersler, 142)ÜstadBediüzzaman, hür düşüncenin gelişmesiyle de “Eflatunları, İbn-i Sinaları, Bismarkları, Dekartlar’ı ve Taftazanileri geride bırakacak” (Nursi, İçtimai Dersler, 18) çok gençlerin yetişeceğine ümidinin tam olduğunu ifade eder.

SONUÇ

Said Nursi II. Abdülhamid, II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde Medresetü’z-Zehra olarak isimlendirdiği üniversiteyi kurmak için çok çalışmasına rağmen çok önemli olan bu proje hayata geçirilememiştir. Fakat O, asla ümitsizliğe düşmemiş ve “Bütün hayatımda bu darülfünunu takip ediyorum” (Nursi, Emirdağ Lahikası, 430.) ve bunun sizde tahakkuk edeceğine ümidim kavidir diyerek bunun bir gün muhakkak tahakkuk edeceğine olan inancını dile getirmiştir (Nursi, İçtimai Dersler,120).

Said Nursi, çalkantılarla dolu, helaket ve felaket asrının insanlarının fıtratlarına aykırı eğitim modellerinden hiç birini benimsememiş; Kur’andan aldığı ilhamla beşeriyete yeni bir eğitim modeli sunmuştur. Bu bağlamda kısaca şunu ifade edebiliriz: Müslüman dünyasında bulunan medrese, mektep ve tekke bölünmüşlüğüne son verecek, akli ve kalbi bütünlüğü sağlayacak erdemli fertlerin yetişmesine vesile olacak bir eğitim modelini arzu etmektedir. Medresetü’z-Zehrâ’nın açılmasında başarılı olamaması, bu dâvâ adamını yıldırmamış, Medresetü’z-Zehrâ’nın şubelerini açmasına engel olamamıştır. Bu şubeler ise şu anda her yerde faal olan Nur medreseleridir.Burada yetişen talebeler, ÜstadBediüzzaman’ın hedeflediği noktada olmasa da modern ilimleri üniversitelerinden alırlarken, iman ilimlerini de Risâle-i Nur mektebinden alarak, zülcenaheyn yetişmeye gayret ediyorlar. İnşallah yakın bir zamanda İslami ilimleri de mükemmel bir şekilde tahsil ederek tam zülcenaheyn olacaklardır.

ÜstadBediüzzaman, üslup ve tarz bakımından,Camiü'l-Ezher’i modeli demesiMedresetü'z-Zehra'nınbütün İslam dünyasına hitap etmesini vetalep eden herkese bu eğitim- öğretim imkânlarının sağlamasına gayret etmektir.

“Medresetü’z-Zehra namıyla dârülfünûnu mutazammın” (Nursi, İçtimai Dersler,141) ifadesiyle de; Medresetü’z-Zehra’nın ilk, orta ve yükseköğretimi içine alan bir külliye olarak tasarlandığı anlaşılmaktadır. Üstad dini ilimlerin, fen bilimlerinin ve tasavvufun birlikte okutulacağı bir müfredatın uygulanmasını istemektedir. Geniş halk kitlelerinin rağbetini uyandırmak için de medrese adını kullanan Bediüzzaman, yeni bir dinamizm ile de bu medreselerin bütün faydalı ilimlerin tedris edildiği işlevsel bir müessese haline getirilerek, toptan yeniden bir diriliş hareketiyle İslam’a ve insanlığa hizmet edecek şahsiyetli nesillerin yetiştirilmesini amaçlamaktadır.

KAYNAKÇA:

MUTÇALI, Serdar, Arapça-Türkçe Sözlük, Dağarcık Yayınları, İstanbul, 1995.

NURSİ, Said,            Emirdağ Lahikası,Zehra Yayıncılık, İstanbul, 2006.

NURSİ, Said,            İçtimai Dersler, Zehra Yayıncılık, İstanbul, 2004.

NURSİ, Said,            Muhakemat,Zehra Yayıncılık, İstanbul, 2002.

NURSİ, Said,            Şualar,Zehra Yayıncılık, İstanbul, 2001.

NURSİ, Said,            Tarihçei Hayat,Zehra Yayıncılık, İstanbul, 2002.

NURSİ, Said,            Talikat ve Kızıl İcaz, Envar Neşriyat, 1995.

NURSİ, Said,            Mesnevi-i Nuriye,Zehra Yayıncılık, İstanbul, 1998.

NURSİ, Said,            Kastamonu Lahikası,  Zehra Yayıncılık, İstanbul, 1998.

NURSİ, Said,            Lem’alar,  Zehra Yayıncılık, İstanbul, 1999.

popüler cevapdünya atlası