BEDİÜZZAMAN SAİD-İ NURSÎ’NİN EĞİTİM MODELİNDE KÜRT DİLİNİN YERİ VE ÖNEMİ

Eklenme Tarihi: 30 Ocak 2017 | Güncelleme Tarihi: 30 Ocak 2017

Prof. Dr. Ahmet Demir

THE ROLE AND IMPORTANCE OF KURDISH LANGUAGE IN THE BEDIUZZAMAN SAID-I NURSÎ'S EDUCATION MODEL

Summary

The Risale-i Nur Collection (6000 paged Qur’anic commentary written by Said-i Nursî), which offers solution prescriptions for many problems of today’s age, for faith issues in particular, also bring forward a proposal which include using of Kurdish as a mother tongue as well as Turkish as a official language in the schools of the east provinces.

It wouldn’t be wrong to say that Bediuzzaman Said-i Nursî who had projects to revive the world over again worked his entire lifetime to actualize this goal. In the petition he submitted when he went to Istanbul in 1907, he thanks the state for opening the schools in Kurdish area but he also expresses that only Turkish knowing Kurdish children could benefit from these schools which provided education only in Turkish language. He states that the Kurdish children who didn’t know Turkish could only go to madrasas that provided education in Kurdish. He expresses that he finds these schools insufficient for not giving mother-tongue education officially and demands the realization of his project on mother-tongue education providing schools in Beytüşebab, Sason and Van.

His being put in a mental hospital or a prison by Istanbul government didn’t dissuade him from the truths that he knew and believed in. His persistence and the importance he attached to this subject reveal itself in his work Munazarat which he wrote three or four years later. In this work, he handles the matter of education in mother tongue once again, makes more detailed and comprehensive statements and demands the realization of his project to establish a university in Van which would also have branches in Bitlis and Diyarbakır. He want to be given place to Kurdish as well as Arabic and Turkish in education in order to integrate Kurds to the State in his mentioned work.  Following the dispossession of Kosovo in the period of Sultan Resad, the fund allocated for the university planned in the province of Van was thus granted to Madrasa-ul –Zehra which was going to be built for the university that Bediuzzaman projected. The foundation of the university was laid in this process but the construction was stopped because of the beginning of the World War I.

Despite the approval of 163 members of the parliament to the proposal that Bediuzzaman put forward in 1922 in Ankara for Madrasa-ul –Zehra which would also provide Kurdish education, the developments in the following process didn’t allow him to stay in Ankara. However, Bediuzzaman never changed his mind about his project until the end of his life. When he heard about the Democrat Party government’s attempt to establish a university in the eastern region in 1951, he felt pleased and evaluated this attempt as a fortunate development as this university revealed the necessity for the establishment of Madrasa-ul –Zehra. Bediuzzaman stated that Madrasa-ul –Zehra was built among the spirituality of Risale-i Nur students which however could not be put into practice effectively. While explaining a paragraph of Munazarat in Emirdağ Letters, Bediuzzaman asked his students from the next generations to build Madrasa-ul –Zehra in Van. 

Key words: Said-i Nursî, Munazarat, mother-tongue education, Madrasa-ul –Zehra, Kurdish.

BEDİÜZZAMAN SAİD-İ NURSÎ’NİN EĞİTİM MODELİNDE KÜRT DİLİNİN YERİ VE ÖNEMİ

Özet

Yaşadığımız çağın, başta imanî meseleleri olmak üzere birçok problemine çözüm reçeteleri sunan Risale-i Nur (Said-i Nursi tarafından yazılan 6000 sayfalık Kuran yorumu), öngördüğü eğitim modelinde, Vilayet-i Şarkiyedeki okullarda resmi dil Türkçenin yanında ana dil olarak Kürtçenin kullanılması yönünde önerileri olmuştur.

Dünyayı yeni baştan ihya edecek projelere sahip olan Bediüzzaman Said-i Nursî, bunun gerçekleşmesi için bir ömür boyu çalışmıştır dense yanlış olmaz. 1907’de İstanbul’a gittiği zaman verdiği dilekçede, devletin Kürt bölgesinde açtığı mektepler için teşekkür ederken, bunların sadece Türkçe eğitim yaptığını, bu okullardan sadece Türkçe bilen Kürt çocuklarının yararlandığını, ama Türkçe bilmeyen Kürt çocuklarının maden-i kemalat olarak sadece Kürtçe eğitim yapan medreselere gittiğini ifade etmiştir. Resmiyette eğitimde anadile yer vermeyen bu okulları eksik bulduğunu ifade eden Said-i Nursî, bu okul projesinin tahakkuku için önceleri Beytüşebab, Sason ve Van’da kurulmasını ister.

İstanbul hükümeti tarafından gerek tımarhaneye gerekse hapishaneye konulması, onu bildiği ve inandığı gerçeklerden vazgeçirememiştir. 3–4 sene sonra yazılan Münazarat adlı eserinde, bu konuyu tekrar ele alması, daha detaylı ve kapsamlı açıklamalarda bulunması, düşündüğü okulu üniversite şeklinde tavzih edip şubeler halinde Van, Bitlis ve Diyarbakır’da kurulmasını istemesi, onun bu mevzua verdiği önemi ve bu konuda ısrarcılığını göstermektedir. Mezkûr eserinde tanıttığı bu üniversitede eğitimde Arapça ve Türkçenin yanında Kürtçeye de yer verilmesini istemiş, böylece bölgedeki Kürtlerin devletle kenetlenmesini sağlamak istemiştir. Sultan Reşad devrinde, Kosova’nın da elden çıkmasını müteakip, orada kurulması düşünülen üniversite için ayrılan ödenek Medresetü’z-Zehra’ya tahsis edilmesi, Bediüzzaman’ın tasarladığı üniversitenin Van’daki şubesinin temeli atılmasını sağlıyorsa da bu defa I. Dünya Savaşı’nın başlaması, bu inşaatın durmasına yol açmıştır.

Bediüzzaman’ın Ankara’da iken 1922’de eğitim dillerinden biri olarak Kürtçeye de yer veren Medresetü’z-Zehra için verdiği teklif 163 mebus tarafından kabul edilmesine rağmen, sonraki gelişmeler onun Ankara’da kalmasına imkân vermemiştir. Bediüzzaman, ömrünün sonuna kadar bu projesinden vazgeçmemiş, 1951 yılında Demokrat Parti hükümeti tarafından doğuda bir üniversite açılması için girişimde bulunulduğunu duyunca sevinmiş, fiilen yerini tutmazsa da Medresetüzzehra’nın yapılmasının lüzumunun anlaşılmasını sağladığı için bunu hayırlı bir gelişme olarak değerlendirmiştir. Bediüzzaman, fiili olarak gerçekleştirilemeyen Medresetüzzehra’nın Risale-i Nur talebelerinin ruhaniyetleri arasında teşkil olduğunu ifade ederek, Münazarat’ta geçen bir ibaresini Emirdağ Lahikasında izah ederken, sonrada gelecek olan talebelerine Van’da fiili olarak Medresetüzzehra’yı bina etmelerini istemiştir.

Anahtar kelimeler: Said-i Nursî, Münazarat, Anadilde eğitim, Medresetüzzehra, Kurdish.

GİRİŞ

XIX. yy.ın son çeyreğinde başta Avrupa devletlerinde olmak üzere, dünyanın birçok devletinde Fransız İhtilalinden mütevellit Milliyetçilik akımı ve sömürgecilik yarışı, yavaş yavaş devletlerarası münasebetleri geriyor, hem açık hem de gizli rekabetlerin yaşanmasına yol açıyordu. Bu dönemde eğitime önemli bir ağırlık veriliyor, hem sivil hem de askeri alanda başarılı olma adına bütün imkânlar devreye sokuluyordu.

Bu dönemde Osmanlı devleti de bu atılımlardan geri kalmamaya çalışıyordu; zira ya teknolojik, siyasal ve kültürel açıdan dünyanın kaydettiği ilerlemelere ayak uydurulacaktı ya da yok olunup gidilecekti. Bunun fark eden Osmanlı padişahları, özellikle II. Abdülhamid imar, ulaşım ve kalkınma atılımlarına paralel olarak ülkenin birçok yerine yeni okullar açmaya çalışıyordu. Bu münasebetle Rumeli ve Anadolu’da pek çok okul açıldığı gibi Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Vilayet-i Şarkiye’de de birçok okul açıldı. Bu okullar, Darü’t-Talim’den Rüşdiye ve İdadilere kadar çeşitlilik gösterebiliyordu.

1876 Anayasasına dayalı olan müfredatlar gereği, devletin açtığı mezkûr okullarda öğretim dili olarak Türkçe kullanılıyor, Kürtçeye yer verilmiyordu. Genelde İslam ülkelerinde, özelde ise Osmanlı topraklarında çok yönlü faaliyetler gösteren Rus, Fransız ve İngiliz ajanları, bu dönemde yoğun bir şekilde İmparatorluk bünyesindeki milletler arasında Milliyetçilik propagandası yapıyor, onları Türk kökenli Osmanlı hanedanından kopararak güçsüz küçük parçalara ayırmaya çalışıyorlardı. Bu bağlamda Araplar arasında faaliyet gösteren meşhur Lawrens ve Kürtler arasında koşuşturan Binbaşı Noel’i hatırlatmak yeterli bir fikir verir sanırım.

İşte bu zaman dilimi içerisinde Beddiüzzaman Said-i Nursî, 1877’de Bitlis’in Nurs köyünde dünyaya gelir. O günkü Doğu ve Güneydoğuda umum dini medrese­lerde eğitim dili yalnız Kürtçe idi. Okutulan kitaplar Farsça ve Arapça idi.[1] 7–8 yaşlarından itibaren ağabeyi Molla Abdullah’tan ders almaya başlayan küçük Said, kısa bir süre içerisinde, Tağ köyünde Molla Muhammed Emin medresesinde ve Pirmis köyünde Müdderris Şeyh Nur Muhammed’in medresesinde okudu. O dönem birkaç medresede daha okur; fakat yaşının küçüklüğünden dolayı birçok sıkıntıya maruz kalır ve bir müddet okumaya ara verir. Said-i Nursi 1891’de Bayezid’e gider ve orada Şeyh Muhammed Celal’in yanında üç aylık ciddi bir eğitim alarak icazet almaya hak kazanır. Burada okurken geceleri, büyük bir veli olarak bilinen Kürd Edebiyatının zirve ismi Ehmedê Xanî’nin türbesinde kalıyordu.

Mezuniyetinden sonra bütün bölgeyi dolaşarak halkı aydınlatmaya ve cehaleti ortaya kaldırmaya çalışır. Bu dönemde Kürd coğrafyasının bütün seyyid ve âlimleri kendisini ziyaret ediyor tahlillerindeki tutarlılığı ve başarılılığını gördükten sonra onun ilmî yüksekliğini tasdik ediyorlardı. 1892’de Siirt’te Molla Fethullah’in kendisindeki zekâveti ve yüksek hafıza gücünü fark etmesi ile de ondan Beddiüzzaman lakabını alan Said-i Nursi, bundan sonra bölgeyi baştanbaşa dolaşır, milleti dinî ve ilmî yönden aydınlatmaya devam eder. Bir müddet sonra Mardin’den Bitlis’e nefy edilir. Mardin’den Bitlis’e sürgün edildiği zaman iki sene kadar Bitlis valisi Ömer Paşa’nın isteğiyle onun malikânesinde kalan Said-i Nursi, gerek iki yıl kalacağı Bitlis’te gerekse daha sonra uzun süre kalacağı Van’da, birçok müspet ilim kitabını okur ve bilgilerini elde eder.

Bu noktada şunu belirmek gerekir ki Bediüzzaman Said-i Nursi’nin, Bitlis’e gelmeden önceki bütün eğitim-öğretim hayatı medrese sistemi ile olmuş ve bütün öğrenimini Kürtçe dili ile yapmıştır. Bediüzzaman bu dönemde iki tane de Kürtçe risale telif etmiş; fakat bu iki eser, Van Valisi Tahir Paşa’nın konağında çıkan bir yangın münasebetiyle yanmış ve günümüze ulaşamamışlardır.[2]

Bediüzzaman’ın ilk Türkçe mektubu Van’da Vali Tahir Paşa’ya yazılmıştır; mektubun yazılma sebebi ise Said-i Nursi’nin Başid Dağı tepesinin buz tuttuğunu valiye bildirmek istemesidir.[3] 

Bediüzzaman Said-i Nursî, Van’da bulunduğu sırada Horhor medresesinde ders verdi. Said-i Nursî, Tarihçe-i Hayatı’nda bu Horhor Medresesini Medresetüzzehra’nın Van’daki numunesi olarak tanıtmaktadır.[4]

 Bilindiği gibi “Cizre'de, Botan beylerinin medresesi (Sor medresesi), Müküs'teki Hasenî Veli Bey'in medresesi, Van'daki Şikal, Bitlis Hizan'daki Gayda Medresesi, Beyazıt, Çolemerik, yine Van'daki Bediüzzaman Said Nursi’nin Horhor medresesi (Üstad Bediüzzaman bu mekânı 1897–1907 ve 1912–1914 yılları arasında medrese olarak kullandı…), Bitlis, Norşin, Muş, Ohin, Silvan, Diyarbekir, Tillo, Musul ve Zaho medreseleri ünlüydü. Bu medreselerde Arapça, Farsça kitaplar ve Kur’ân tefsirleri Kürtçe müzakere ediliyordu.”[5]

Eğitimin ilerlemesi için çareler arayan Bediüzzaman, bölgede açılmaya başlanan yeni okulların eksikliklerini merkeze bildirmek, Kürtçe eğitime yer veren okul talebinde bulunmak ve yine aynı dille (Kürtçe) eğitim yapan bütün medreselere resmiyet kazandırmak için İstanbul’a gitmeye karar verir. Tam da bu dönemde bir gazetede İngiliz Meclis-i Mebusanında, Müstemlekat Nâzırı (Galdstone 1809–1898?) Kur’an’ı elinde tutarak “Bu, İslamların elinde kaldıkça, biz onlara hakiki hâkim olamayız, tahakkümümüz altında tutamayız. Ya Kur’an’ı sukut ettirmeliyiz veyahut Müslümanları ondan soğutmalıyız.” dediğini öğrenir ve bunun üzerine şöyle der: “Kur’an’ın sönmez ve söndürülemez manevi bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim.”

İşte Bediüzzaman Said-i Nursî İstanbul’a gittiği zaman zihninde bu saikler vardır.

1. BEDİÜZZAMAN SAİD-İ NURSÎ’NİN II. ABDÜLHAMİD DEVRİNDE KÜRTÇE EĞİTİME YER VEREN DARÜ’T TALİM TALEBİ

Bediüzzaman Said-i Nursî, Aralık 1907’de İstanbul’a gittiği zaman iki ay Ferik Ahmed Muhtar Paşanın evinde kaldı. Bu dönemde İstanbul’a geliş gayesini havî dilekçesini mabeyne verir. Bu dilekçesinde bütün isteklerini vazıh bir tarzda ifade eder; fakat uzun bir süre beklediği halde cevap alamayınca aynı dilekçeyi Şark ve Kürdistan isimli gazetede neşreder.[6] Dilekçenin mabeyne verilen nüshası henüz gün yüzüne çıkarılmadığı için dilekçenin muhteviyatı hakkındaki bilgilerimiz, gazetede neşrettiği bu yazıdaki dilekçe metni ile sınırlıdır.

Bediüzzaman Said-i Nursî, bu dilekçesinde birkaç konuya değinmektedir: Osmanlı milleti içinde yer alan Kürdistan ahalisinin ahvalinin yardıma muhtaç olduğunu ve bunun hükümetçe bilindiğini, şu medeniyet dünyası ve ilerleme asrında, Kürtlerin diğer Osmanlı milletleriyle beraber ilerleyebilmesi için hükümetin eliyle Kürdistan’ın kasaba ve köylerinde mekteplerin açıldığını ve bunun kendileri tarafından teşekkürle karşılandığını ifade eden Said-i Nursî, fakat bu okullardan yalnızca Türkçeyi bilen çocukların yararlandığını, Türkçeyi bilmeyen Kürt çocuklarının ise bu dili meselesi ve okul öğretmenlerinin Kürtçeyi bilememeleri meselesinden dolayı bu okullara gidemeyip ya medreselere yöneldiğini ya da eğitimden koptuğunu dile getirir.

Eğitimdeki bu çarpıklığın, gelecekte Kürtler için çok kötü sonuçları doğuracağını anlatan Said-i Nursî, dilekçesinde çok koyu bir cahilliğin ve keşmekeşliğin Kürtleri beklediğini, batılı devletlerin bundan yararlanmak için olaydan bigane kalmayacaklarını, bu cahilliğin ve doğuracağı taklitçiliğin, Kürtleri, batılıların boy hedefi haline getireceğini belirtir.

Eskiden Kürdlerden çok geri olan komşularının, şimdi Kürtlerin yerinde saymalarından yararlandıklarını, bu durumun gelecekte Kürtler için daha başka büyük bir darbe hazırladığını dile getirerek bu durumun millet sevdalılarını ciddi ciddi düşündürdüğünü,  milletin aydın ve ileri görüşlülerini adeta yaktığını ifade eden Bediüzzaman Said-i Nursî, yazısında sadece sorunları sıralamıyor aynı zamanda bunların önünün alınabilmesi için hükümete sonuç alıcı teklifler sunuyor. Bu teklifler bağlamında Kürdistan’ın muhtelif yerlerinde Kürtçenin eğitimde kullanılmasına imkân verecek olan üç Darü’t Talim’in[7] kurulması gerektiğini dile getiriyor. Said-i Nursî’nin adlarının medrese olmalarını istediği bu üç okulun yerini tespit ederken o mıntıkaların sosyolojik ve demoğrafik verilerini göz önüne bulundurduğunu anlıyoruz. Zira Beytüşşebab’ta kurulacak olan okul, aynı zamanda Ertuşî aşiretlerinin merkezinde yer alacak, kurulacak olan ikinci okul, Motkan, Belkan ve Sason ortasında olacak, Van’da kurulması düşünülen okul da aynı zamanda Sipkan ve Haydaran aşiretlerinin ortasında yer almış olacaktı.

Bediüzzaman Said-i Nursî, bu bölgede kurulmasını istediği yeni Darü’t Talimlerde, eğitimde Kürtçeye yer vermesini, o dönem itibariyle en az elli kişinin okuması gerektiğini, bunların yatılı olup giderlerinin devlet tarafından karşılanmasını istemiştir. Diğer yandan devlet tarafından eğitimlerini Kürt dili ile yapan Medreselere de el atılmasını istemiş, bu atılımların Kürdistan’ın gelecekteki parlak hayatının en önemli sebeplerinden olduğunu ifade etmiştir.

Bediüzzaman Said-i Nursî, bu yeni okulların devreye girmesiyle birlikte bölgede gerçek eğitimin temellerinin atılacağını, bu şekilde devreye girecek olan bu eğitimi modelinin de millet-devlet birlikteliğini sağlayarak sabitleyeceğini, Kürtlerin şu ana kadar birbirlerine karşı kullandığı büyük kuvvetlerini devletin eline vereceğini, devletin bu gücü dış saldırılara karşı kullanabileceğini, Kürtlerin fıtraten medeniyete istidadlı olduklarını ve müstahak-ı adalet olduklarını (yani sorun kaynağı olmadığını ve adalet ve eşitlik istediklerini) belirtmektedir. Bütün bunların yapılmasıyla Kürtlerin gerçek yeteneklerinin ortaya çıkacağı ve tüm kabiliyetlerinin Kürdlerin ve devletin yararına olacak şekilde sergileneceği ifade edilir.

Bediüzzaman Said-i Nursî Mabeyn’e verdiği dilekçesine uzun süre geçtiği halde herhangi bir cevap alamaz. Oysa hayatının en önemli gayeleri olan bu okulların açılmasını sağlamak için İstanbul’a gelmiştir. Bunun üzerine Said-i Nursî, Kürt coğrafyasının iki temel sorunu olan 1. İhtilaf-ı dahilî, 2. Ma’rifet-i maarifin hakkıyla ma’mim edilmemesi konularını mezkûr gazetede neşreder. Bu dilekçenin basın yoluyla yayınlanarak kamuoyuna mal olması, devrin hükümeti ve bir kısım paşalarını çok kızdırmış ve Said-i Nursî’yi toplum nezdinde çok zor durumlara sokmuşlardır. Bunlar tarafından Said-i Nursî’nin başına iki önemli musibet getirilmiştir. Bunlardan birisi onun Tımarhaneye kapatılmasıdır, diğeri de tımarhaneden sonra tevkifhaneye konulmasıdır. Said-i Nursî’nin doktorlara söylediği bir cümle, asıl gayesinin ne olduğunu açıklamaktadır: “… ‘Ben değil, memleket ve millet hastadır. Onların tedavisi için geldim. Şark memleketi (Doğu vilayetleri) yaratıldığı durumda durmaktadır. Halkı ce­halet bataklığında boğulmaktadır. Onları kurtarmak ümidiyle bura-ya geldim. Burada bu hususta çalışırken, cinnet ile ittiham edildim. Hakikaten deliler içine düşen deli olur ki, İs­tanbul’a geldim, ben de deli oldum’ der.” [8]

Tarihsel olaylardan anlaşıldığı kadarıyla, Bediüzzaman Said-i Nursî’nin tımarhaneye veya tevkifhaneye konulmasını gerektirecek somut hiçbir şey yoktur. Tımarhaneye konulma gerekçesi olarak zikredilen delillik durumunun, bilahare onu muayene doktorların raporuyla[9] anlamsızlaştığını biliyoruz. Eğer suçu delilik idiyse, deli olmadığı anlaşıldıktan sonra yine de serbest bırakılmadı, müteakiben tevkifhaneye gönderildi. Burada onun zaptiye nazırı Şefik Paşa ile olan o önemli muhaveresi meşhurdur. Divan-ı Harbi Örfi’de yer alan bu yazıdan anladığımız kadarıyla, Bediüzzaman Said-i Nursî, kabineden bir bakan tarafından padişahın adı üzerinden maaş vaat edilmek ve tehdit edilmek suretiyle bu girişimlerden, yani Kürtçeyle eğitime yer veren bu okul taleplerinden vazgeçirilmek istenmiştir. Fakat onun verdiği cevaplar ve sergilediği tavizsiz ahval üzerine, bakan eli boş dönmek zorunda kalmıştır.[10]

Bediüzzaman Said-i Nursî, 31 Mart hadisesi sonrasında çıkarıldığı Divan-i Harbi Örfi’de yaptığı savunmada kendisine yöneltilen suçlamalara cevaplar verirken bu eğitim meselesine de değinir. O meşhur savunmasının On Birinci Cinayeti’nde Kürdistan’da Kürtlerin perişan hallerini gördüğünü, saadetlerinin ancak yeni medeni ilimlerle olacağını, o ilimlerin bir mecrasının ulema, bir mecrasının da medreseler olması lazım geldiğini, böylece de Kürtlerin kendilerine bağlı olduğu din âlimlerinin yeni ilimlere alışacağını düşündüğünü ifade ederek, aslında bu saikle İstanbul’a geldiğini, fakat burada Kürtçe eğitime yer veren okul talepleri karşısında birçok haksızlıklara maruz kaldığını ama pes etmediğini, rüşvetlerini reddederek milletinin namını lekedar etmediğini, İstanbul’da bir buçuk senedir Kürdistan’da neşr-i maarif için çalıştığını ve bunun ekser İstanbul’ca da bilindiğini ifade ederek bu okullara verdiği önemi bir kere daha ifade etmiştir.[11]

2. BEDİÜZZAMAN SAİD-İ NURSÎ’NİN SULTAN REŞAD DEVRİNDE KÜRTÇE EĞİTİME DE YER VEREN MEDRESETÜZZEHRA TALEBİ

Vilayet-i Şarkiyeyi eğitim yönünden ayağa kaldırmak ve bu anlamda İslam âleminin merkezi yapmak amacında olan Bediüzzaman Said-i Nursî’nin birinci teşebbüsünde her ne kadar başarısız olduğu görülüyorsa da pes etmediği bilinmektedir. Hükümetten umduğunu bulamayınca Kürdistan’a dönmüş, burada eski Darü’t Talim Okulları projesini geliştirerek Üniversite boyutuna çıkarmış, Van, Hakkâri, Bitlis, Muş, Diyarbakır ve Urfa yörelerindeki aşiretler arasında yaptığı seyahatlerde, bunun plan ve projelerini çıkarmış, halkla yaptığı konuşmalarla bu üniversitenin nasıl olması gerektiği hususunda düşüncesini milletle paylaşmıştır.  Burada yaptığı görüşme ve konuşmaları bir araya getirerek, artık netleştirdiği Medresetüzzehra Üniversitesi planı ile birleştirmiş ve Bediüzzaman’ın Münazarat’ı ismiyle 1912’de kitap şeklinde neşrettirmiştir.[12]

Müellifinin tabiriyle bu Münazarat kitabı hakiki bir Reçetetü’l Ekrad’dır. Kitabın tüm vechelerini tebliğimizde incelemeyecek, sadece çalışma konumuz olan Kütçe eğitimle ilgili olduğunu düşündüğümüz kısımları üzerinde duracak ve irdelemeye ve incelemeye çalışacağız.

Bu kitapta yer alan “Ey tabaka-i havas! Biz, avam ve ehl-i medrese, sizden hakkımızı isteriz.” hitabına karşılık “Ne istersin?” denildiği zaman Bediüzzaman Said-i Nursî’nin verdiği cevap, bu konuda birinci müracaat cümleleridir. Burada şöyle bir cevap verilmektedir: “… Elhasıl: Ekrad ve ulemasının istikbalini temin etmek istiyoruz. İttihad ve Terakki manasındaki hissemizi isteriz. Üzerinize hafif, yanımızda çok azim bir şey isteriz.”[13] Burada Bediüzzaman’ın doğrudan doğruya Kürtlerin ve Kürt âlimlerinin geleceğini güvence altına almak istiyoruz manasındaki sözlerinin eğitimle ilgili olduğu, kitabın sonraki bölümlerinden çok rahat bir biçimde anlaşılmaktadır.

Bediüzzaman Said-i Nursî, Medresetüzzehra ismiyle üç farklı yerde üniversite kurmak istediğini, bu yerlerin de Kürdistan’ın merkezi hükmünde olan Bitlis ve iki cenahı olan Van ve Diyarbekir olduğunu ifade ederek Kürdlerin başkalarına benzemediğini, hayatlarının Türklerin hayat ve saadetinden neşet ettiğini ifade eder.
Bediüzzaman’ın Medresetüzzehra için ileri sürdüğü sekiz şarttan ikincisi,[14] doğrudan doğruya Kürtçe diliyle yapılacak eğitimle ilgilidir. Bediüzzaman burada “… Lisan-ı Arabî vacib, Kürdî caiz, Türkî lazım kılmak” denmektedir. Görüldüğü gibi “Kürdî caiz” demek suretiyle yine Kürtçeye atıf yapılmaktadır. Burada ayrıca Darü’t Talim’dekine nispeten daha belirgin olarak Türkçe ve Arapça’ya yer verilmesi gerektiğini ifade etmesi, üniversitenin hedefinin sadece Kürt bölgesinin ihyası olmadığını, Kürt bölgesi ve buranın üzerinden alem-i İslam’ın ihyası olduğunu göstermektedir.

Arapça öğretiminin şart koşulmasını, Müslümanların müşterek bir dili olması şeklinde anlamak gerekir diye düşünüyorum. Diğer taraftan bu üniversitenin temel hedefi -ki tebliğimizin konusu içine girmediğinden dolayı detaylandırmadığımız- inancı sağlam bir Müslüman nesil yetiştirmektir. Bunun için Kur’an dili ve din ilimlerinin dili olan Arapçanın kullanılmasının şart koşulması kolayca anlaşılıyordur diye düşünüyorum.

Türkçeye gelince, devletin resmi dili pozisyonunda olan bu dilin de öğrenilmesinin şart koşulması, kanaatimce rahat anlaşılacak bir şeydir. Diğer taraftan ileride Türk bölgesinden de buraya öğrencilerin gelebileceğine işarettir.
Eğitimde Kürtçeye de yer verilmek istenmesinin birçok sebebi olabilir, birkaçına şöyle değinelim: Kurulmak istenen okullar Kürtlerin çoğunlukta olduğu mıntıkalarda kurulacaktır. Bu okullar öncelikli olarak Kürtlere hitap edecek ve burada Kürt hocalar veya Kürtçe bilen hocalar ders vereceklerdir. Bölge, İslam âleminin ortasında yer almakta, Kürt öğrenciler dışında, çevreden gelecek diğer öğrencilerle bunların kardeşlikleri bu okulda sağlanacak, öğrenciler arasında meydana gelecek olan bu kardeşlik ve yakınlık, süreç içerisinde diğer öğrencilerin memleketlerine de yansıyacaktır.

Bu üç dilde eğitimin görülmesini istemesi bize Bediüzzaman Said-i Nursî’nin eğitim alanında ne kadar geniş perspektifli düşündüğünü bir kere daha göstermektedir. Hatırlanmalıdır ki 1876 anayasası, II. Meşrutiyetten sonra da Türkçe dışında herhangi bir dilin resmi alanda kullanılmasına müsaade etmemektedir.

Aslında yapılış aşamasında 1876 Anayasa taslağının 12. maddesi şöyleydi: “Memâlik-i Osmaniyede bulunan akvâmdan her biri kendilerine mahsus olan lisânı tâlim ve taallümde muhtardır. Fakat hidemât-ı devletde istihdam olunmak için devletin lisân-ı resmisi olan Türkçeyi bilmek şarttır.” Bilahare Ulusal bir birlik kurmak amacında olan Eğinli Said Paşa’nın etkisi ve çabalarıyla taslağa müdahale edilerek içeriği değiştirildi ve 18. madde olarak Anayasa’da şu şekilde yer aldı: “Tebea-i Osmaniyenin  hidemât-ı devletde istihdam olunmak için devletin lisân-ı resmisi olan Türkçeyi bilmeleri şarttır.”[15]

Buna rağmen Said-i Nursî’nin eğitimde Arapçaya ve Kürtçeye yer vermek istemesi, aynı zamanda onun Arapları ve Kürtleri devlete bağlı tutma mücadelesi yürüttüğünü ve ümmet fikrini esas aldığını göstermektedir.

Bediüzzaman Said-i Nursî’nin Medresetüzzehra için ileri sürdüğü sekiz şarttan üçüncüsünün[16] de Kürtçe diliyle yapılacak olan eğitimle ilgili olduğunu düşünüyoruz. Zira Bediüzzaman Said-i Nursî, burada öğretim üyesi pozisyonunda güvenilir, hem Kürtçeye hem de Türkçeye vakıf Kürd âlimlerinin veya öğretebilecek seviyede Kürtçeye vakıf olan yabancı hocaların bu üniversitede müderris olarak görevlendirilmesini istemektedir.

Bilindiği gibi her ne kadar Şark’ta devlet mektepleri az idiyse de bunun tersine olarak nerdeyse her köyde küçük ya da büyük bir medrese bulunuyordu. Bu medreselerde birçok âlim yetişiyordu. Fakat ilginçtir ki bunların resmiyetleri yoktu. İşte Bediüzzaman, bütün bu hocalara bir resmiyet kazandırmak istiyor; resmiyet kazanacak olan medreselerde resmî unvanlarıyla istihdam ettirmek istiyordu. Fakat bu konuda yanlış anlama ve uygulamalara yol açmamak için Kürtçeyi bilen yabancı hocalara da kapıyı açık bırakmıştır.

Medresetüzzehra’nın Temelinin Atılması ve Encamı: Bediüzzaman Said-i Nursî, ikinci defa İstanbul’a gittiği zaman büyük Medresetüzzehra projesiyle Padişah’a ulaşmaya çalıştı; Sultan Reşad’ın tahta geçişinin ikinci yıl dönümü münasebetiyle düzenlenen törenlere katılan Said-i Nursî, bir müddet sonra Doğu illerini temsilen sultanın Rumeli seyahatine katıldı. Deniz yoluyla Selanik’e, oradan trenle Kosova sancağına intikal edildi. Üsküp Üniversitesinin temelinin atılması için gidilmişti. Üniversitenin temeli törenlerle atıldı; fakat araya Balkan Savaşlarının girmesi, bu üniversitenin yapılmasına imkân vermedi. Bu seyahat sırasında düşüncelerini doğrudan doğruya padişaha intikal ettirme imkânını elde etmişti. Said Nursî, bu görüşmelerde Doğunun böyle bir üniversiteye daha çok ihtiyacı olduğunu anlatarak Sultan Reşad'a, Üsküp Üniversitesi için ayrılan tahsisatla Doğuda bir üniversite kurulmasını teklif etti. Bu teklif, hükümetçe kabul gördü. Böylece Medresetüzzehra için istediği kararı hükümetten çıkaran Said-i Nursî, İstanbul'dan ayrılarak Van'a döndü. Medresetüzzehra'nın temeli 1913 yılının yaz aylarında Van Valisi Tahir Paşa ve diğer resmî görevlilerin katıldığı bir merasimle Van Gölü kıyısındaki Edremit’te atıldı. Temele ilk harcı, bizzat Said-i Nursî koydu; ancak I. Dünya Savaşının başlaması, projenin ertelenmesine sebep oldu.

3. ANKARA HÜKÜMETİ DÖNEMİNDE MEDRESETÜZZEHRA PROJESİ

Öğrencileriyle beraber I. Dünya Savaşına katılan Bediüzzaman said-i Nursî, uzun bir esaret hayatından sonra kaçarak Rusya’dan İstanbul’a gelir. Mondros mütarekesi (1918) sonrasındaki İstanbul işgalinden sonra buradan ayrılmaz ve İngilizlere karşı mücadele etmeye devam eder. Fakat başta eski Van Valisi Tahsin Bey olmak üzere, Ankara’daki tanıdıklarının kendisini ısrarla davet etmeleri üzerine Ankara’ya gelir ve 9 Kasım 1922'de (Rumî: 9 Teşrinisani 1338) BMM'de düzenlenen resmî “Hoş geldin” töreniyle karşılanır. Bediüzzaman Said-i Nursî Ankara’da çok çeşitli faaliyetlerde bulunur. Biz hepsine değil, onun üniversite ile ilgili çalışmalarına bakacağız.

Bediüzzaman Said-i Nursî, Ankara’da bulunduğu sırada da, yarım kalan Medresetüzzehra inşaatı için çalışmaya yönelir. 1913 yılında Van Edremit’te temelini attığı, fakat I. Dünya Savaşı yüzünden yarım bırakılan üniversitenin kurulması için bir kanun teklifi hazırlatır. Bu teklif 200 milletvekilinden 163’ünün onaylamasıyla kabul edilerek kanunlaşır.

Sonraki gelişmeler, Bediüzzaman Said-i Nursî’nin Ankara’dan ayrılarak Van’a gelmesine yol açacaktır. Kendisine yapılan milletvekilliği, “Şark Vilayetleri Umumî Vaizliği”, bir köşk ve Diyanette müşavere üyeliği gibi teklifleri kabul etmemiştir. Zira onun iç dünyasındaki istikbal dünyası ile Ankara’da kurulmaya çalışılan istikbal dünyaları birbirinden farklıydı. Malı, mülkü, parayı, şöhreti mansıbı, kısaca dünyaya çağıran her şeyi terk ederek 1923 yılının başlarında Van’a gider. Bu dönemde belirgin bir tarzda Medresetüzzehra Üniversitesiyle ilgili gelişmeleri takip ettiği tespit edilmemiştir. Van’da iken bir müddet kardeşi Abdülmecid'in evinde ve bir müddet Nurşin Camii'nde kaldıktan sonra Erek Dağındaki bir harabeye çekilir ve orada öğrencileriyle beraber tekrar derse başlarlar.

4. 1925’TEN SONRAKİ DÖNEMLERİNDE BEDİÜZZAMAN SAİD-İ NURSÎ’NİN MEDRESETÜZZEHRA MÜCADELESİ

Yayılmacı bir istidad gösteren inançsızlık intişarına karşı mücadele eden Bediüzzaman Said-i Nursî, bir taraftan telif ettiği Risale-i Nur’un muknî bürhan ve tahlilleriyle bu akıma karşı çetin bir sed meydana getirirken, bir taraftan da Risale-i Nur’un somutlaşmış bir hali olan Medresetüzzehra’yı manen inşa etme çalışmasını sürdürür. Yeri geldiği zaman da yönetimin menfi milliyetçiliğe dayalı uygulamalarına karşı sessiz kalmaz, hakikat-i hali olduğu gibi seslendirir. “Türkçe kamet edin ve Türkçe ezan okuyun!” manasında "Niçin Arapça kamet ediyorsunuz ve gizli ezan okuyorsunuz?" dayatmasına karşı verdiği cevap da bu bağlamdadır ve cevabının içindeki Kürdlerle ilgili olan kısım, ilginçtir ve Kürdçenin adeta bir müdafaasıdır:

“… Eğer milyonlarla efradı bulunan ve binler seneden beri milliyetini ve lisanını unutmayan ve Türklerin hakikî bir vatandaşı ve eskiden beri cihad arkadaşı olan Kürdlerin milliyetini kaldırıp onların dilini onlara unutturduktan sonra, belki, bizim gibi ayrı unsurdan sayılanlara teklifiniz, bir nevi usul-ü vahşiyâne olur. Yoksa sırf keyfîdir. Eşhâsın keyfine tebaiyet edilmez ve etmeyiz!”[17]

 Türkiye’de dindarane yaşama nisbeten toleranslı bakıldığı Demokrat Parti iktidarı devrinde, Badiüzzaman Said-i Nursî, bunlardan ümitlenerek hükümetin yüksek öğrenim alanındaki çalışmalarını desteklemiş ve Medresetüzzehra çizgisine yönlendirmeye çalışmıştır. Bu konuda iki örnek vermek yeterlidir.

“Reis-i Cumhura ve Başvekile” adlı mektupta menfi milliyetçiliğin zararlarından korunma yolunda geniş ve ikna edici açıklamalarda bulunduktan sonra ırkçılıktan vazgeçilmesi gerektiğini, hakiki kardeşliği sonuç veren İslam milliyetinin ön plana çıkarılması gerektiğini ifade ederek mektubunu şöyle sürdürmüştür:

“…Altmış beş sene evvel Camiü’l Ezhere gitmek istiyordum. Alem-i İslamın medresesidir diye bende o mübarek medresede bir ders almaya niyet ettim fakat kısmet olmadı. Cenab-ı Hak rahmetiyle bir fikir ruhuma verdi ki: Camiü’l Ezher Afrika da bir medrese-i umumiye olduğu gibi; Asya Afrika’dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir darülfünun, bir İslam Üniversitesi Asya’da lazımdır. Ta ki İslam kavimlerini, mesela Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan’daki milletleri menfi ırkıçılık ifsat etmesin. … Ve Anadolu'daki ehl-i mekteb ve ehl-i medrese tam birbirine yardımcı olarak ittifak etsin diye vilâyat-ı şarkiyenin merkezinde hem Hindistan, hem Arabistan, hem İran, hem Kafkas, hem Türkistan'ın ortasında Medresetül Zehra manasında Camiül Ezher uslubunda bir darülfünun; hem mekteb hem medrese olarak bir üniversite için tam elli beş senedir Risale-i Nur’un hakaikına çalıştığım gibi ona da çalışmışım…”[18]

Diğer bir örnek de “Heyet-i Vekileye ve Tevfik İleri’ye” adlı mektuptur. O dönemde açılması düşünülen Şark Üniversitesi münasebetiyle Bediüzzaman Said-i Nursî sözü Medresetüzzehra’ya getirmekte ve şunları kaydetmektedir: 

“…Ben hasta olmasaydım, ben de o mesele için Vilâyat-ı Şarkiyeye gidecektim. Ben bütün ruh-u canımla maarif vekilini tebrik ediyorum. Hem elli beş seneden beri, Medresetü'z-Zehra namında Şark Üniversitesinin tesisine çalışmak ve o üniversiteyi biri Van'da, biri Diyarbekir'de, biri de Bitlis'de olmak üzere üç tane veya hiç olmazsa bir tane Van'da tesis etmek için, Hürriyetten evvel İstanbul'a geldim. Hürriyet çıktı, o mesele de geri kaldı. Sonra İttihatçılar zamanında Sultan Reşad’ın Rumeli'ye seyahatı münasebetiyle Kosova'ya gittim. O vakit Kosova'da büyük bir İslâmî dârülfünun tesisine teşebbüs edilmişti. Ben orada hem İttihatçılara, hem Sultan Reşad'a dedim ki: Şark böyle bir dârülfünuna daha ziyade muhtaç ve âlem-i İslâmın merkezi hükmündedir. O vakit bana va'd ettiler. Sonra Balkan Harbi çıktı. O medrese yeri istilâ edildi. Ben de dedim ki: Öyle ise o yirmi bin altun lirayı Şark dârülfünununa veriniz. Kabul ettiler. Ben de Van'a gittim. Ve bin lira ile Van gölü kenarında Artemit'de temelini attıktan sonra Harb-i Umumî çıktı. Tekrar geri kaldı.

Esaretten kurtulduktan sonra İstanbul'a geldim. Hareket-i Milliyeye hizmetimden dolayı Ankara'ya çağırdılar. Ben de gittim. Sonra dedim: Bütün hayatımda bu dârülfünunu takip ediyorum. Sultan Reşad ve İttihatçılar yirmi bin altun lirayı verdiler. Siz de o kadar ilâve ediniz. Onlar yüz elli bin banknot vermeye karar verdiler. Ben dedim: Bunu mebuslar imza etmelidirler.

Bazı mebuslar dediler: Yalnız sen medrese usulü ile sırf İslâmiyet noktasında gidiyorsun. Hâlbuki şimdi garplılara benzemek lâzım.

Dedim: O vilâyat-ı şarkiye âlem-i İslâmın bir nevi merkezi hükmünde, fünun-u cedide yanında ulûm-u diniye de lâzım ve elzemdir. Çünkü: Ekser enbiya Şarkta ve ekser hükema Garbta gelmesi gösteriyor ki, Şarkın terakkiyatı din ile kaimdir. Başka vilâyetlerde sırf fünun-u cedide okuttursanız da, Şarkta herhalde millet, vatan maslâhatı namına, ulûm-u diniye esas olmalıdır. Yoksa Türk olmayan Müslümanlar, Türk'e hakiki kardeşliği hissedemeyecek. Şimdi bu kadar düşmanlara karşı teavün ve tesanüde mecburuz…”[19]

Bu iki alıntıdan da anlaşıldığı gibi Bediüzzaman Said-i Nursî, ömrünün sonuna kadar Kürtçeye, Arapçaya ve Türkçeye yer veren bu üniversitenin kurulması için mücadele etmiştir. Osmanlılar devrinde kaleme aldığı Münazarat adlı kitabının bir nüshasının –muhtemelen 1957’de- eline geçmesi üzerine “Ey yüz sene sonra gelenler! Şu kal’anın başında bir Medrese-i Nuriye çiçeğini yapınız. Cismen dirilmemiş, fakat ruhen bâki ve geniş bir heyette yaşayan Medresetü’z-Zehrayı cismanî bir surette bina ediniz”[20] hitabında bulunarak kendisinden sonraki Risale-i Nur talebelerine bu vazifeyi tevdi etmiştir.

5. SONUÇ

İslam âleminin ihyası için çalışan Bediüzzaman Said-i Nursî, Kürtçe diliyle eğitim yapan medreselerden mezun olduktan sonra, Kürt coğrafyasının içinde bulunduğu dâhili nizalar ve geri kalmışlık gibi sorunlarından kurtulması için çareler aramaya başladığı ve bu amaçla İstanbul’a giderek devletin bu işe müdahil olmasını istediği tespit edilmiştir. Temel meselenin eğitim olduğunu bilen Said-i Nursî, Kürtçe eğitime yer veren yatılı üç Darü’t Talim istemiş, fakat gayesi ya o dönemin yöneticileri tarafından tam anlaşılamadığından ya da yürürlükteki politikalarıyla örtüşmediğinden dolayı, kabul edilmemiş, üstüne üstlük, tımarhaneye ve tevkifhaneye konulmuştur.

II. Meşrutiyet döneminde de isteklerini gerçekleştirme imkânı bulamayan Said-i Nursî, 31 Mart hadisesiyle ilişkilendirilerek idamla yargılanmış, mahkeme savunmasında İstanbul’a geliş gayesinin Kürt bölgesini yeni medeni ilimlerle ihya etmek olduğunu, bunun engellenmesi için önceki yönetim tarafından kendisine sunulan rüşvetlerini reddederek milletinin namını lekedar etmediğini, İstanbul’da bir buçuk senedir Kürdistan’da neşr-i maarif için çalıştığını ifade ederek gayesinin arkasında olduğunu göstermiştir.

Şarka döndüğünde okul projesini geliştirerek bir üniversite seviyesine çıkaran Bediüzzaman Said-i Nursî, tekrar İstanbul’a giderek Sultan Reşad’a bizzat ulaşabilmiş, Arapça ve Türkçeyle beraber Kürtçe eğitime de yer veren Medrsetüzzehra adını verdiği bu üniversitenin inşası için karar çıkartmış ve 1913 yılında Van’da temelini atmış; fakat I. Dünya Savaşının başlaması, inşaatın yarım kalmasına yol açmıştır.

Yarım kalan üniversite inşaatının tekrar başlaması için Büyük Millet Meclisinde yürüttüğü çalışmalar netice vermiş ve 163 milletvekilince kabul edilmişse de, Said-i Nursî Anakara yönetiminin idealleriyle kendilerinkinin uyuşmadığını fark etmesi üzerine oradan ayrılarak memleketi Van’a dönmüştür.

Aradan geçen uzun zamana rağmen Demokrat Parti iktidarı döneminde Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve Milli Eğitim bakanı Tevfik İleri’nin dikkatlerini Medresetüzzehra’ya çekmek istemiş ve bu konuda tavsiyelerde bulunmuştur. Fakat bir müddet sonra hükümetin onun tavsiyeleri doğrultusunda değil, kendi politikaları istikametinde icraatta bulunduklarını görünce onlardan ümidini kesmiştir.

Bediüzzaman Said-i Nursî, son dönemlerinde dahi elli beş senedir uğruna mücadele ettiği bu medresenin kurulması uğraşından vazgeçmemiş, inşası için kendisinden sonrakilere bunu adeta vasiyet etmiştir.

KAYNAKÇA:

Badıllı, Abdülkadir,  Mufassal Tarihçe-i Hayat I-III,

Bediüzzaman Said-i Kürdî, “Devr-i İstibdatta Tımarhaneden Sonra Tevkifhanede İken Zaptiye Nazırı Şefik Paşa İle Muhaveremdir”, İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi Yahut Divan-I Harb-İ Örfi Ve Said-İ Kürdî, (Nşr.: Kürdîzade Ahmed Ramiz), Artin Asadoryan ve Mahdumları Matbaası’nda tab olunmuştur, (İkinci baskı), İstanbul, 1328, 52-54.

-------------------------------, Azamet Bahtsız Bir Kıtanın Şanlı Tal’isiz Bir Devletin Değerli Sahipsiz bir Kavmin Reçetesi veyahud Bediüzzaman’ın Münazarat’ı, Matba-i Ebu Ziya, Konstantiniyye, 1329.

-------------------------------,  “Devr-İ İstibdat ve Said-i Kürdî”, İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi Yahut Divan-I Harb-İ Örfi Ve Said-İ Kürdî, (Nşr.: Kürdîzade Ahmed Ramiz), Artin Asadoryan ve Mahdumları Matbaası’nda tab olunmuştur, (İkinci baskı), İstanbul, 1328,  44-51.

-------------------------------, “On Birinci Cinayet”, İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi Yahut Divan-I Harb-İ Örfi Ve Said-İ Kürdî, (Nşr.: Kürdîzade Ahmed Ramiz), Artin Asadoryan ve Mahdumları Matbaası’nda tab olunmuştur, (İkinci baskı), İstanbul, 1328, 26-27.

Bediüzzaman Said-i Nursî, “Yirmi Dokuzuncu Mektup”, Mektubat, İstanbul, 1995,

-------------------------------, Emirdağ Lahikas II, (Envar), İstanbul, 1995, 223

-------------------------------, Peyvên Biçûk, (Kürtçe/Kurmancîye Çev.: Abdülkadir Badıllı), İstanbul, 1992.

-------------------------------, Tarihçe-i Hayat, (Envar) İstanbul, 1995

Devellioğlu, Ferit, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, (26. Baskı), Ankara, 2010.

Gencer, Ali İhsan, “İlk Osmanlı Anayasasında Türkçenin Resmi Dil Olarak Kabulü Meselesi”, Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Armağan, Kanun-u Esasi’nin 100. Yılı, Ankara, 1978.

http://www.belgenet.com/arsiv/anayasa/1876.html, erişim: 14. 03. 2012.

http://www.nurforum.org/forum/hayati-ve-talebeleri/bediuzzaman-abdulhamid-ve-kurdce/, erişim: 16.03.2012

http://www.risalehaber.com/author_article_print.php?id=6054, erişim: 16.03.2012.

Koç, Yıldırım, “1876 Anayasasında Resmi Dil Sorunu”, Aydınlık, 1 Kasım, 2011.

Molla Said-i Meşhur, “Kürdler Yine Muhtaçtır”, Şark ve Kürdistan Gazetesi, S. 1, 19 Teşrin-i sâni 1324 / 2 Aralık 1908.


EK 1: Bediüzzaman Said-i Nursî’nin Mabeyn’e Verip Bilahare Şark ve Kürdistan Gazetesinde Neşrettiği Dilekçe Metni ve Latin Harflerine Çevrilmiş Hali

Kürtler Yine Muhtaçdır?[21]

Kürtleri şimdiye kadar mahv eden iki beliye-i azime vardır ki, biri ihtilaf-ı dahili, diğeri ma’rifet-i maarifin hakkıyla ma’mim edilmemesi. Bu iki musibet mahv içün vakt-i istibdadda Bediüzzaman Molla Said Efendi Hazretlerinin mabeyne verüb de neticesinde birçok musibete hedef edildiği layiha suretini aynen derc-i arz ile iftihar ediyoruz:

Millet-i Osmaniye meyanında mühim bir unsur teşkil eden Kürdistan ahalisinin ahvali hükumetçe ma’lum ise de, hizmet-i mukaddese-i ilmiyeye dair bazı metalibatı arz etmeğe müsaade dilerim. Şu cihan-ı medeniyette ve şu asr-ı terakki ve müsabakatta sair ihvan gibi yekaheng-i terakki olmak için, himmet-i hükumetle Kürdistan’ın kasaba ve kurasında mekatib te’sis ve inşa’ buyrulmuş olduğu ayn-ı şükranla meşhud ise de, bundan yalnız lisan-ı Türkiye aşina etfal istifade ediyor. Lisana aşina olmayan evlad-ı ekrad yalnız medaris-i ilmiyeyi maden-i kemalat bilmeleri ve mekatib muallimlerinin lisan-ı mahalliye adem-i vukufiyetleri cihetiyle maariften mahrum kalmaktadırlar. Bu ise; vahşeti, kehmekeşi, dolayı sıyla garbın şemametini davet ediyor. Hem de ahalinin vahşet ve taklid, hal-i ibtidaisinde kalmaları cihetiyle evham ve sükukun te’siratına hedef oluyor. Eskiden beri her bir vecihle Ekradın madununda bulunanlar, bugün onların hal-ı tevakkufta kalmalarından istifade ediliyor. Bu ise ehl-i hamiyeti düşündürüyor. Ve bu üç nokta Kürtler için müstakbelde bir darbe-i müthişe hazırlıyor gibi ehl-i basireti dağdar etmiştir. Bunun çaresi: Numune-i imtisal ve sebeb-i teşvik ve terğib olmak için, Kürdistanın nukat-ı muhtelifesinden; Biri Ertuşi aşairi merkezi olan Beytüşşebab cihetinde, dğeri Motkan, Belkan, Sason vasatında,  biri de Sipkan ve Hayderan vasatında olan nefs-i Van’da, medrese nam-ı me’lufiyle ulum-ı diniye, ve fünun-u lazime ile beraber, hiç olmazsa, ellişer talebe bulunmak ve oraca medar-ı maişetleri hükumet-i seniyyece tesvid edilmek üzere üç Darü’t-Talim te’sis edilmelidir. Bazı medarisin dahi ihyası, maddi ve manevi Kürdistanın hayat-ı istikbaliyesini te’min eden esbab-ı mühimmesindendir. Bununla maarifin temeli teessüs eder. Ve bu mebde-i teessüsden ittihad takarrur edecek; ihtilaf-ı dâhilîden dolayı mahvolan kuvve-i cesimeyi hükumetin eline vermekle, harice sarf ettirmek için hakkıyla müstahak-ı adalet ve kabil-i medeniyet oldukları gibi… Cevher-i fıtrilerini göstereceklerdir.

Molla Said-i Meşhur

EK 2: Bediüzzaman Said-i Nursî’nin “Devr-i İstibdatta Tımarhaneden Sonra Tevkifhanede İken Zaptiye Nazırı Şefik Paşa ile Muhaveremdir” Adlı Yazısı ve Latin Harflerine Çevrilmiş Hali

Devr-i İstibdatta Tımarhaneden Sonra Tevkifhanede İken Zaptiye Nazırı Şefik Paşa İle Muhaveremdir[22]

Zaptiye Nazırı: “Padişah sana selâm etmiş, bin kuruş da maaş bağlamış. Sonra da yirmi-otuz lira yapacak” dedi. Cevaben: Ben maaş dilencisi değilim, bin lira da olsa kabul edemem. Kendim için gelmedim, milletim için geldim. Hem de bu bana vermek istediğiniz rüşvet ve hakk-ı sükûttur.

Nazır: “İrade’yi reddediyorsun. İrade reddolunmaz.” Cevaben dedim: Reddediyorum. Tâ ki Padişah darılsın, beni çağırsın, ben de doğrusunu söyleyeyim.

Nazır: “Neticesi vahimdir.” Cevaben: Neticesi deniz olsa geniş bir kabirdir. İdam olunsam bir milletin kalbinde yatacağım. Hem de İstanbul’a geldiğim vakit hayatımı rüşvet getirmişim, ne ederseniz ediniz. Bunu da ciddi söylüyorum; ben isterim ki, ebna-yı cinsimi bilfiil ikaz edeyim ki, devlete intisab hizmet içindir, maaş kapmak için değildir. Hem de benim gibi bir adamın millete ve devlete hizmeti nasihatladır. O da hüsn-ü tesirledir. O da hasbîlikledir. Bu da garazsızlık, o da ivazsızlık, o da terk-i menafi-i şahsiye iledir. Binaenaleyh, ben maaşın kabulünde mazurum.

Nazır: “Senin, Kürdistan’da neşr-i maarif olan maksadın Meclis-i Vükelâ’da derdest-i tezekkürdür.” Cevaben: Acaba maarifi tehir, maaşı tacil edersiniz, ne kaide iledir? Menfaat-ı şahsiyemi menfaat-ı umumiye-i millete tercih ediyorsunuz.

Nazır hiddet etti.

Ben dedim: Ben hür yaşamışım. Hürriyet-i mutlakanın meydanı olan Kürdistan dağlarında büyümüşüm. Bana hiddet fayda vermez, nafile yorulmayınız. Beni nefyedin, Fizan olsun, Yemen olsun razıyım. Siz de pînedûzluktan ve yamacılıktan kurtulursunuz. Ben de yüksekten düşmekle incinmekten kurtulurum.

Nazır: “Ne demek istiyorsun?” Cevaben dedim: Sigara kâğıdı kadar ince ve nizam namıyla bir perdeyi bu kadar feveran-ı efkâr ve hissiyata karşı herkesin üstüne örtmüşsünüz. Herkes altında, sizin tazyikatınızla meyyit-i müteharrik gibi inliyor. Ben acemi idim, altına girmedim, üstüne düştüm. Suret-i telebbüsüm gibi ahlâkım da sakil idi. Bir kere Mâbeyn’de yırtıldı. Şişli’de bir Ermeni’nin evine düştüm, orada yırtıldı. Şekerci Hanı’na düştüm, orada da yırtıldı. Tımarhaneye düştüm, şimdi de tarassuthaneye düşmüşüm. Hâsılı: Siz de o kadar yamacılık yapamazsınız, ben de incinirim.  Hem de Kürdistan’da iken sizi iyi bilirdim. Bu ahval sizin serairinizi bana iyi öğretti. Bahusus, tımarhane bu metinleri bana iyi şerh etti. Hem de bu hallere teşekkür ederim. Zira sû-i zan makamında hüsn-ü zan eder idim.

Bediüzzaman Molla Said el-Kürdî


http://www.risalehaber.com/author_article_print.php?id=6054, erişim: 16.03.2012; Abdülkadir Badıllı, http://www.nurforum.org/forum/hayati-ve-talebeleri/bediuzzaman-abdulhamid-ve-kurdce/, erişim: 16.03.2012

[2] Bediüzzaman Said-i Nursî, Peyvên Biçûk, (Kürtçe/Kurmancîye Çev.: Abdülkadir Badıllı), İstanbul, 1992, 143.

[3] Bediüzzaman Said-i Nursî, Tarihçe-i Hayat, (Envar) İstanbul, 1995, 48.

[4] Bediüzzaman Said-i Nursî, Tarihçe-i Hayat, 85.

[5] http://www.risalehaber.com/author_article_print.php?id=6054, erişim: 16.03.2012.

[6] Molla Said-i Meşhur, “Kürdler Yine Muhtaçtır”, Şark ve Kürdistan Gazetesi, S.: 1, 19 Teşrin-i sâni 1324 / 2 Aralık 1908.
[7] Devellioğlu, Darü’t-Talim’i, medreseye göre daha kolay ve pratik bir Arapça öğretmek üzere evvelce açılmış bulunan bir ortaokul olarak tanıtır. Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, (26. Baskı), Ankara, 2010, 190.

[8] Abdülmecid, Hatıra Defteri (el yazma), 6’dan naklen Abdülkadir Badıllı,  Mufassal Tarihçe-i Hayat, I, 191.

[9] Bediüzzaman’ın doktorlarla olan konuşmasının detayları için bkz.: Bediüzzamn Said-i Kürdî,  “Devr-İ İstibdat ve Said-i Kürdî”, İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi Yahut Divan-I Harb-İ Örfi Ve Said-İ Kürdî, (Nşr.: Kürdîzade Ahmed Ramiz), Artin Asadoryan ve Mahdumları Matbaası’nda tab olunmuştur, (İkinci baskı), İstanbul, 1328,  44-51.

[10] Bediüzzamn Said-i Kürdî, “Devr-i İstibdatta Tımarhaneden Sonra Tevkifhanede İken Zaptiye Nazırı Şefik Paşa İle Muhaveremdir”, a.g.e.,  52-54.

[11] Bediüzzaman Said-i Kürdî, “On Birinci Cinayet”, a.g.e.,  26-27.

[12] Bediüzzaman Said-i Kürdî, Azamet Bahtsız Bir Kıtanın Şanlı Tal’isiz Bir Devletin Değerli sahipsiz bir Kavmin Reçetesi veyahud Bediüzzaman’ın Münazarat’ı, Matba-i Ebu Ziya, Konstantiniyye, 1329.

[13] Bediüzzaman Said-i Kürdî, a.g.e.,  147-148.

[14] Bediüzzaman Said-i Kürdî, a.g.e.,  148-149.

[15] http://www.belgenet.com/arsiv/anayasa/1876.html, erişim: 14.03.2012. Ayrıca bkz.: Yıldırım Koç, Aydınlık, 1 Kasım, 2011; Ali İhsan Gencer, “İlk Osmanlı Anayasasında Türkçenin Resmi Dil Olarak Kabulü Meselesi”, Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Armağan, Kanun-u Esasi’nin 100. Yılı, Ankara, 1978, 183–189; http://www.belgenet.com/arsiv/anayasa/1876.html, erişim: 14. 03. 2012.

[16] Bediüzzaman Said-i Kürdî, a.g.e.,  150.

[17] Bediüzzaman Said-i Nursî, “Yirmi Dokuzuncu Mektup”, Mektubat, 417

[18] Bediüzzaman Said-i Nursî, Emirdağ Lahikas II, (Envar), İstanbul, 1995, 223

[19] Bediüzzaman Said-i Nursî, Emirdağ Lahikas II, 183–184.

[20] Bediüzzaman Said-i Nursî, Emirdağ Lahikas II, 111.

[21] Molla Said-i Meşhur, “Kürdler Yine Muhtaçtır”, Şark ve Kürdistan Gazetesi, S. 1, 19 Teşrin-i sâni 1324 / 2 Aralık 1908.

[22] Bediüzzamn Said-i Kürdî,  “Devr-i İstibdatta Tımarhaneden Sonra Tevkifhanede İken Zaptiye Nazırı Şefik Paşa ile Muhaveremdir”, İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi Yahud Divan-ı Harb-İ Örfi ve Said-İ Kürdî, (Naşir.: Kürdîzade Ahmed Ramiz), Artin Asadoryan ve Mahdumları Matbaası’nda tab olunmuştur, (İkinci baskı), İstanbul, 1328,  52-54.

popüler cevapdünya atlası