Barla’nın Orta Yeri Sinema

Eklenme Tarihi: 13 Nisan 2017

Barla kuş uçmaz, kervan geçmez, yazıya gelmez, söze değmez bir köydür Anadolu’da. Sırtını dağlara, yüzünü denize vermiştir. Bir yüzünde hüzün, bir yüzün de sükûn vardır. Tepedeki kabristandan kopan sessizlik köyün her tarafında kol gezmektedir. Yaprak titrese ses verecek kadar derin bir sessizlik hüküm sürmektedir. İnsanlar hüzün ve huzur arasında gidip gelmektedir.

Bir zamanlar Barla civarını âlemlerin Efendisinin (sallallahu aleyhi ve sellem) evladları ve İsa peygamberin havarileri mesken tutmuştur.

Barlalılar yeni bir çağın çeyreğinde, yeni bir dönemin hemen başındadır. Şanlı Osmanlı yıkılmış, yerine yeni bir Devlet kurulmuştur. Yeni Devlet, ne İsa’ya, ne Musa’ya, ne de Muhammed Mustafa’ya (sallallahu aleyhi ve sellem) yüzünü dönmek istemektedir. Dini dünyadan kazıyıp atacak, çınar ağacının dallarını, budaklarını kıracak, yapraklarını savuracaktır. Bütün amacı, gayesi, hedefi budur. 

Gerçekten de helaket ve felaket asrında koca Osmanlı çınarı yıkılmış, dalları budakları kırılmış, yaprakları dünyanın üç kıtasına yayılmıştır.

Muhacirini bekleyen Barla

Çınarın, dalları, budakları, yaprakları dağılsa da, tohum hâlâ bu topraklar üzerindedir. Bir gün gelecek bu çınar yeşerecektir. Âlemlerin Efendisinin (sallallahu aleyhi ve sellem) hicretini bekleyen Medinelilerin umudu vardır Barlalıların üzerinde. İçinde, seyyid, şerif ve havari ruhu taşıyan biri gelecek, Yokuşbaşı Mescidinin önündeki kökleri kurumaya yüz tutmuş çınar ağacını duaları, tazarruları, niyazları, gözyaşları ile yeşertecektir. Barlalılar Yokuşbaşı Çeşmesinin başında nöbet tutan çınarın yapraklarında kâinatın haritasını çizen Rablerine inandıkları gibi buna inanmaktadırlar.

İşte bu günlerde bir yanı ile seyyid, bir yanı ile şerif, bir yanıyla ensar, bir yanıyla muhacir, ama her yanı ile havari, her yani ile sahabi ruhunu üzerinde taşıyan bir adam gelir Barla’ya: Bediüzzaman.

Bütün dünyası insanlığın imanını kurtarmaktan, bütün dünyalığı bir sepetten ibaret olan, bütün dünyalığını bir sepette taşıyan Bediüzzaman atalarının topraklarına geri dönmüştür. 

Bütün dünyasını bir sepette taşıyan Bediüzzaman bir sepet gibi dünyayı eline alır. Bütün dünyayı Barla’ya taşır.

Barla, saklanan, gizlenen, siperlenen, demektir.Bir zaman sonra Hz. Ali’nin talimiyle yazılan Bediüzzaman’ın Risaleleri ile “sırran tenevverat” sırrınca Barla gizliden gizliye aydınlanacak, Nur’un kandili olacak, bütün dünyayı aydınlatacaktır. 

Barla’nın her yanı sinema

Barla’nın her yanı bir sinema olur. Etkisi çağlarca sürecek bir film çekilir. Bediüzzaman kâh yönetmen, kâh oyuncudur.

Sinema perdesi bir rahledir. Bediüzzaman’a Rabbini kâh anlatan ve kâh anlattıran beş külli muarrif ve muallim vardır.

Rahlede beş kitap

Rahlede beş kitap yan yanadır.

Birincisi, bütün semavî kitapların ders verdiği hakikatin en azamî ifadesi olan Kur'ân-ı Kerim’dir.

Kur'an Allah'ın bir san'atı, eseri ve kâinatın tefsiridir. Âlem kitabının yorumu ve Allah’ın varlığa karşı delilidir. Bediüzzaman tevhid, nübüvvet, haşir, adalet ve ibadet dersini Kur’an’dan alır ve kâinata anlatır.

İkincisi, bütün peygamberlerin "marifet"ini ve “muhabbet”ini şahsında toplayan, Kur'an'ın bir tasviri ve tefsiri Hz. Muhammed'dir (a.s.m.).

Peygamberimiz kâinatın en büyük ayeti, Peygamberlik zincirinin en son halkası, gizli sırların anahtarı, kâinat ağacının çekirdeği ve meyvesi, kendisi için kâinatın, kulluğu için cennetin yaratıldığı ilahı mesajın taşıyıcısıdır. En büyük mucizesi kitaptır. Kur’an marifetullahtır. Peygamberimiz marifetullahı anlatan muhabbetullah kitabıdır.

Üçüncüsü, bütün varlıkları içine alan kâinattır. Kâinat bazı ayetlerini gördüğümüz, işittiğimiz, Allah’ın isimlerinin, sıfatlarının, işlerinin göründüğü perdedir. Varlık âleminin kendisidir. Her bir varlık canlı birer ayettir.  Bu büyük kitabı insan en iyi şekilde Kur'an-ı Hakim'in ve Hz. Peygamberin rehberliğinde anlayabilir.

Dördüncüsü, insanın Allah'ı tanıma istidadı taşıyan duygularının merkezi hükmündeki "fıtrat-ı zîşuur" olan vicdandır. Vicdan, görünen dünya ile görünmeyen dünya arasındaki berzahtır. Sönmemiş bir vicdan Rabb’i bulabilir.

Kitapların beşincisiBarla Sıddıkları olarak bilinen Hulusiler, Re’fetler, Muhacir Hafız Ahmetler, Süleymanlar’dır.

Barla Rahlesinden bakınca dünya

Bu beş külli kitap beşi bir yerde gibi, beş vakit namazda huzur-u ilahide gibi tam bir huzur-u tamme verir herkese. Üstad, Barla rahlesinde bu kitaplar üzerinden hayatı okuyarak Risaleleri telif etmeye başlar. İmanın gözüyle, Kur’ân’ın talimiyle ve nuruyla, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın dersiyle ve ism-i Hakîmin göstermesiyle binlerce manevi levhayı ve simayı görür ve oradan bir manevi sinema yapar.

Filimde fon olarak Kur’an’ın diğer ilahi ve beşeri kitaplardan en önemli üstünlüğü olan edebi, sanatsal, i’cazlı dilinin anlatıldığı Mucizat’ı Kur’aniyye Risalesi kullanılır.

Çınar Ağacında çağın tarihi yazılır

Üstad, Barla’da Çınar ağacındaki köşkünde çağın tarihini yazar. Ebediyete kadar insanlığa yetecek Nur’u çınar yapraklarına nakşeder.

Risalelerden oluşan bu senaryoda gazete gibi okunacak şekilde basit, günlük dilin kısır hadiseleri içinde çabuk tüketilen haber niteliği olan şeyler yazmaz. Gerçekten haber veren gaybî haber niteliğinde olayları anlatır. Meleklerden,  ruhanilerden, melek ruhlu insanlardan bahseder.

Sesi ezelden gelmekte ve ebede doğru gitmektedir. Okuyucusunda bütün istidatlarını, latifelerini, hislerini tatmin eden bir atmosfer yaşatır. “Görmeğim şeyi yazmadım” diyen Bediüzzaman talebelerini Peygamberlerle, sahabelerle, evliyalarla, asfiyalarla buluştur, konuşturur. Risaleler bu anlamda gayb ile şehadet âlemin birlikte görüntülendiği bir bayram sinemasına döner.

İman hakikatleri çağın değişen iktisadi, siyasi, sosyolojik, psikolojik, kültürel ve edebi ve sanatsal şartları dikkate alarak yepyeni kalıplarla sunulur. Bütün insanlığın akıllarına, nefislerine, ruhlarına, kalplerine, bütün latifelerine uygun, seyreden, adı Risale-i Nur olan muazzam kâinat senaryosunu okuyan hemen herkesin kendisinden bir şeyler bulacağı, onunla kendine yepyeni cennetmisal bir dünya kuracağı, onunla kendine yepyeni sahabemisal hayat senaryosu yazacağı, bütün akılların muallimi ve muarrifi, bütün kalblerin muhibbi ve musaffisi, bütün nefislerin müzekkisi ve müdebbiri, bütün ruhların sultanı ve madeni terakkisi olacağı bir dil kullanılır.

İhlaslı Barla Dağları

Üstadın yanında el değmemiş, göz görmemiş ihlâslı Barla dağları, tepeleri, çeşmeleri vardır. Samimi Barla ağaçları, kuşları, kedileri vardır. Kalplerinin kapılarını sonuna kadar hakikate açmaya meyyal, insan-ı kâmil mertebesine aday, insanlığı en kemal derecede yaşamaya müheyya, aziz, sıddık, fedakâr, cefakâr, vefakâr, müdakkik, garazsız, kinsiz, husumetsiz Barla Kahramanları vardır.

Üstadın dünya ile bağı Barla ile sınırlıdır. Barla asr-ı saadete müheyyadır. Üstad Barla’dan, Barla Üstaddan emindir, memnundur. Üstad Barlalılara, Barlalılar Üstada küsmez, kızmaz, kırılmaz...

İşte Risaleler insanlığın arşa çıktığı bu yerde sadece insana ait duyarlılıklar dikkate alınarak yazılır. Bu dil insanî ve imanîdir. Evrenseldir. Kimseyi ürkütmez. Menfi esaslar üzerine hakikatleri bina etmez. Propaganda dilinden uzak, telkine dönük bir usul, üslup ve içerik ile insanlığın karşısına çıkar. Ebubekir gibi elmas ruhlu kişileri kendine celp eder. Her meslekten, meşrepten, mezhepten, ırktan, milletten insanı kendi sesine ve sözüne çağırır. Bunun neticeleri kısa zamanda alınır. Yeryüzü kocaman bir Barla, kocaman bir medrese olur. Risale-i Nur, Barla rahlesinde kâinatı ve insanı okur. 

Risaleler, akla hitap eden ilmî, kalbe hitap eden ulvî, ruha hitap eden imanî, vicdana hitap eden insanî, nefsin tezkiyesine ve terbiyesine bakan müzekkî yönü ile kısa zamanda okuyanları kendisine bağlar. Ondan Mustafa Sungur gibi Fenafinnurlar, Zübeyir Gündüzalp gibi Fenafilüstadlar doğar.

Risale-i Nur, dinde, dilde, düşüncede, medeniyette, kültürde bütün İslam ve insanlık birikimini yenileyen ve onu hayatımıza taşıyan, beş kitabın özeti olarak görünür. Risaleler din dilini Kur’an’ın üslubuyla dönüştürerek i’cazlı bir şekilde, okuyanı aciz bırakan bir üslupla seyircilere ulaşır.

Risaleler Kur’an’ın usulünü, üslubunu ve esasını takip eden bir izlekte telif edilir. Kur’an her şeyiyle Risalelerin perdesinden yansır. Tabir yerinde ise Kur’an usul, üslup ve esas itibariyle “güncellenir”. Hakikatler Kur’an’daki i’cazlı dile yakışır bir üslup ve usul ile dillendirilir.

Üstadın “malumatından” bağımsız olarak vehbi tarzda, sünuhat, zuhurat, tuluat kabilinden sayfalara düşer. Risaleler Kur’an’ın bu yüzyıldaki kalemi ve kelamı olur. Kur’an’ın her bakımdan en son “dersi”, en son “sözü” olur. 

Risaleler, Kur’an’ın manevi bir tefsiri olarak telif edilir.  Okuyucularını, kâinatı “Kur’anî” bir nazar ile okumaya çağırır. Bu durum bir kısım okuyucuda “Kur’an yeni nazil oluyormuşçasına” bir heyecan meydana getirir.

Risalelerin ebedî ve edebî dili

Risalelerde satır satır, imanın, hakikatin, nurun, şefkatin ve adaletin güzelliği, çiçeğin, merhametin ve hikmetin hüsnü, ruhun ve suretin cemâli anlatılır.

Ayetler, hadisler, menkıbeler, insanı kendisine çağıran sözler erimiş madenler gibi sayfalara dağılır.

Risalelerin “şekli” yazıldığı dönem ve sonrası için birçok yeniliği içinde barındırır. Risale “esas”ta bir yenilik olduğu kadar, “biçim”de de yenilikler içerir. Risalelerdeki metafizik gerilim, şiirler, şiire benzeyen manzumlar, Hakikat Çekirdekleri bölümünde olduğu gibi “şiirden bozma” mensurlar, imanî divanlar, 17. Söz’de olduğu gibi şiirsel metinler, 25. ve 26.  Lem’a’da olduğu gibi özyaşam öyküsü içeren biçimler, Mektubat Risalesinin yaslandığı mektubumsu biçimler yer alır. 

Temsiller, meseller, masallar ile hakikatin künhüne varılır. Konunun ağırlığına ve muhatabın kapasitesine göre bir üslup kullanılır. Küçük Sözler’de olduğu gibi sade, akıcı cümleler, Kader Risalesinde olduğu gibi ilmî bir üslup, Mucizat-ı Kur’an’iyye Risalesinde olduğu gibi edebi bir üslup satırlar arasında biri birine karışır. Her türden okurun her Risaleden alacağı mutlaka bir ders oluşur. Risalelerin satırları arasında herkes kendine ait bir hikâye bulur. O hikâye üzerinden kendi ebedî hikâyesini yazar.

Risaleler, insanı fabrika ayarlarına döndürür

Risaleler, Kur’an’ın bu asırdaki eczanesi olur. Kur’an’dan devşirilen ilaçlar son derece dikkatle hazırlanmıştır. Sanki her hasta için ayrı ayrı yazılmıştır. Her hastada sanki sadece kendisi için hazırlanmış hissi uyandırır. Bu durum Risaleleri vazgeçilmez kılar. Muhatabında dua, ibadet, zikir, fikir, şükür, marifet, ilim gibi kulluğun esasını teşkil eden tesirler oluşturur. Onların dünyasını tekrar imar eder. Okuyucusunu fabrika ayarlarına, fıtratının o tertemiz olduğu zamanlara götürür.

Kul ile Rabbi arasındaki muhatabiyeti iman-ı billah, marifetulah, muhabbetullah ve lezzet-i ruhaniye üzerine kurar. İman et, tanı, sev ve ruhânî lezzetleri hisset, der.

İnsanın, insana, kâinata, kâinat içindeki varlıklara ve Allah’a karşı olan muhatabiyetini dört kelime ve dört kelâmda özetler. Bunlar Risalenin bütününe yayılan en temel telif ilkeleridir. Kelimelerden maksat mana-yı harfi, mana-yı ismi, niyet, nazardır.

Okuruna “Ben kendime malik değilim”, “Ölüm haktır” ve “Rabbim birdir” dedirtir. “Ene olarak tabir edilen benliği” vâhid-i kıyâsî olarak gösterir. 

Aşka pirim vermez, aşka “pirim” demez

Risalelerçağın hastalığı aşka pirim vermez. Aşka “Pirim” demez. Aşkın birçok çeşidine tenezzül edilmediğini belirterek aşkın yerine “acz, fakr, şefkat ve tefekkür”ü koyar. Kur'ân’dan şerh edilen bu yol Allah'a vâsıl olacak en keskin, en selâmetli ve en kısa yoldur.

İnsanı, kâinatı ve Rabbi dillendirmenin en önemli ayağını tefekkür oluşturur. Meseleleri bütün boyutlarda ele almak, dakik ve ince düşünmek, olayları fikir süzgecinden geçirerek rafine etmek; buradan tasnife, tahlile, terkibe ulaşmak, Risale mesleğinin esasıdır.

İnsan kâinat âleminde harikulade bir sanatkârın eserleriyle dolu bir sergi içindedir. Kendinde derc edilen vasıtalar ile kâinata yayılan eserlerdeki sanatları tetkik eder. Onlardaki manayı idrak ederek marifetullah ayağıyla muhabbetullah makamına çıkar.

İnsanı marifetullaha (Allah'ı bilmeye, tanımaya, anlamaya) götüren yollar Tasavvuf, Kelâm, Felsefe ve Kur'an’dır.

Kur’an yolu cezalet cihetiyle en parlağı ve istikamet cihetiyle en kısası ve vuzuh cihetiyle beşerin umumuna en eşmeli (çok şeyleri içine alan) olan mirac-ı Kur'ani’dir.

Kur'anî yol tercih edilerek Risaleler telif edilir.

Barla beş boyutlu bir sinema

Bediüzzaman Barla’da sanki beş boyutlu bir sinema içindedir. Kareler bir birine girmiştir. Her karede beş kitaptan birer sayfa görünmektedir.  Her sayfa yepyeni film kareleri üretmektedir.

Kâinat küçülmüş, bir Barla olmuştur. Barla büyümüş, kocaman bir kâinat olmuştur.

Filmin kahramanları Barla Sıddıklarıdır. Onlar bu ebedi filmin her karesinde yer alırlar. Onlar olmasa filmin hemen her karesi boş kalacaktır.

Barla Sıddıkları tecessüm etmiş Risaleler gibi bütün perdeyi kaplarlar. Üstad bir ruh, Barla Sıddıkları ona ten olurlar.

Barla Sıddıkları sekiz yıl ihlâslarıyla, sadakatleriyle, sahabemisal saffetleriyle, cennetasa bir hayatı yaşamaya ve yaşatmaya namzet halleriyle Üstada ilham kaynağı olurlar. Üstad onların yüzlerinde Kur’a’nı, Âlemlerin Efendisini (sallallahu aleyhi ve sellem), kâinatı, insanlığın vicdanını, en çok da sahabeleri, asrı- saadeti okur. 

Barla’da ikinci asr-ı saadet

Efendimiz için sahabeler ne anlam ifade ediyorsa Üstad için de Barla Sıddıkları aynı anlamı ifade eder. Farklı yaşlardan, mesleklerden, meşreplerden, eğilimlerden, eğitimlerden, kültürlerden müteşekkil bu nurani ve ruhani silsile gerçekten de Barla’da Üstad ile birlikte insanlığa ikinci bir asr-ı saadet yaşatırlar. Üstad onların yüksek ruhlarında Ebubekirlerin, Ömerlerin, Osmanların, Alilerin suretlerini ve siretlerini görür. Sahabelerde tecelli eden esma-i hüsnanın en azam mertebelerini ilk önce onların nurani yüzlerinde okur. Üç yüz sene sonra gelmesini beklediği Saidleri, Hamzaları, Ömerleri, Osmanları, Tahirleri, Yûsufları, Ahmedleri… Süleymanlar, Muhacir Ahmetler, Hulusiler olarak Barla’da bulur.

 “Gerçi ben ispat edemiyorum; ama atalarım Isparta’dan İsparit nahiyesine gitmiş” diyen Bediüzzaman Barla’da kâh ensar, kâh muhacirdir. Barla’nın bir yüzünde Mekke’yi, bir yüzünde Medine’yi yaşar.

Çağın Ebu Eyyübe’l-Ensarisi Muhacir Hafız Ahmet

Üstad Barla’da muhacir gibi karşılanır. İçinde sahabe saffeti, Ebu Eyyübe’l-Ensari ruhunu taşıyan Macaristan Muhaciri Hafız Ahmet açar evinin ve kalbinin kapılarını Bediüzzaman’a. Muhacir Hafız Ahmet zamanın ensarı, Ebu Eyyübe’l-Ensari’si olur. Bir gece Üstadın kendini kaybedercesine yaptığı zikirlerle, dualarla, tazarrularla uyanan Hafız Ahmet, başına devlet kuşu konduğunu daha o gün fark eder. “Eğer bu zat bizden razı olmadan Barla’dan ayrılırsa Rabbimizin yüzüne bakamayız” diyerek eşiyle birlikte dünyadan ellerini eteklerini çekerek Üstadın hizmetine verirler kendilerini. 

İşte, baştanbaşa iman hakikatleri ile dopdolu Risaleler ilk önce Üstadın medresesinin bitişiğindeki Yokuşbaşı Camiinin imamı Muhacir Hafız Ahmet’in Ebu Eyyüb’ü andıran o ensar kalbinde telif edilmeye başlar. İmam hakikatleri ilk önce bir imamın kalbinde neşredilmeye başlar. Eğer Muhacir Hafız Ahmet’in Ebu Eyyüb’ü andıran o ensar, o imam ruhu olmasaydı iman hakikatleri ile dopdolu Risaleler bu kadar güzel yazılamazdı.                                                                                                           

Çağın mihrabının ve minberinin mimarı Barlalı Mustafa

Bilecik’te bir çınar ağacı vardır.1299 yılında şanlı Osmanlı bu çınardan doğmuş, buradan haykırmıştır dünyaya. Bu ses üç kıtaya yayılmıştır. Çınar ağacının üzerine otuz devlet kuşu yuva yapmıştır.

Bu çınardan bir de Barla’da, Yokuşbaşı Mescidinin başında vardır. Üstad bu çınarın üzerine Mustafa Çavuş’a “Yıldız Sarayına değişmem” dediği bir köşk yaptırır.  Yokuşbaşı Mescidi bir cami olur, etrafında bütün kâinatı cem eder. Çınar ağacı Mekkemisal bir mihrap, üstündeki köşk Medinemisal bir minber olur.

Çınar ağacında bütün kâinat namaza durur Üstadın arkasında.

Çınar ağacındaki köşkünden haykırır dünyaya.

Yazdığını yaşayan, yaşadığını yazan, ilim ile ameli ihlâslı bir şekilde mezceden Üstad, çınar ağacının üzerindeki köşkte sabahlara kadar Rabbini sena eder. Her gece kâinat sabahlara kadar Barla’da Üstad ile birlikte Rabbini sena ve semaa eder. Dünya sabahlara kadar çınar ağacından yükselen Üstadın duaları, tazarruları, niyazları ile cezbeye gelir.

Çınar ağacı yapraktan ellerini açar. Üstad ile sabahlara kadar dua eder. Üstad geceleri ağacın yapraklarına, münacatlarını, zikirlerini yazar. Sabah olunca bunları Kader, Haşir, Mu’cizât-ı Ahmediye isimleri altında defter yapraklarına döker. Çınar, risaleler olarak yapraklarını döker.

Üstadın geceleri zikirlerle ve tefekkürlerle, gündüzleri şükürlerle ve teliflerle geçer. Dünya zikir ve fikrin şükür şeklindeki meyvesi Risaleler ile kendine gelir. Nursuzluktan ve ruhsuzluktan bunalan dünyaya Risaleler ile nur ve ruh üflenir. Eğer o ihlâslı Mustafa Çavuş o çınara köşkü kurmasa çınar ağacının bir yaprağı, İhlâs Risalesinin bir sayfası, bu filmin bir karesi boş kalırdı. 

Susuzluktan kırılan dünyaya Risaleler ile can suyu verilir

Üstad, Barla’daki evinin önündeki Yokuşbaşı Çeşmesinden abdest alır. Parmaklarının arasından sızan sularla Nur’dan bir pınar olarak kâinat okyanusuna su taşır. Mübarek avuçlarından ab-ı hayat misali şerha şerha nur içirir insanlığa. Susuzluktan kırılan dünyaya Risaleler ile can suyu verilir.

Bir yanı seyyid, bir yanı şerif olan Bediüzzaman için Barla bir Medine, bir Ravza-i Mutahhara olur. Ravza’daki Muhammed Mustafa’nın (sallallahu aleyhi ve sellem) ruhu Bediüzzaman’ın salâvatlarından Barla’ya hayat üfler. Barla’ya Ravza’dan güneş doğar. Barla nurunu Ravza’dan alır. Seyyid ruhlu Şamlı Hafız Tevfik, şerif ruhlu Re’fet Barutçu gibi Barla sıddıklarının âlî ruhlarında yazılır Allah Resülüne ve onun maddî ve manevî neslinden gelenlere duyulan o sonsuz muhabbeti ve muhatabiyeti anlatan Risaleler.  Risâlet-i Ahmediye, Minhâc-ı Sünneh, İhbâr-ı Gaybiyye, Mirkatü’s-Sünneh ve Tiryâku’l-Marazi’l-Bid’a, Mu’cizât-ı Ahmediye ve Mirac-ı Nebevî risaleleri ile insanlık Peygamberimizin miracına çıkar, onunla halleşir, ona halini arz eder, muhabbetini takdim eder.

Yağmurlar içre telif edilen Risale Mu’cizât-ı Ahmediye

Nisan ayında Bediüzzaman o seyyid ruhlu Şamlı Hafız Tevfik ve şerif ruhlu Re’fet Barutçu ile birlikte Barla dağlarına çıkar. İhlâslı Barla dağları için tezekkür, tefekkür ve tenezzüh vaktidir. Yağmur Mikail’in arş emrini beklemektedir. Dağ gibi üç yüreğin arşında rahmet bulutları balyalanmaktadır. Kalbini âlemlerin merkezi yapmış, âleme, âlem-i İslam’a vurulacak darbeleri ilk önce kendi kalbinde hisseden Bediüzzaman, yağmurun ayak seslerini duyar. “Toparlanın. Barla’ya dönelim” der.

Toparlanırlar. Yola koyulurlar. Bardaktan boşanırcasına yağmurlar yağmaya başlar. Eve 15 dakikalık mesafe kalmıştır. Bediüzzaman birden “durun” der.

Şamlı Hafız Tevfik ve Re’fet Barutçu oldukları yerde dururlar. Dünya durur. Zaman durur. Zamanın saati Muhammed Mustafa’nın (sallallahu aleyhi ve sellem) saati çalışmaya başlar.Mu’cizât-ı Ahmediye Risaleleri için telif vaktidir. Rahmetin tecessüm etmiş hali yağmur damlaları salâvata durur. 

Üstad yağmurlara ve salâvatlara şemsiye tutar. O (sallallahu aleyhi ve sellem) ezeli güneş açar. Ebedi ve edebi yağmurlar yağmaya başlar Barla dağlarına: “Yaz kardeşim…”

Rahmet âlemlere, rahmet Muhammed Mustafa’nın (sallallahu aleyhi ve sellem) harikulade hayatı yazılırken coşar. Yağmur eğri eğri düşer toprağa, Üstadın sözleri damla damla düşer sayfalara…

Şamlı Hafız Tevfik nefes nefese yazmaya başlar. Refet Barutçu sağa sola savrulan nüshaları toplar. Bir süre sonra Üstadın içindeki yağmur kesilir. Telif durur.  O gün seyyid ruhlu Şamlı Hafız Tevfik, şerif ruhlu Refet Barutçu Üstadın yanında olmasaydı ihtimal ki Mu’cizât-ı Ahmediye Risalesinin bir yanı hep eksik kalırdı.

Ebubekir Ruhlu Sıddık Süleyman

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) için Mekke’de Ebu Bekir ne ise, Üstad için Barla’da Süleyman Kervancı odur. Ebu Bekir (r.a.) “Anam, babam sana feda olsun ya Resullah” deyip onunla hicret edebildiği için sıddıktır. Süleyman Kervancı 1 yaşındaki kızı damdan düşüp ölecebilecekken, lisan-ı haliyle “bütün evlatlarım sana feda olsun ya Üstadım” diyerek, kızına doğru değil de Üstadına koştuğu için sıddıktır. Ebubekir’i sıddık yapan her şeyini terk ederek, ölümü göze alarak Efendimizle hicreti, Efendimize hicretidir. Süleyman’ı sıddık yapan ise evladının, sevdiklerinin ve kendinin ölümünü göze alarak Üstadına hicreti, Üstadına hizmetidir.

Süleyman’da bu ruh olduğu için Geylani ona 8 asır önce “Süleyman’ım” diye hitap edebilmiştir. Üstad da Sıddık Süleyman’ı ve ona ait her şeyi öyle sever ki onun tarlasına “Cennet Bahçesi” der. O tarlada Cennet Risalesini telif eder.

Eğer Süleyman’ın bu sadakati olmasaydı, eğer Barla’da Süleyman, eğer Barla’da Süleyman’ın cennet bahçesi olmasaydı, eğer Barla’da Süleymanlar olmasaydı 28. Söz, Cennet Risalesi yazılamazdı, Barla, böyle cennet asa bir bahar yaşamazdı.

Zaman’ın Hüreyre’si Mübarek Süleyman

Mübarek Süleyman, kalbinde kocaman bir fırın taşır. Yanar, yakılır. İçten içe büyüyen bir yangının tam ortasındadır. Çam dağlarını ateşe vermek gelir içinden. İhtimal ki, “dünyası bir sepetten ibaret olan şu mübarek Üstadıma şu dünyayı çok görüyorlar” diye eseflenmektedir. Neden sonra “Seninle bu gece, dağda kalıp dua etmek istiyorum Üstadım” der.

Bediüzzaman… Garibüzzaman… Garip, fakir, hasta ve ihtiyar bir adam. Kâinatlar peşinden koşmakta, o ise bütün dünyasını bir sepette taşımakta. Sepette ekmek yok denecek kadar az. Bu safi kalp adama nasıl söylemeli.

Başını kaldırır Üstad. Baş kaldırır dünyaya. İşte o an görür katran ağacının üzerindeki fırından yeni çıkmış ekmeği: Süleyman müjde. Allah bize bir ekmek gönderdi.

O ekmek Süleyman’ın kalbindeki mübarek fırında pişmiştir. Süleyman candan içeri: Üstadım bize bu ekmek helal midir?

Süleyman’ın haline hem şaşırır, hem de sevinir Üstad. Böyle takvanın zirvesindeki insanları kendisine talebe kıldığı için Rabbine şükreder.

Üstad Âdem peygamberden eşyanın esmasının dersini almıştır. Barla’nın ruhunu tımar eder. Dağına, taşına, çeşmesine, tarlasına, kedisine, köpeğine, çoluğuna, çocuğuna, küçüğüne, büyüğüne ruhundan bir ruh üfler, kendinden bir ad verir. Santral Sabriye nur iskele memuru, Hafız Ali’ye gül fabrikası, Hüsrev’e nur fabrikası, der.

Süleyman’ın kerametteki rızkı bile sorgulayan bu mübarek halleri kalbine dokunur Üstadın ve ona da yeni bir ad verir: Mübarek Süleyman.

“Süleyman’ın bu hali var ya” der “onun bu hali on yıl Risaleye hizmet etmiş kadar değerli.”

Evet, eğer Süleyman olmasaydı, İktisat Risalesinde bir sayfa, soframızda bir ekmek hep eksik olacaktı.

Çam Dağı bir cephe, Çam Dağı bir postane

Çam Dağı önce bir cephe, ardından Postane olur Albay Hulusi ile Üstada. Hulusi’nin sahabemisal halleri “Hayatım rabbani bir mektuptur. Kardeşlerim olan zişuura kendini okuttur”, demektedir.

Hulusi’nin gözlerinde kâinat ilmini okur Üstad. Onun gözleriyle, onun kalbinde yeşeren ucu hakikatin künhüne erecek sorularla bakar kâinata. Onun gözlerinden süzülen yaşlarla 33 adet mektup yazar dünyaya.

Eğer Hulusi’deki bu cesaret ve kahramanlık olmasaydı Küçük Sözler’de anlatılan askerler ve nurani ordu olmazdı. Hulusi’nin Çanakkale Gazisi o cesur gözleri olmasa, onun ilimle dopdolu gönlü olmasa Küçük Sözler ve Mektubat bu kadar güzel olmazdı.

Ruhunda Hasan bin Sabit’i taşıyan Barlalı Şair Ahmet Galip

Barlalı Ahmet Galip, öğretmen, şâir, âlim ve hattat bir adamdı. Türkçe, Arapça ve Farsça şiirler yazardı. Bunlardan bazıları Risalelerde yayımlanmıştı.

Eğer Ahmet Galip olmasaydı, hikmet, ahenk, edep ve hakikat dolu 17., 18. ve  32. Söz, 4. ve 6. Mektup risaleleri, Siyah Dutun Bir Meyvesi ve Yıldızname yazılamazdı. Risalelere Niyazi-i Mısrî, Fuzûlî, Süleyman Çelebi, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Abdülkadir Geylânî, İmam Busayri, Kuss b. Saide, Mevlana Celaleddin-i Rumi, Mevlana Cami, Sa’di-i Şirâzî ve Hafız-ı Şiraz gibi şairlerin şiirlerinin yanına Ahmet Galip’in şiirleri konulmasaydı bu ebedî Risale destanının bir mısraı hep eksik kalırdı.

Bileğinin “hattı” ile Risaleler yazan Hüsrev Altınbaşak

Hüsrev, bileğinin “hattı” ile Üstada Barla’da şakirt olur. Hüsrev’in hattı olmasaydı Tevafuklu Kur’an ve onun tefsiri Risaleler bu kadar kolay kalbe bildirilmezdi. Risalenin hattı ve hatırı bu kadar güzel olmazdı. İnsanlar bu kadar çok Risale’ye bağlanmazdı.

Eğer Husrev olmasaydı “Siz olmasaydınız biz ne yapardık Üstadım” diyen biri olmazdı. Buna mukabil “Asıl siz olmasaydınız, ben ne yapardım” diyen bir Üstad ve onun Nur Risaleleri olmazdı.  

Filmin başkahramanları Barla Sıddıkları

Barla Sıddıkları olmasaydı, kim inanırdı Üstada. Yüzer yardımcı, dost ve talebeyle Van’da ve İstanbul’da yapılan hizmetin yüz misli 8-10 kişi ile Barla’da yapılmışsa, bu gün bu Nur Risaleleri 60 dünya diline çevrilmişse bunun en önemli vesilesi Risalelerin telifine ruhaniyatları ve hayatları ile baş koyan Barla Sıddıklarıdır.

Evet, bu filmin kahramanları Barla Sıddıklarıdır. Onlar “Sadakte” dediler. Barla Rahlesinde, Kur’an’ı, Peygamberimizi, kâinatı, insanlığın vicdanını okudular. Yaşayan birer Risale oldular. Hayatları ile Risaleye şahitlik ettiler. Bu ezelî hakikatleri Üstadları ile birlikte kâinata ilan ettiler. Bu ebedî Risale destanını Üstadları ile birlikte yazdılar.

Evet, Barla Sıddıkları olmasaydı bu filmin birçok karesi, bu Risalelerin birçok sayfası, bu ebedî ve edebîdestanın birçok mısraı boş kalırdı.

Ruhlarına binler fatiha…

Isparta Kahramanları Sempozyumu, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 7, s. 197-212,  Risale Akademi. 

popüler cevapdünya atlası