BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ’NİN BARLA DÖNEMİNDEKİ HİZMET METODU

Eklenme Tarihi: 29 Eylül 2015 | Güncelleme Tarihi: 23 Ocak 2017

 

Prof. Dr. Ali BAKKAL*

GİRİŞ

Osmanlıdan Cumhuriyet dönemine geçilirken bütün olumsuzluklar ve başarısızlıklar dine ve din adamlarına kesildi. Bu sebeple tek adam ve tek parti iktidarına dayanan Cumhuriyet rejimi dini ve din adamlarını kendine düşman belledi. Yoktan bahanelerle kimisi öldürüldü, kimisi susturuldu, kimisi de sürgüne yollandı. Bu zulümden Bediüzzaman Said Nursî’nin hissesine düşen sürgündü. Şeyh Said hadisesi bahane edilerek Van’dan alındı, o zaman için Anadolu’nun en ücra yerlerinden biri olan Barla’ya sürüldü.

O, Van kalesinden düşerken bile “Âh davam!” diye bağırmıştı. Onun için hayattan daha kıymetli olan şey davasıydı. Geçmişte tebliğ vazifesini yerine getirirken peygamberlerin ne kadar büyük zulüm ve işkencelere maruz kaldıklarını biliyordu. Rabbinin “(Ey müminler! ) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve beraberindeki müminler: Allah'ın yardımı ne zaman! dediler. Bilesiniz ki Allah'ın yardımı yakındır.”[1] âyetinin anlamını çok iyi biliyor ve bu sebeple davası uğrunda her türlü sıkıntıyı sabır ve şükürle karşılıyordu.

Bediüzzaman bütün bu zulümler ve mahrumiyetler karşısında yılmadı. Barla’da yeni şartlarda imanı kurtarmaya en uygun eserler olan Risale-i Nur’u telif etmeye başladı ve Risale-i Nur Mesleği dediği yeni bir hizmet metoduyla İslâm’a hizmet yoluna koyuldu. Onun bu metodu günümüzde daha da önem kazanmış bulunmaktadır.

1. Bediüzzaman’ın Barla Döneminde Türkiye’nin Siyasî Manzarası

Gerek devletin Bediüzzaman Said Nursî’ye yaptığı eziyetleri, gerekse Bediüzzaman’ın ihtiyatlı davranışlarını ve İslâm’a hizmet için yeni bir yola girmesini anlayabilmek için onun Barla hayatı döneminde Türkiye’nin siyasî manzarasını iyi bilmek gerekir. Bu dönemin panoraması kısaca şöyle idi:

3 Mart 1340 (16 Mart 1924) tarih ve 430 sayılı kanunla eğitimde tevhid-i tedrisat uygulamasına geçildi. Bu kanunla Türkiye’de din dersleri tamamen kaldırıldı, Kur’an mektepleri kapatıldı, felsefe derslerine ağırlık verildi.[2]

29 Haziran 1925’de Şeyh Said’in idamından sonra Doğu’da ne kadar tekke ve zâviye varsa, hepsi resmen kapatıldı.

15 Ağustos 1925’de Ankara İstiklâl Mahkemesi Tarikat-ı Salahiye’ye mensup on bir kişiyi ölüm cezasına çarptırdı.[3]

25 Teşrîn-i Sânî (Evvel) 1341 (8 Aralık 1925) tarih ve 671 sayılı kanunla şapka giyme mecburiyeti getirildi.

3 Teşrîn-i Sânî 1341 (14 Aralık 1925) tarih ve 677 sayılı kanunla tekye ve zaviyelerin kapatılmasına karar verildi.[4]

17 Şubat 1926 tarih ve 743 sayılı kanunla evlenme akdinin yalnız evlendirme memurunu huzurunda yapılacağına karar verildi.[5] Dinî nikah resmen yasaklandı. Halbuki Avrupa’da nikâhlar din adamlarınca kiliselerde kıyılmaktaydı. Günümüzde de bu uygulama devam etmektedir.

11 Nisan 1926’da İtalyan başbakanı Musolini’nin ve İngilizlerin doğu Akdeniz’le ilgili demeci Türkiye’de hükümetin kısmî seferberlik kararı almasına sebebiyet verdi.[6]

15-16 Haziran 1926’da, İzmir’de Mustafa Kemal Paşa’ya suikast teşebbüsü iddiasıyla başta İzmir olmak üzere ülkenin pek çok yerinde geniş çaplı tutuklamalar oldu. Sözde suikast teşebbüsünde bulunanlar eylem safhasına geçemeden bir ihbar üzerine yakalanmışlardı. Tutuklananlar arasında bazı milletvekilleri ve ordu komutanları da vardı. Tutuklananlar arasında bulunan Kâzım Karabekir Paşa da bunlardan biriydi.

Ankara İstiklâl Mahkemesi üyeleri İzmir’e gönderilerek mahkeme görülmeye başlandı. Kâzım Karabekir Paşa ile Ali Fuat Paşa’nın da ifade verdiği mahkeme 13 Temmuz günü birkaçı ordu komutanı, çoğu milletvekili olmak üzere 13 kişiye idam cezası verdi ve karar aynı gece infaz edildi.

20 Ağustos 1926’da Ankara İstiklâl Mahkemesi, bu davanın Ankara’da devam eden ikinci bölümünü karara bağladı. Bu davaya İttihadcıların Davası deniliyordu. Eski Mâliye Bakanı Dr. Nâzım ile milletvekili Hilmi ölüme mahkûm edildiler. Bu davada meşhur Hüseyin Câhid de yargılandıysa da beraat etti. Yine bu davada gıyabında ölüm cezası verilen meşhur Kara Kemal 27 Ağustos günü intihar etti.

5 Aralık 1926’de İzmir Suikast Davası’nda suçlu bulunmadıkları halde, bazı paşalar mecburi emekliye sevkedildiler.[7] Böylece iktidar bütün muhaliflerini askeri ve sivil idareden uzaklaştırmış oluyordu. Bundan sonra istedikleri icraatları rahatlıkla yapabilirlerdi. Nitekim durum öyle oldu ve arkasından şu uygulamalar geldi:

20 Mayıs 1927’de Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde bulunan bütün resmî binaların kapılarında, duvarlarında, eski yazı ile yazılmış tuğra ve benzeri yazıların kaldırılmasına dair 1057 sayılı kanun kabul edildi. Bu kanun gereğince İstanbul Üniversitesi’nin giriş kapısında bulunan âyetler de beton sıva ile kapatıldı.

3 Şubat 1928’de İstanbul’da ilk Türkçe ezan okundu.[8]

10 Nisan 1928’de İsmet İnönü ve 20 arkadaşı tarafından meclise verilen bir teklifle Anayasa’dan dinî ıstılahlar ve tabirler silindi.[9]

20 Mayıs 1928 tarih ve 1288 sayılı kanunla uluslar arası rakamlar kabul edildi.[10] Halbuki bu rakamlar başlangıçta İslâm rakamlarıydı. Avrupalılar eskiden Roma rakamlarını kullanıyorlardı. Kuzey Afrikalı Müslümanlar tarafından icad edilen ve bir müddet kullanılan bu rakamlar sonradan Avrupa’ya geçmiştir. Günümüzde İslâm rakamı olarak bilinen rakamlar da aslında eski Hind rakamlarıdır. Müslümanlar onları alarak kendilerine malettiler. Ancak Osmanlı döneminden beri kullanılan bu rakamların atılması tamamen İslâmiyet’le ilişkisinden dolayı idi.

14 Kasım 1928 tarih ve 1358 sayılı kanunla eski yazı kaldırıldı, onun yerine lâtin harfleri getirildi.[11] Böylece genç nesillerin tarihiyle ve diniyle ilgisi kesildi. Çünkü inançsızlık üzerine kurulan yeni bir nesil yetiştirilmek isteniyordu.

1928 Anayasası hazırlanırken 1924 Anayasasının 2. Maddesindeki “Devletin dini İslâm’dır.” hükmü İnönü’nün bir teklifiyle Anayasa’dan çıkarıldı. Böylece devlet resmen İslâm’la alakasını kesmiş, hatta İslâm’ın karşısına geçmiş oluyordu. Çünkü bundan sonra İslâm’ı boğmak ve yok etmek için elden ne gelirse devlet eliyle bütün bunlar gerçekleştirilmeye çalışıldı.

23 Aralık 1930’da Menemen olayı meydana geldi. Askerî istiklâl mahkemesi o çevrede birçok masum insanı idam etti.

1932 yılında Kur’an’ın ve Ezan’ın Türkçe’ye tercüme edilip namazda bunların okutulması ortalıkta dolaşmaya başladı. Bununla ilgili bazı faaliyetler yürütüldü. Nihayet 18 Temmuz 1932’de ezan resmen Türkçeleştirildi. Ancak namazla ilgili diğer hususlara ilişilmedi.

1 Şubat 1933’de Bursa’da yeni ezana karşı ayaklanmalar oldu. [12]

26 Şubat 1934’de İstanbul’un bazı evlerinin kafesli pencereleri resmen kaldırıldı. [13]

26 Teşrin-i Sânî 1934 tarih 2590 sayılı kanunla efendi, bey, paşa gibi lâkab ve unvanların kullanılması yasaklandı.

3 Kanun-u Evvel (Yani Ocak) 1934 tarih ve 2596 sayılı kanunla bazı kisvelerin giyilmesi yasaklandı.[14]

Cami olarak kapatılan Ayasofya, 1 Şubat 1935’te müze olarak açıldı.[15]

Bütün bu faaliyetler İslâm’ı sadece siyasî hayattan değil, sosyal hayattan da soyutlamayı amaçlıyordu. Ancak dünya ve âhiret saadetini İslâm’da gören insanlar için bu kolay kabul edilebilir bir durum değildi. Kırıp dökmeden İslâm’ı insanların gönüllerine yerleştirmenin bir yolunu bulmak lazımdı.

2. Bediüzzaman’ın Barla Hayatı

1925 yılında meydana gelen Şeyh Said hadisesi üzerine hükümet Bediüzzaman’ı ihtiyaten alıp halkın ulaşamayacağı bir yere sürgün etmeye karar verdi. Ayrıca bu sürgün, İslâm’ı sosyal hayattan tecrit etme planının bir parçasıydı.

Bediüzzaman Said Nursî 1926 yılının Mayıs ayı başlarında Van’dan alınıp karayoluyla Trabzon’a, oradan deniz yoluyla İstanbul, İzmir, Antalya’ya, oradan da kara yoluyla Burdur’a getirildi. Burada Arapça olarak yazdığı Mesnevi-i Nuriye’nin eksik kalan “Şemme” ve “Şule” risalelerinin ek parçalarını telif etti. Yerleştiği evde ve Kasaboğlu Camii’nde iman odaklı dersler vermeye başladı. Sonra bu derslerin özetlerini “1. Ders, 2. Ders, 3. Ders…” gibi başlıklar altında toplayıp bir kitap hâline getirdi. Bu kitabı daha sonra Nur’un ilk kitabı olarak, “Nurun İlk Kapısı” ismiyle yayınladı.

Ancak, yapılan derslerden ve halkın etrafına toplanmasından rahatsız olan hükümet, onun Isparta’ya gönderilmesini emretti. 25 Ocak 1927’da Isparta’ya nakledildi. Bediüzzaman, burada da derslerine devam etti. Etrafındaki insanlar çoğalmaya başladı. Evhamlı hükümet, bu defa da Bediüzzaman'ı, daha ücra bir köye naklederek insanlarla irtibatını kesmek istedi.

Eğirdir Gölü’ne yakın bir derenin yamacında kurulmuş Barla'ya ulaşım, göl üzerinden kayıkla yapılmaktaydı. Barla, Isparta'nın çok eski köylerinden biriydi ve nüfusunun çoğunluğunu yaşlılar oluşturuyordu. Çünkü gençler ekonomik nedenlerden dolayı büyük şehirlere göç etmişlerdi. Okuma yazma seviyesi de hayli düşük olan Barla, hükümet tarafından tecride en uygun yer olarak seçilmişti. Artık Said Nursî için sürgünler süreklilik kazanmıştı. Ancak, o bunları sürgün değil, kaderin onu vazife başına sevk etmesi olarak görüyordu.

Bir jandarma eşliğinde Eğirdir Gölü kayıkla geçilerek 1927 yılı başlarında Barla’ya getirildi. Bütün bu sürgünler esnasında, yanından ayırmadığı küçük sepetinde çay demliği, birkaç bardak ve bir sahan, elinde de Kur’ân-ı Kerîm’den başka hiçbir şeyi yoktu. Dünyadaki mal varlığı sadece bunlardan ibaretti.

İlk haftalarda, Muhacir Hafız Ahmed’in evinde kalan Said Nursî, daha sonra, tamir edilerek köylüler tarafından kendisine verilen ve önünde büyük bir çınar ağacı bulunan köy odasına taşındı.

Anadolu’nun bu en ıssız, kuş uçmaz kervan geçmez yerlerinden biri olan Barla, bir iman inkılâbına beşiklik ediyordu. Eğirdir Gölü kenarında, dağlarda, tepelerde bahar mevsiminin yeniden canlandırdığı kâinatı seyreden ve Rum Suresinin 50. ayetini defalarca okuyan Bediüzzaman, öldükten sonra dirilişi ispatlayan Haşir Risalesi’ni yazdı. Bu eser asırlardır yerinde sayan ve son iki asırdır Batı karşısında ezik bir duruş sergileyen İslâmî tefekkürün yeniden dirilişinin müjdecisiydi. Bu eseri, yine Kur’ân-ı Kerîm’i esas alan ve insanların imanlarını kurtarmalarına vesile olan diğer Nur Risaleleri takip etti. Sözler ve Mektubat tamamen, Lem’alar ise Yirmi Altıncı Lem’a’ya kadar Barla’da yazıldı. Önünde ulu bir çınar ağacı olan ev, Nurun ilk medresesi olmuştu.

Barla’da böyle bir iman inkılâbının temelleri atılırken Ankara’da başka bir devrim gerçekleşiyor, yeni rejim dünyevî bir sistem üzerine oturtulmaya çalışılıyordu. 3 Mart 1924’te Hilâfetin kaldırılması ile birlikte çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu’yla eğitim tamamen dinden arındırılmış ve dinî eğitim veren medreseler kapatılmıştı. Birbiri ardına çıkarılan kanunlarla gerçekleşen devrimler, çağdaş Batılı insan tipini elde etme uğruna Anadolu’da kök salmış İslâmî dokuyu tamamen değiştirmeyi hedefliyordu. 30 Kasım 1925 yılında çıkarılan bir kanunla, tekke ve zaviyeler kapatıldı. Hemen ardından başka bir kanunla halk, Batılılar gibi giyinmeye zorlanıyor, şapka ve kılık kıyafet devrimi yapılıyordu. Halk, bu devrimlere kendi imkânları çerçevesinde tepki gösteriyor, direniyordu. Yer yer ayaklanma girişimleri bile oluyordu.

1928 yılında harf devrimi kanunu çıktı. Artık, İslâm harfleriyle kitap yayınlamak yasaklanmıştı. Bu yüzden Barla’da telif edilen risalelerin matbaalar yoluyla çoğaltılması mümkün değildi. İman ve Kur’ân hakikatlerine ihtiyaç duyan çevre köy ve kasaba sakinleri de, risaleleri elle yazarak çoğaltmaya başladılar. Büyük bir sabır ve azimle elle yazılmış, tam 600.000 nüsha Nur Risalesi bütün Anadolu’ya yayıldı. Sıradan insanlar Said Nursî’nin Nur Risalelerini okuyor, yazıyor, başkalarına ulaştırmaya çalışıyor, anladığını yaşamaya ve başkalarına anlatmaya çabalıyordu.

Said Nursî’nin Nur Risalelerini önlerinde engel gibi gören çevreler, onu sürgünle durduramadıklarını anlayınca, bu defa imha yollarını denemeye karar verdiler. Hükümet, daha yakından kontrol edebilmek amacıyla Bediüzzaman’ı, 1934 yılı yaz aylarında Isparta’nın merkezine getirtti.

Bediüzzaman burada da iman hizmetinden geri durmadı. Sürgünle istediklerini elde edemeyen muhalifleri, onu mahkûm etmek için bahane aramaya başladılar. Aranan bahane bulundu ve Said Nursî’ye hayranlık duyan yarı meczup bir zatın jandarma çavuşu ile yaptığı tartışmayı bahane eden Ankara hükümeti harekete geçti. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Ankara’dan Emniyet Genel Müdürü, Jandarma Genel Komutanı ve 120 askerle, 20 polisi beraberine alarak trenle Isparta’ya geldi.

Ankara’nın meydana getirdiği büyük telâşın sonucu Isparta polisi 20 Nisan 1935’te Said Nursî’nin oturduğu evde arama yaptı ve bütün kitaplarına el koydu. Bediüzzaman’ı da emniyete götürüp sorgulayan polis, suç unsuru herhangi bir şeye rastlayamayınca serbest bırakmak zorunda kaldı. Ancak birkaç gün sonra yeni tutuklamalarla birlikte Said Nursî ve Risale-i Nur hakkında soruşturma başlatıldı. Bediüzzaman’ın masumiyetine inanan insanların infiale kapılmamaları için, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın, “Sıradan bir zabıta olayıdır” diye açıklama yapmasına rağmen Bediüzzaman ve 120 talebesi askerî araçlara bindirilerek Eskişehir Hapishanesine gönderildiler. Eskişehir Hapishanesinde tam tecrit edilen Said Nursî’yi, bir-iki istisna hariç, kimseyle görüştürmediler.

Bu sıkıntılı ve zor şartlara rağmen Risale-i Nur’un yazılması yine devam etti. Bediüzzaman, Yirmi Yedi, Yirmi Sekiz, Yirmi Dokuz ve Otuzuncu Lem’aları burada yazdı. Yine talebeleriyle mektuplaşması burada da devam etti. Bu arada sorgu hâkimleri araştırmalarına başladılar. İki ay süren araştırma ve incelemeler sonunda, gözaltına alınanların çoğunu serbest bırakmak zorunda kaldılar.

Bediüzzaman, “vatana ihanet” iddiasıyla yargılandığı dava süresince tutuklu kaldı. Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesinin 19 Ağustos 1935 tarihinde verdiği kararla Said Nursî'ye 11 ay hapisle birlikte Kastamonu’da mecburî ikamet, 15 talebesine de altışar ay hapis cezası verildi. Bediüzzaman ve ceza alan talebeleri tutuklu olarak kaldıkları cezaevinde bu süreyi doldurdukları, diğer talebeleri ise beraat ettikleri için tahliye edildiler.

3. Barla’da Çizilen Yeni Yol Haritası

Dünya bir buhran geçiriyordu, Türkiye bir buhran geçiriyordu. Ülkeler bir krizden başka bir krize, bir fitneden başka bir fitneye sürükleniyordu. Bediüzzaman da her işi en iyi bildiklerini zannedenler tarafından kendi işlerine karışmasın diye kuş uçmaz kervan geçmez bir yere nefyedilmişti.

Bediüzzaman’ın yegâne gayesi iman ve İslâm hizmetiydi. Van kalesinden düşerken dahi “Ah davam!” diye bağırmıştı. Ve Allah ölüme doğru yol alırken davasından başka bir şey düşünmeyen bu zata arzu ettiği istikamette hizmet etme imkânı verecekti. Nitekim Barla, Risale-i Nur Mesleği’nin inşâ ve işâa yeri olmuştu.

a. Risale-i Nur’un Telifi

Risale-i Nur Külliyatı’nın temel kitaplarından Sözler ve Mektubat tamamen, Lem’lar ise 26. Lem’a’ya kadar Barla’da yazıldı. Barla Lâhikası’nda neşredilen mektuplar da Bediüzzaman’ın Barla’ya gelişi ile (25 Şubat 1926) Eskişehir hapsi (25 Nisan 1935) arasındaki süreçte yazılmıştır. Bediüzzaman bunlara Kastamonu ve Emirdağ’da iken yazılan birkaç mektubu da eklemeyi uygun bulmuştur.

Öyle bir eser yazmalıydı ki, okuyucularını kısa zamanda mânen olgunlaştırmalı, imanlarını sağlamlaştırmalıydı. Bu eserleri bir sene ciddî mânada okuyanlar zamanın büyük bir âlimi hükmünde olmalıydılar. Bu eserlerde tarafgirlik sebebiyle düşmanlık ve münakaşaya sebebiyet veren fer’î meseleler bulunmamalıydı.[16] Bu eserler Kur’an’a ayna olmalı, yerine geçmemeliydi. Nasıl ki herkes kendi bilgi dağarcığı ve anlayış seviyesine göre Kur’an’dan istifade ediyorsa Risale-i Nur’u okuyanlar da seviyesine göre bu eserlerden istifade etmeliydi. Öyleyse bu eserler bütün insanlığın en ehemmiyetli meselesi olan imanı ve beşerin saadet sebebi olan Kur’an hakikatlerini konu edinmeliydi. Üslûbu da ne çok çetin, ne de çok basit olmalıydı. Öyle bir üslûpla yazılmalıydı ki yedi yaşında okumayı yeni öğrenmiş bir çocuk da 70 yaşındaki bir felsefe profesörü de ciddi anlamda bir şeyler anlamalıydı ve her ikisini de tatmin etmeliydi. Bu sebeple Bediüzzaman, eserleri herkes tarafından anlaşılsın diye metni halkın seviyesine indirmedi; bilakis üslubu biraz yüksek tuttu ve halkı metin seviyesine yükseltti.

Yine bu kitaplar sadece bilgi vermeye yönelik eserler olmamalıydı. Okuyanı ruhen ve vicdanen tatmin etmeliydi, imanlarını kuvvetlendirmeliydi. Bu zamanda imanla ilgili şek ve şüpheler eskiden olduğu gibi cehaletten gelmiyordu; şüpheler fen ve felsefeden geliyordu. Öyleyse bu eserler fen ve felsefeden gelen şüpheleri de izale etmeliydi.

Bu eserler okundukça bıkkınlık vermemeli, aksine okuma aşk ve şevkini arttırmalıydı. Okuyan, her yeni okuyuşunda farklı şeyler öğrenmeli veya değişik hisler duymalıydı. Netice itibariyle bu eserler belli bir sistematik içinde yazılmalıydı ve sonuçta bir ekol oluşmalıydı. Kendisi bu dünyadan göçüp gitse de bu eserler yeni yazılmış gibi ölümünden sonra da okunmaya devam etmeliydi.

b. Risâle-i Nur’un Neşri

Bediüzzaman bir taraftan Risale-i Nur adını verdiği eserleri telif ediyor, diğer taraftan neşrini istiyordu. O zamanlar devlet neredeyse ilmihal tipi eserlerin dışındaki bütün dini kitapların yazılmasını ve yayınlanmasını yasaklamıştı. Ezan Türkçeleştirilmişti. Bir ileriki safhada Kur’an’ın da tercüme edilip çevirisinin aslının yerine konulması düşünülüyordu. Tercüme işi İstiklâl şairi Mehmed Akif’e verilmişti. Ama o bunu sadece manasını anlamaya yönelik bir iş olarak yapıyordu. Sonra bu tercümenin aslı yerine konulma ihtimalinin yüksek olduğunu anlayınca, çevirisini yakmıştı. Ayrıca risaleler eski yazıyla yazılmıştı. Harf devrimi sebebiyle artık eski yazıyla eser de basılmıyordu. Böyle bir dönemde farklı özellikteki bu eserlerin basılması mümkün görünmüyordu. Geriye tek yol kalıyordu; o da elle yazmak suretiyle çoğaltma. Bu yola başvuruldu. Barla’da ve çevre köylerde her ev bir okul oldu. Risaleler el ile yazılarak çoğaltıldı ve Nur talebeleri vasıtasıyla gönderilebilecekleri en uzak yerlere kadar ulaştırıldı. Risalelerin neşri önemli olduğu için Bediüzzaman Barla Lâhikası’nda yer alan pek çok mektubunda öğrencilerini risale yazmaya teşvik ediyordu. Yazmayı yeni öğrenen bir çocuk da risale yazıyordu, Bediüzzaman’ı tanıdığı zaman yüzbaşı olan İbrahim Hulusi Yahyagil de risale yazıyordu.

Dönemin şartları gereği neşir işi gizlice ve kimseyi endişelendirmeyecek şekilde yapılıyordu. Postane yolu çok az kullanılıyordu. Barla’da yazılan risale ve mektuplar

c. Talebe Yetiştirme

Bediüzzaman’a göre kendisine değil Risale-i Nur’a talebe olmak önemliydi. Risale-i Nur’a talebe olmak için de onu okumak ve sahiplenmek yeterliydi. Dolayısıyla yediden yetmişe herkes Risale-i Nur talebesi olabilirdi. O, kendisini ziyarete gelenleri şahsına değil, Risale-i Nur’a talebe olmaya davet ederdi. Nitekim bir mektubunda ziyaretine gelenler hakkında şöyle diyor:

Risale-i Nur’u okumak, on def’a benimle görüşmekten daha kârlıdır. Zâten benimle görüşmek; âhiret, îman, Kur’an hesabınadır. Dünya ile alâkamı kestiğim için dünya hesabına görüşmek mânasızdır. Âhiret, îman ve Kur’an için ise; Risale-i Nur daha buna ihtiyaç bırakmamış.”[17]

Bediüzzaman, bazı talebelerini uzak yerlere gönderir, bunların oralarda Risale-i Nur’u yaymalarını isterdi. Böylece sadece kendi etrafında değil, talebeleri vasıtasıyla başka şehirlerde de Nur talebeleri çoğalmaya başladı.

d. Çevre ile Müsbet İlişkiler

Bediüzzaman gelmeden önce aleyhinde propaganda yapıldığı için, Barla halkı ilk günlerde ondan uzak durdu. Sonra kendisinin hiç de anlatıldığı gibi “tehlikeli biri” olmadığı, tersine “iyiliksever bir hoca” olduğunu görünce yavaş yavaş kendisiyle ilişki kurmaya başladılar. Birçoğu kendisine talebe oldu. Nur risalelerini okudular, yazdılar ve dağıttılar. Başka yerlerden Barla’ya gelip onu ziyaret edenlere “Hoca efendiye bizden de selam söyleyin” derlerdi.

Bazen Bediüzzaman’ın köylülerle birlikte ortak iş yaptığı görülür. Kış aylarında Barla soğuk olduğu için mescitlerin ısınması için odun yakarlardı. Bediüzzaman’ı da Mus Mescidi’nin odun ihtiyacını karşılamak için köylülerle birlikte dağa çıkıp odun getirdiği olurdu.

Bediüzzaman, Risale-i Nur’un çoğaltılması ve okunmasını temin için çevre ile ilişkilerini çok iyi tutmaya çalışmış; çevrede etkin olan kişilerin mümkün olduğu kadar Risale-i Nur’a talebe olmalarını sağlamaya gayret etmiştir.

Gözetim altında olmakla birlikte hiç kimseye bundan şikâyet etmez, hatta tarassutla görevli olanlar için “Onlar vazifelerini yapıyorlar” derdi. Gözetim altında olmakla birlikte Barla Lahikası’nda kendisinin dışındı 51 kişinin mektubunun bulunması çok önemlidir. Neredeyse o sıralarda mektup yazabilen bilen herkes Said-i Nursî ve Risale-i Nur lehinde yazı yazmıştır. Daha önemlisi şudur: Kendisine mektup yazanlar arasında bir binbaşı, iki yüzbaşı, dört doktor, bir avukat, bir muallim ve birkaç hoca bulunmaktadır. Barla ve Eğirdir gibi küçük yerlerde kısa zamanda çoğu defa aracılarla irtibat kurup bu insanların Bediüzzaman’ı ve Risaleleri medih babında mektup yazmış olmaları Bediüzzaman’ın çevre ile münasebetinin üst düzeyde olduğunu gösterir.

Barla Lâhikası’nda ismi geçen ve kendisine mektup yazan talebelerinin isimleri şöyledir (Parantez içindeki rakamlar mektup sayısını gösterir):

  • Said Nursî (74)
  • Hulûsi (Yahyagil) Efendi (43)
  • Hafız Sabri (37) Muhammed Sabri 1
  • Ahmed Hüsrev (Altınbaşak) (29) (2’si ortak)
  • Hâfız Ali (15)
  • Re’fet (Barutçu) (12) (2’si ortak)
  • (Ahmed) (Zeki) Zekâî (9)
  • (Adilcevazlı) Bekir (5) (3’ü ortak)
  • Lütfi’nin arkadaşı Zeki, Abdülmecid, Şamlı Hafız Tevfik, Ahmed Gâlib, Ahmed Nazif Çelebi (İnebolu), (Vezirzâde) Mustafa ve Müzeyyene hanımın 3’er mektubu.
  • (Mehmed ) Mes’ud, Babacan Mehmed Ali, Mustafa Çavuş, Osman Nuri, Küçük Ali (Ali Ulvî), Hâfız Hâlid, İmamoğlu Hâfız Mustafa, Hakkı, Hafız Zühdü, Dr. Yusuf Kemal ve Süleyman’ın 2’şer mektup.
  • Mudad Efendi, Abdurrahman (Biraderzâde ), İslamköylü Ali, Kuleönü’nden İbişoğlu Hacı Mehmed, İsmail, Ahmed Feyzi, Halil İbrahim, Dereli Mutaf Hâfız Ahmed, Yusuf Toprak, İhsan Sırrı, Mehmed Feyzi, Abdurrahman Tahsin, Hacı Osman, Lütfi, Nasûhîzâde Şeyh Mehmed Efendi, Şem’î, Hâfız Mustafa, Muhacir Hâfız Ahmed, Saatçi Lütfü Efendi, Sofuoğlu Mustafa Hulûsî, Seyyid Şefik, Küçük Zühdü, Dr. Abdülbâkî, Dr. İbrahim, Dr. Şevket 1’er mektup.

e. İhtiyati tedbirler

Bediüzzaman insanların dünya ve âhiretlerini kurtaracak bir davanın peşindeydi. Yanlış yapmamalıydı. Hatta yanlış yapmanın ötesinde vesveseli insanları gerçek olmayan şeyler konusunda şüpheye dahi düşürmemeliydi. Bu sebeple Bediüzzaman, Risale-i Nur hizmetinde azamî ihtiyata çok önem verdi. Barla’da ikamet ederken ihtiyat bağlamında şu hususlara çok dikkat etti:

aa. Ziyaretçi Kabul Etmemesi

Bediüzzaman Osmanlı döneminde şöhretli bir alimdi. Onun bu şöhretini bilenler gelip kendisini ziyaret etmek ve duasını almak istiyorlardı. Burdur’dan Barla’ya getirilmesinin ana sebebi etrafında insanların toplanması ve onlara ders vermesiydi. Barla’ya gelince kendisini ziyaret maksadıyla gelenleri mümkün olduğu kadar kabul etmemeye çalışırdı. “Kim benimle görüşmek isterse, Risale-i Nur’u okusun; benimle görüşmüş olur”,[18] derdi. Ancak Risale-i Nur’a hizmet edeceğini tahmin ettiği kişileri kabul eder ve onlara bazı görevler verirdi. Türbe ziyareti yapılır gibi kendisinin ziyaret edilmesini istemez, her ziyaretten bir hizmetin çıkmasını arzu ederdi.

Barla’daki ilk talebelerinden biri olan Şamlı Hafız Tevfik (Göksu) kendisini ziyaret ettiği zaman hattının nasıl olduğunu sormuş, o da iyi olduğunu söyleyince “Kardeşim! Sen bana lazımsın!” diyerek onu Risalelerin müsvedde olarak yazılması ve sonradan da temize çekilmesinde istihdam etmiştir. Bediüzzaman bazen dışarı çıkar, bağları-bahçeleri dolaşır, sonra Hâfız Tevfik’i çağırır, ona bazı risaleleri yazdırırdı. Meselâ Haşir Risalesi’nin telifi böyle olmuştur.

Korkutelili Recep Abi’nin bizzat bana anlattığına göre gençliğinde birkaç kez Bediüzzaman’ı ziyaret etmek ister. Fakat her seferinde “Üstat ziyaretçi kabul etmiyor.” denilerek geri çevrilir. Kendisinin Üstadı ısrarla görmek istemesi karşısında hizmetkârlardan birisi “Sen Üstadı görmeyi çok istiyorsun galiba!” dediğinde, Recep Abi “Evet!” demiş. Üstadın hizmetkârı da kendisine, “Bak sana bir yol göstereyim: Üstadın kapısının önüne kadar gelip, onun işiteceği şekilde “Ben, bana düşen bir hizmet var mı diye geldim?” şeklinde yüksek sesle söyleyeceksin. O zaman Üstat seni çağırabilir. Recep Abi, planlandığı gibi yapar. Üstat da kendisini çağırır ve ona bazı hizmetler verir.

Hizmet maksatlı görüşmeleri dahi asgarî ölçüde yapardı. O zaman en önemli hizmetlerden birisi Risâle-i Nur’un yazılması idi. Yazılan risalelerin kendisinin tashihi olmadan çevreye gönderilmesine razı olmazdı. Yazılan her risale tashih için kendisine gelirdi. Fakat bu hizmet için dahi Bediüzzaman bizzat risaleleri yazanlarla görüşmezdi. Yazılan risaleler Eğirdir’in Bedre köyü imamı Santral Sabri’ye (Arseven) gelir, o da onları Bediüzzaman’a intikal ettirirdi.

Ziyaretlerine izin verdiklerine de Risale-i Nur okur ve onlara şöyle derdi: “Risale-i Nur’u okumak, on def’a benimle görüşmekten daha kârlıdır. Zâten benimle görüşmek; âhiret, îman, Kur’an hesabınadır. Dünya ile alâkamı kestiğim için dünya hesabına görüşmek mânasızdır. Âhiret, îman ve Kur’an için ise; Risale-i Nur daha buna ihtiyaç bırakmamış.”[19]

bb. Görüşme Yerine Mektuplaşmayı Tercih Etmesi

Mektuplaşma Bediüzzaman’ın tebliğinde önemli bir teşkil eder. Çevrede yüksek tahsil yapmış müsbet insanlarla görüşmeyi arzu etmekle birlikte, onlarla sık sık görüşmesinde hem ziyarete gelenler, hem yeni ihdas edilen Nur hizmeti açısından bazı sıkıntılar olabilirdi. Bu sebeple Bediüzzaman bu gibi kişilerle daha çok mektuplaşma yoluyla irtibat sağlamayı tercih ederdi. Mektuplaştığı kişilerden bazılarıyla hiç görüşmemiş dahi olabilir. Meselâ Barla’da iken dört ayrı doktor kendisine mektup yazmış ve onların mektuplarını Barla Lâhikası’na koymuştur. Fakat bu zatların hepsiyle ayrı ayrı görüştüğü sabit değildir. “Risale-i Nur’un birinci talebesi” Eğirdir’de yüzbaşı rütbesiyle görev yapan İ. Hulusi Yahyagil ile dahi iki sene zarfında ancak altı defa görüşmüştür.[20] Bunlardan ilki tanışma, ikincisi veda ziyaretidir.

Risale-i Nur mesleğinde “müfritane irtibat” önemli bir esastır. Ancak bu irtibatın her zaman vicahen görüşme ve buluşma olması şeklinde olması gerekmez. Talebeler arasındaki irtibat önemli olduğu gibi, üstat-talebe arasındaki irtibat da önemliydi. Hizmet söz konusu olduğu zaman Bediüzzaman alışkanlıklarını bir yana bırakmasını bilirdi. Meselâ, ilk ziyaretlerinden birinde İ. Hulusi Yahyagil’e “Kardeşim! Uzaklığın alâmeti olan mektuplaşmak âdetim değildir. Fakat sen yazabilirsin.” demiştir.[21] Bu olayda Hulusi Bey’in doğrudan mektuplaşmak gibi bir talebi olmamıştı. Fakat Bediüzzaman, Hulusi Bey’in kendisini sık sık ziyaret edemeyeceğini bildiği için ona başka bir irtibat yolu göstermiştir. Hulusi Bey görevi gereğince Bediüzzaman’la sık sık görüşemese bile mektup imkânını çok iyi kullanmıştır. Nitekim Mektubât onun soruları neticesinde kaleme alınmış bir eserdir.

Bediüzzaman daimi hizmetinde olmayan öğrencileriyle de irtibat vasıtası olarak mektuplaşmayı tercih ederdi. Pusulavârî haberleşmelerin dışında Bediüzzaman kendisine yazılan mektupları Barla Lâhikası’nda yayınlamıştır. Bu mektuplar bir yandan irtibatı sağlarken, diğer yandan mektup yazanların Risale-i Nur’a bağlılıklarını arttırıyordu. Eğer bir insan fikrini beğendiği birisine mektup yazıyorsa bu durum psikolojik olarak o fikir bağlamında mektup yazan kişinin mektup yazdığı kişiye bağlılığını ifade eder. Bu sebeple Bediüzzaman mektuplaşmayı önemsiyordu.

Bediüzzaman’a göre mektup, aynı zamanda önemli bir tebliğ ve ikaz unsuruydu. Barla döneminde Bediüzzaman’ın siyasetçilerle ilişkisi bulunmamakla birlikte, onların kendisine selam göndermesi karşısında, Bediüzzaman’ın bu selama kitap göndermekle karşılık verdiğini görüyoruz. Hulusi Bey, henüz Eğirdir’den ayrılmadan önce Üstad’ı ziyaretleriyle ilgili şu hatırayı anlatır:

1930 senesi ilk ayında Üstad Hazretlerinin ziyaretine gitmiştik. O günlerde Mareşal Fevzi Çakmak’la Fahreddin Paşa (Altay) Eğirdir’e gelmişlerdi. Hazret-i Üstad: “Kardeşim! Fevzi Çakmak ile Fahreddin Paşa bana selâm göndermişler. Ben de onlara Onuncu Söz’ü göndermek istedim. Fakat ben bunlardan yalnız birisine göndermek istiyorum. Hangisine göndereyim?” diye sormuşlardı. Ben de “Efendim! Biz Fevzi Paşa’yı dindar biliyoruz. İsterseniz, ona gönderin.” dedim.

Hazret-i Üstad, “Yok yok! Siz Fahreddin Paşa’ya gönderin.” dedi. Kırmızı kalemini eline aldı, kitabın üstüne “Bana bir selâm göndermişsiniz, ben de selâmınıza mukabil bu kitabı sana gönderiyorum.” diye yazdı. Ben de Onuncu Söz’ü Üstad’dan alarak Fahreddin Paşa’ya postalamak üzerine adını ve adresini yazdım ve postaya verdim.

Hulusi Bey, bu olayın değerlendirmesini şöyle yapıyor: Fahreddin Paşa ikinci ordu kumandanı iken Menemen veya Kubilay Hadisesinde İstiklâm Mahkemesi reisliğine getirildi. Astı, kesti, yaptığını yaptı. Hazret-i Üsdad’ın Fevzi Paşa’ya değil, Fahreddin Paşa’ya Onuncu Söz’ü göndermesinde şöyle bir hikmet ve mana fehmettim ki: “Yani dikkat et! Ölüm var. Haşir ve âhiret var.. Öyle bir vazifenin başına geldiğin zaman, zulüm etme! Adaletten ayrılma!..” gibi ihtarlar veriyordu.[22]

Bediüzzaman mektup yazmayı ve kitap göndermeyi aynı zamanda bir tebliğ unsuru olarak görmekteydi. Barla döneminde olsun, sonraki dönemlerde olsun bazı kitaplarını tebliğ maksatlı olarak çok farklı kişilere göndermiştir. Bunlardan en önemlisi Papa’ya Zülfikâr’ı göndermesidir. Papalık Makamı, Vatikan Bayn Başkâtibi imzasıyla Zülfikâr’ın kendilerine ulaştığını bildirmiş, Bediüzzaman da bu mektubu Emirdağ Lâhikası’nda yayınlamıştır.[23]

cc. Topluluk Halinde Bulunmamaya Özen Göstermesi

O dönemde siyasî iktidarının en çok endişe ettiği hususlardan birisi muhalif görüşten olanların etrafında insanların toplanmasıydı. Siyasî iktidar bu durumu potansiyel tehlike olarak addeder ve bu tür grupları zor kullanarak dağıtmaya çalışırdı. Bediüzzaman bu durumu çok iyi bildiği için, etrafında kalabalık bir topluluğun bulunmamasına dikkat ederdi. Barla’da iken sık sık Çam dağına çıkar; bazen hiç evine dönmeden günlerce bu dağda kalırdı. Bazen de talebeleriyle birlikte dağa çıkar ve yine onlarla birlikte geri dönerdi. Bir plan dâhilinde dağda geniş katılımlı toplantı yapması her zaman mümkündü. Fakat dağa çıktığında da kendisinin takip edildiğini bilirdi. Bu sebeple ne evinde, ne dağda ve ne de mescitte etrafında kalabalık bir topluluğun bulunmamasına dikkat ederdi.

f. Siyasetle İlgilenmemesi

Bediüzzaman’ın Barla’da iken devlet adamlarıyla tek irtibatı Eğirdir’e gelip kendisine selam gönderen Fevzi Çakmak ile Fahreddin Altay ikilisinden F. Altay’a bilmukabele posta ile Haşir Risalesi’ni göndermesinden ibarettir.

Görüşme bazında devlet adamlarıyla ilgilenmediği gibi haber niteliğinde dahi ne yapıp ettiklerini takip etmedi.

g. Yapılan Haksızlıklardan Şikayet Etmemesi

Bediüzzaman Barla’ya haksız yere sürgün olarak gönderilmişti ve tarassut altında bulunuyordu. Fakat o bu durumdan şikâyet etmemektedir. Barla Lâhikası okunduğunda onun buraya sürgün olarak gönderildiğini hissetmek mümkün olmaz. Şüphesiz Barla’yı seviyordu. Ancak kendisine başka yerlere gitme imkânı verilseydi, nerede daha çok hizmet etme ihtimali varsa oraya giderdi. Fakat kader onu kendisinin istediği yerlerde değil, Rabbinin istediği yerlerde istihdam etti.

h. Eski Dost Yeni Düşmanları Latîfâne İkaz

Bediüzzaman Said Nursî’nin Barla’da hiç kimse ile şahsî bir problemi olmadı. Dolayısıyla herkes ona dost idi. Fakat sonradan bazı kişiler devlete dost görünmek için ona düşmanca tavır takınmaya başladırlar. Maalesef bu kişiler de Eğirdir müftüsü ile Barla’da öğretmenlik yapan oğlundan ibaretti. Bunlara bir de Barla nahiye müdürünü eklemek mümkündür. Ancak Bediüzzaman’a asıl rahatsızlık veren kişi müftünün oğlu olmuştur. Bu öğretmen babasının da desteğiyle Barla’da Türk Yurdu isimli bir dernek kurar ve bu dernek vasıtasıyla Bediüzzaman aleyhinde faaliyete geçer. Onun Kürtlüğünü kullanır. Daha sonra bu kişi Arapça ezan okunduğu gerekçesiyle Mus mescidinin jandarmalar eliyle kapanmasına sebep olur.[24] Bundan sonra takibat ağırlaşır, jandarma kırlara dahi çıkmasına müsaade etmez. Bunun üzerine Bediüzzaman Isparta’daki bir talebesine durumu bildirir ve buna bir hal çaresi bulunmasını ister. Bu talebe de aracılar vasıtasıyla dine dost olan Isparta valisine durumu iletir ve Bediüzzaman Isparta’ya getirilir.

Bediüzzaman önceden kendisinin yanına gidip gelen, fakat sonradan ona düşman olan bu öğretmen hakkında şunları yazıyor: “Hem biraderzadem olan o müftünün oğluna deyiniz ki, benim tarafımdan âhiret kardeşim ve Kur’ân hizmetinde arkadaşım ve meşreben celâlli olan pederine yazsın: Selâm, duamla beraber ondan istiyorum ki, beraber götürdüğü envâr-ı Kur'âniyenin suhulet-i intişarları için irşad ve nasihatinde فقولا له قولا لينا (Ona yumuşak söz söyleyin)[25]âyetindeki lûtf-u irşadı kendine rehber etsin.” Müftüye gönderdiği mektupta da ona şöyle hitap ediyor: “Eski bir dost ve ilim noktasında bir arkadaş olmak üzere sizinle bir hasbihal edeceğim. İkimize taallûk eden mühim bir musibet-i diniyeyi size haber veriyorum. Bunun telâfisine mümkün olduğu kadar beraber çalışmalıyız.”[26]

Kendisine bu şekilde eziyet eden kişilere Bediüzzaman’ın latîf bir şekilde hitap etmesi büyük bir edep timsali sayılmalıdır. Esasen bu davranış sadece edebin değil aynı zamanda tebliğ siyasetinin de bir gereğidir.

SONUÇ

Bediüzzaman Said Nursî’nin ihtiyat, sabır, şükür ve müsbet hareket üzerine dayanan metodu toplumsal huzurun sağlanmasında bütün İslâm ülkelerinin muhtaç olduğu bir yoldur. Yarım asır içinde filizlenip İslâm aleminin her yanında varlığını hissettiren Said Nursî’nin bu metodunu iyi anlamak ve doğru tatbik etmek gerekir.


* Akdeniz Üniversitesi

[1] Bakara Suresi (2), 214.

[2] Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said-i Nursî Mufassal Tarihçe-i Hayat, Timaş Yayınları, İstanbul 1990, II, 608.

[3] Badıllı, Bediüzzaman Said-i Nursî, II, 612.

[4] Badıllı, Bediüzzaman Said-i Nursî, II, 608.

[5] Badıllı, Bediüzzaman Said-i Nursî, II, 609.

[6] Badıllı, Bediüzzaman Said-i Nursî, II, 612.

[7] Badıllı, Bediüzzaman Said-i Nursî, II, 613.

[8] Badıllı, Bediüzzaman Said-i Nursî, II, 613.

[9] Badıllı, Bediüzzaman Said-i Nursî, II, 609.

[10] Badıllı, Bediüzzaman Said-i Nursî, II, 609.

[11] Badıllı, Bediüzzaman Said-i Nursî, II, 609.

[12] Badıllı, Bediüzzaman Said-i Nursî, II, 613.

[13] Badıllı, Bediüzzaman Said-i Nursî, II, 613.

[14] Badıllı, Bediüzzaman Said-i Nursî, II, 609.

[15] Badıllı, Bediüzzaman Said-i Nursî, II, 609, 613.

[16] Bediüzzaman Said Nursî, Barla Lâhikası, Sözler Neşriyat, 2012, s.8.

[17] Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası, Sinan Matbaası, İstanbul 1959, II, 155.

[18] Said Nursi, Emirdağ Lahikası, II, Mektup No: 140, (Risale-i Nur Külliyatı, Nesil Yayınları, İstanbul, 2002), s. 1906

[19] Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası, Sinan Matbaası, İstanbul 1959, II, 155.

[20] Badıllı, Bediüzzaman Said-i Nursî, II, 627.

[21] Badıllı, Bediüzzaman Said-i Nursî, II, 628.

[22] Badıllı, Bediüzzaman Said-i Nursî, II, 630-31.

[23] Nursî, Emirdağ Lâhikası, II, 62.

[24] Badıllı, Bediüzzaman Said-i Nursî, II, 650.

[25] Tâhâ Sûresi (20), 44.

[26] Nursî, Barla Lâhikası, s.175.

 

popüler cevapdünya atlası