Barla Lahikasında Muhatap Olarak Doktorlar ve Diyalog

Eklenme Tarihi: 03 Temmuz 2015 | Güncelleme Tarihi: 23 Ocak 2017

 

Barla Lahikası Sempozyumu tebliğidir

Barla Lahikasında Muhatap Olarak Doktorlar ve Diyalog

Dr. Alimcan Can

 

GİRİŞ

1925 yılında Burdur da sürgün hayatı yaşayan manevi hastalıkların şefkatli tabibi,1926 yılında Barla ya sürgüne gönderilir.

Fen ve felsefeden tevellüd eden inkar-ı Uluhiyet fitri sârî bir hastalık gibi önce Avrupa da sonrada İslam toplumlarında yayılmaya başlar. Bu gelişmeler kıyamete kadar sürecek cihadın artık “manevi cihad” şeklinde cereyan edeceğinin bir işaretidir.

Haşir Risalesinin telif edilmesiyle büyük manevi cihad başlamış olur. Her zaman, her yerde, şartlar ne olursa olsun “müspet hareket” şiarıyla Risale-i Nur hareketi, bir iman cereyanı olarak Barla da doğar.

Elle yazılarak çoğaltılan ve Kur’an’ın asrımıza bakan ayetlerinin tefsiri olan Nur Risaleleri dilden dile, elden ele, kulaktan kulağa duyulmaya ve yayılmaya başlar.

Başlarda Bediuzzaman Said Nursi’nin etrafındaki manevi kahramanların sayısı bir ikiyi geçmezken, sayıları zamanla artmaya başlar. Bu saffı evelerin arasına Eğridir’de muvazzaf asker olan Hulusi Yahyagil de katılır.

Hulusi Yahyagil Risale-i Nurların kalp, ruh ve nefislerde yaptığı etkiyi kuyumcu gibi hassa ve ince bir ayarla ölçebilen ve Üstada geri bildirim vazifesini üstlenen bahtiyar bir Nur talebesidir.

Hulusi Yahyagil’in Barla Lahikasında yer alan bir mektubunda adı geçen bir Doktor vardır.

Adı Yusuf Kemal olan bu Zat Nurlarla Müşerref olmuş birkaç bahtiyar doktorlardan biridir. Diğer bahtiyar doktorların isimleri şöyledir.

Dr. Abdülbaki Bey, Dr. İbrahim ve Dr. Şevket Bey’in birer mektupları Barla Lahikasında yer alarak, Risale-i Nur külliyatının bir parçası olarak ve ebediyen Nur talebelerince minnet ve şükranla yâd olunmak şerefiyle şeref-yâb olmuşlardır.

Biz bu çalışmamızda Dr Yusuf Kemal tarafından Bediüzzaman’a yazılan iki mektup ile Üstadın

Cevaben yazdığı bir mektubu hem muhatap ile kurulan diyalog (temas) hem de bahsedilen konuların analitik bir incelemesini yapmaya çalışacağız.

DOKTOR YUSUF KEMAL’İN İLK MEKTUBU

Hulusi Yahyagil’in kendisine verdiği Mirac Risalesini okuyan Dr. Yusuf Kemal hayret ve hayranlığını gizleyemez “nasıl buldun?” diye sorulduğunda şu cevabı verir:

“Eserin pek büyük kıymetini takdir etmek için, İslam olmaya bile lüzum yok, insan olmak kâfi.”

Nurlarla Müşerref olma ve Bediüzzaman’la ilk tanışma gıyabi olarak bu şekilde gerçekleşir.

Ve Hulusi Yahyagil bir mektupla doktorun hissiyatını Üstada bildirir.

Zamanla Risale-i Nurlarla daha fazla hem hal olmaya başlayan Yusuf Kemal Üstada bir mektup yazar Mektup kısadır, ancak hayret ifadeleri ile ve hayranlık hisleriyle doludur.

Yüce ve ulvi dinimize ve Risale-i Nur’a dizilen övgüler Üstadın dikkatini çeker Bediüzzaman için önemli olan zaten budur. Yani Risale-i Nurlar Kur’an’ın malıdır, ulvi ve yüce olan Din-i İslam layıkıyla idrak edilmeli ve hayatın dışında değil hayatın içinde olmalı ve doğru bir şekilde yaşanmalıdır. Bu mektubun Lahikalarda bir makamı olmalıdır ki, Bediuzzaman tarafından Barla Lahikasına dâhil edilerek taltif edilir. Risale-i Nur Külliyatının bir parçası olur. Ne büyük şeref.

İKİNCİ MEKTUP

Risale-i Nur’un derin manalarını kavramak uzun ve iştiyakıyla, yüksek diye tabir ettiği eserleri fırsat buldukça okuduğunu bu mektubunda.

“İrşadı Aliyeleri unutulmaz ve şaheser hatıradır” demekten kendini alamaz. Risaleleri okudukça mana denizinin derinliklerini fark etmekte ve ruhunun yüksek bir irşad ameliyesiyle inkilaba mazhar olduğunu gördükçe kalbi şükranlarını sürurlu kelimelere döker ve der ki:

“Mezarıma kadar dini akidelerinizin esiri ve kurbanıyım. Üstadım, sizin sözleriniz benim dini muhayyilemi cidden değiştirdi. Ve daha sevimli bir maceraya sevk etti. Şimdi bendeniz, doktorların düşündüğü gibi düşünmüyorum.”

Doktordan gelen bu ikinci mektupta geçen bir cümle Bediüzzaman’ın gözünden kaçmaz, manevi cihadın prensipleriyle örtüşen bu ifade şudur:

“Mezarım kadar sizin akidelerinizin esiri ve kurbanıyım.”

Evet, Bediuzzaman şahıslara değil, eserlere, o eserlerin ortaya koyduğu düsturlara ve davaya bağlılığın önemli ve değerli olduğunun altını hep çizmiştir. “Baki bir dava fani şahıslar üzerine bina edilmez” diyerek Kur’an hizmetinde bulunan Talebelerine elmas kadar paha biçilmez bir prensip emanet etmiştir.

Risale-i Nurları okudukça fikirleri, varlığa bakışı ve olayları algılayışı değişmeye başlayan Yusuf Kemal, bunu samimi ifadelerle itiraf eder Üstada yazdığı mektubunda

“Sizin sözleriniz benim dini muhayyilemi cidden değiştirdi. Şimdi bendeniz, doktorların düşündüğü gibi düşünmüyorum”

Değişimin açıkça ifadesi olan bu cümleler Bediüzzaman’ın sanki duymak istediği şeydir. Seküler ve materyalist düşünce temelli ve batı tandanslı tıp eğitimi görmüş bir hekimin yaşamış olduğu bu değişim Risale-i Nurların etkisini nedenli güçlü olduğunu göstermesi bakımından kıymetli bir veridir.

BEDİUZZMAN İÇİN MUALLİMLER VE DOKTORLAR ÖNEMLİDİR.

Son şahitler kitabında hatıratı yer alan tıbbiye talebesi İsmail dayı, bir dönem Balıkesir milletvekilliği de yapmıştır. Arkadaşı eczacı Said Mutlu ile Üstadı ziyarete giderler. Üstad, Sirkecideki Akşehir Palas otelinde kalmaktadır. Onlara şunları söyler:

“Ben en çok öğretmenleri severim, sonrada doktorları severim. Çünkü insanların kalbine giriş evvela muallimlik, sonrada maneviyatı tam, hazık ve imanlı doktorlar sayesinde olur.”

Maddi, bedeni ve ruhi hastalıkların çoğunun temelinde manevi hastalıkların yattığı maddi hastalıklarını birçoğunun ruhi sıkıntıların belirtileri ve dışavurumların olduğu bütün tıp çevrelerince de kabul edilmektedir. Manevi hastalıkların tabibi ile maddi hastalıkların doktorunu buluşması kaderin bir cilvesi olsa gerek. Şüphe, vesvese, endişe, korku ve sıkıntı gibi ruhi rahatsızlıkların en önemli sebebi Allah ve ahret inancının olmaması ya da zayıf olmasıdır. En güçlü duygusu ebediyet (sonsuzluk) duygusu olan insanı bu geçici mutlu etmeye yetmez. Yaşadığı sürekli sıkıntılı huzursuzluk eninde sonunda bedeni bir rahatsızlık olarak dışa yansır.

Kaldı ki, altmış yetmiş yıllık fani ömrünü tehdit eden maddi hastalıklara mutabil, inkâr-ı ulûhiyetten neşet eden manevi hastalık, bir insanın ebedi Saadetini yaşayacağı ebedi hayatının mahvına sebep olmaktadır. Bu kayıp öylesine korkunçtur ki, hiçbir insan ne kendisi nede sevdikleri ve nede bir başkası için böyle bir hale razı olamaz.

Ne yazık ki, gaflet uykusu insanın bu içler acısı durumunun farkında olmasını perdelemektedir. Bütün dertlerin dermanı ve bütün hastalıkların ilacı olan imanın kalplere yerleştirilmesi ancak kalplerin fethedilmesiyle olabileceğinden, Bediuzzaman doktorları önemser. İnsanların maddi ve manevi hastalıklarına deva ve çare olmak bakımından doktorların Risale-i Nurlara herkesten çok sahip çıkmaları gerektiğini düşünür. Muhatap olarak Dr Yusuf Kemal Durakoğlu’nun şahsında, aslında tüm doktorlara hitaben çok önemli öneriler içeren bir mektup yazar muhatabına. Biz doktorların kendimiz adına bu mektuptan alacağınız birçok dersin yanında, doktor-hasta ilişkisi konusunda ilginç tespitler yer almaktadır.

BEDİUZZAMAN SAİD NURSİ’NİN MEKTUBU

Bismillahirrahmanirrahim

(Nur Risalelerine çok müştak ve onların mütalaasından intibaha düşen bir doktora yazılan)

Barla lahikası, 68. Mektup

Sadakallahulazim

Doktor Yusuf Kemal Durakoğlu’na Üstad tarafından yazılan 68. Mektup “Bismillahirrahmanirrahim” ile başlar. Bu ilk ve latif mesajla, Allah ile insan arasında irtabatın bu manevi hat ile kurulmasının önemine dikkat çekmiştir. Neden? Çünkü hekimlik öyle bir meslektir ki, şirk ile tevhid ortasında bıçak sırtındadır insan. Bir tarafta hastalığına şifa arayan acz içindeki çaresiz bir insan, diğer tarafta şifanın adresi, güya sebebi konumunda diğer bir insan. Her ikisinin de şirk bataklığına saplanma riski söz konusudur. Hasta eğer Şafi-i hakikiyi unutup şifayı doktordan bilirse, Doktorda hem kendisinin hem de bütün tedavi araçlarının, hapların ve ilaçların sadece bir araç olduğunu unutursa, Allah muhafaza her ikisinin de şirke koşmak gibi bir günaha düçar olma olasılığı hayli yüksektir.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başlarım diyerek, yapacağımız işlerin, işleyeceğimiz fiillerin, elde edeceğimiz neticelerin faili, yaratanı olmadığımızı, bizi de, fiillerimizi de, sonuçları da yaratanın Allah (c.c.) oluğunu ilan ederiz.

Bediuzzaman Said Nursi İşaratü’l-I’caz adlı eserinde; “Bismillah kudret-i ezelliyenin taalluk ve tesirini celbeder” der. Demek ki, insan Allah ile mevcudat arasında ki tesirin taallukuna aracılık ediyor, vasıta oluyor.

Bismillah diyen bir kimse devre dışı kalıyor. Kendisini devreden çıkarıyor. Allah’ın ezeli kudreti devreye giriyor. Her iki âlemde tecelli eden insanda da tecelli ettiğinden, sıfat-ı kemal-i ilahiye ye hem mazhar hem de müzhir oluyor. Müzhir olmak, nakledici, taşıyıcı, aktarıcı manalarına geliyor.

“Mevcudatın pencereleriyle Vacibü’l-vücuda bak” ifadesiyle cismaniyetin ne kadar harika bir şey olduğunu, özellikle de insanın cismaniyetinin bütün Esma-i ilahiyenin nakışlarına ve cilvelerine mazhar olduğunun farkında olmasını ve bunu ilan etmesinin gerekliliğine vurgu yapar. Bismillah ile başlanmayan bir fiil şerre gider. Şerle sonuçlanır. Çünkü bismillah her hayrın başıdır. Bismillah ile başlanan bir iş ancak hayırla sonuçlanır. “Biz dahi başta ona başlarız” diyor birinci sözde. Önce Allah’ ı tanımalıyız, tanımaya başlamalıyız. Çünkü o’nun adıyla başlıyoruz. Allah’ı tanıdıktan sonra, Onun adıyla başlamak, “besmele” çekmek tevhid-i hakiki’nin sırrına mazhar olmaktır.

Hastalık nedir? Hayat ile ölüm arasında bir “Berzah” olan

-Hastalık bir ‘Tevhid idrakidir’ (Yuhyi ve Yümit

-Hastalık bir “Esma talimidir”

-Hastalık kaderin bir cilvesidir. Kadere iman

-Hastalık hakikatı hakka’l-yakin yaşamaktır.

-Hastalık bir haşir numunesidir (Ahire iman)

- Sabır kahramanı Hz. Eyyüp (A.s.) ile hemhal olmaktır. Peygamberlere iman

-Arınıp safileşerek adeta Meleki boyutun idrak edilmesidir. (Meleklere iman)

-------------------o----------------------

Hasta ile doktor karşı karşıya gelince, aslında (hakikat) şu oluyor. Şafi ismi- ilahisinin tecellisi üzerinden Rahim Hayy ve Kayyum olan Cenab-ı Hak ile irtibat kuruluyor. Doktor ayne’l-yakın yaşarken, hasta hakikat ı hakka’l-yakın yaşıyor. Eğer doktorda bir gün hasta olursa, o da hakka’l-yakin idrak ediyor.

Hepimiz yılda en az 2 defa nezle oluruz. Hastalığı (nezleyi) hakkal yakin yaşarız. Sonra Allah’ın (cc) lütfuyla şifa buluruz. Ancak, biz Cenab-ı Allah’ın kadir, şafi, Hayy, Kayyum, ilim ve irade gibi isim ve sıfatlarını hakka’l-yakin yaşayarak idrak etmeliyiz. Bu isimlere mazhar olduğumuz için şükretmeliyiz. Esma-i ilahiyeye ayine olmak insana mahsus çok yüksek bir ayrıcalık ve lütuftur.

Cismaniyet önemlidir. Ne melekler ve ne de cinler cismaniyete mazhar değildirler. Cismaniye vücudun (varlığın) en son mertebesidir. Varlığın en nihayetidir. O nedenle varlığın tümünü kapsar, ihtiva eder. Kâinat fabrikasının son ürünü insandır. Mühendislikte, teknolojide “son ürün” önemlidir. Tüm fabrika son ürün için çalışır. İnsanın cismaniyetinde tecelli eder.

Ruh da bunu deneyimler, idrak eder.

Bir Hadis-i Şerifin ihbarıyla ahir zamanda hastalıklar artacaktır. Peki neden? Bunun hikmeti nedir? Bediüzzaman’ın Anne korkma! Allah’ın emridir. O Rahim ve Hakim’dir.

Yani artan kanser ve diğer tüm hastalıklar Allah’ın emridir, O’nun takdiridir.

Kullarına çok acıdığı, şefkat ve merhamet ettiği için hastalık veriyor. Hastalıkları hiç aldatmaz bir nasih dost olarak gönderiyor. 2- Şua’da bahsi geçen, rızık nimeti, şifa nimeti ve hidayet nimeti ile, insanı ebedi helaketten kurtarıyor. Peygamberlerin varisleri olan ikazcı ve nasihlere Cenab-ı hak yardım ediyor. Nasıl mı? Şöyle; günaha giden tüm yollar açıkken, sevaba giden tüm yollar kapatılmaya çalışılıyor, engelleniyor. Türlü hilelerle, baskılarla şeytani planlarla din ve imana hizmet edenler engelleniyor. İşte insi ve cinni şeytanlar insanları dine hizmet eden hidayet erlerinden uzaklaştırmak için her türlü yola başvuruyorlar.

Bu sefer ikaz edici olarak hastalıklar devreye giriyor. Bu yüzden “Hastalar Risalesi” yazılmış /yazdırılmıştır. Daha önceki asırlarda böyle bir risale yok.

Bizim yapacağımız şey insanları hastalar risalesiyle buluşturmak. İnsanı hakikat ile karşı karşıya getirmek ve aradan çekilmek Risale-i Nurlar tüm dalalet vadilerine düşenleri, hidayetin zirvelerine çıkaran kurtarıcı gibidir. İktisat dalaletinin uçurumuna yuvarlananı “İktisat Risalesi” ile kurtarıyor. İhtiyarları, İhtiyar risalesi ile gençleri gençlik rehberi ile kurtarıyor. Akut gibi çalışıyor.

MÜŞTAK OLMAK

Müştak, aşk derecesinde arzulu ve istekli olmak demek. Bu derecede istekli olmak şiddetli ihtiyaçtan gelir. İhtiyaç istiyakı, iştiyakı muhabbet aşkı netice verir. Demek ilk adım ihtiyacını hissetmek, muhtaçlığını görmek. Yani Risale-i Nurları kendisine yazıkmış gibi, kendisini muhatap olarak kendi nefsine okumak.

İhtiyaç arttıkça iştiyak o nispetle artıyor. Marifet-i Kur’aniye ye iştiyak duyulmazsa kapılar açılmıyor. Demek ki, iştiyak bir şifredir. Risale-i Nurdaki feyiz ve manaların açılmasını sağlayan bir şifre.

MÜTALAA

Müzakere ve mütalaa tahkik mesleği olan Risale-i Nurun anahtar kavramlarıdır. Gazete okur gibi okumamak, teenni ile, yani düşünerek, kavramlar ve cümleler üzerinde dura dura okumak, Marifetullah üzerinde yoğunlaşmak lazımdır ki, buna tahrik diyoruz.

İNTİBAH

Hiç şüphesiz, sohbetle, hizmetlerde, aksiyonda, Nur dershanelerinde kardeşlerle bir araya gelmekte bir heyecan vardır. Lezzetli bir süruru herkes hisseder. Ancak gerçek heyecan ve şevk marifet-i hakikat-ı Kur’anıye içindedir. Ruhun intibahı mütalaa ve müzakere ile geçekleşir. Zevk-, ruhani Risale-i Nurlarda derinleştikçe mazhar olunacak bir haldir. Hakka’l-yakin, yani deneyimleme, hakikati bizzat yaşama halidir. İştiyak ve mütalaa neticesinde ortaya çıkan heyecan ve birleştirebilen bir kimse daha dünyadayken cennettedir. Marifet-i hakikat-ı Kur’aniye den tam gıdasını alan mü’minler cenneti dünyada yaşayan kullardır. Risale-i Nurlar baştan sona marifet dersleri ile dolan derslerdir. Muhatabını çok kısa denecek kadar bir zaman diliminde rûhî inkılâba ve manevi terakkiye mazhar eder.

İNTİBAH-I RUHİ

Yirmi bir gün gibi kısa bir sürede içinden kuş çıkan bir yumurtayı gözümüzde canlandıralım nasıl bir işlem uygulanmıştır da yumurta canlanmıştır. Yumurta artık bir yumurta değildir, kanat çırpıp göklere yükselen tavus kuşudur artık. Ne hayret verici bir dönüşümdür bu? İşte intibah-ı ruhi de bu dönüşümden bin kat daha şiddetli yüksek ve hayret verici bir değişimdir. Sert ve katı, ENE çekirdeğinin çatlayarak HÜVE’yi göstermesi ruhun özgürleştiği ve önünde hiç bir engelin heyecanıdır, intibahıdır. Hz. Ali diyor ki; Mü’minler ölünce rahmet ve fazl-ı ilahi ile cennete girerler. Bunda şaşılacak hiçbir şey yoktur. Ancak öyle Mü’minler vardır ki, bunlar daha dünyadayken Cennete girerler. Bunlar Marifet-i ilahiyeden beslenen kullardır. İşte asıl şaşılacak durum budur. Demek marifetteki lezzet dünyadaki hiçbir şeyde yoktur. Cennet lezzetini dünyamıza taşıyan tefekkürdür. Tefekkür bir marifet işçiliğidir.

MUHATABA HİTAP

“Merhaba ey kendi hastalığını teşhis edebilen bahtiyar doktor, samimi ve aziz dostum”

(Barla Latitası, 68. Mektup S.118)

Kendinin farkında olmayan, vazife-i hayatını bilmeyen, bu nedenle huzursuz bir ruh haletindeki Doktorun hastası ile empati kurabilmesi imkansızdır.

Maddi boyuttaki hastalıkların tedavisi ile uğraşan bir doktorun, kendi manevi boyuttaki hastalıklardan habersiz olması, kendi hastalığına teşhis koyamamış olmasının hastalığın verdiği çaresizlikle acze düşmüş ve doktordan medet bekleyen bir hasta üzerinde yapacağı olumsuz etki hasta-doktor ilişkisini daha baştan bozan bir durumdur. “Bahtiyar doktor” ifadesi muhatabın manevi hastalıklarına teşhis koyabildiğini açıkça gösteriyor. Teşhis tedavinin yarısıdır. Eksiklerini görüp, öncelikle kendimi tedavi etmeliyim bilinciyle manevi hastalıklarına deva arayan doktor, Üstad tarafından samimi, aziz ve bahtiyar olarak tavsif edilir.

GERÇEK HAYAT

“Biliniz ki, mevcudat içinde en kıymettar, hayattır. Ve vazifeler içinde en kıymettar, hayata hizmettir. Ve hidemat-ı hayatiye içinde en kıymettarı hayat-ı faniyenin hayat-ı bakiyeye inkilap etmesi için say etmektedir. Şu hayatın bütün kıymeti ve ehemmiyeti bir hayatı bakiyeye çekirdek ve mebde ve menşe olmasıdır. Yoksa hayat-ı ebediye yi zehirleyecek ve bozacak bir tarzda şu hayatı faniyeye hasr-ı nazar etmek, ani bir şimşeği, sermedi bir güneşe tercih etmek gibi bir divaneliktir.
(Barla Lahikası 68. Mektup S.118)

En değerli varlık olan hayata hizmet etmenin kutsal bir görev olduğunun altını çizen Bediuzzaman, bir doktorun hayatın taşıdığı gizli manaları bilmesini ister. Kâinat ve içindeki tüm varlıkların kendisine hizmet ettiği hayatın gizemi nedir? Bu hayattan umulan esas maksat nedir? Hayatın en üst seviyesinde temsil edilen varlık insandır. Görevi insan ve hayata hizmet etmek olan bir doktorun bu geçici hayatı daimi bir hayata çevirmek için de çalışması gerekmektedir. Bu dünyada insan Sultan da olsa, Kral da olsa ani parlaya bir şimşek gibidir. Daimi olan ahiret hayatı ise sermedi bir Güneş gibidir. Bu dünya hayatı bir çekirdektir, ahrette sümbüllenip ağaç olacaktır.

 

İNANÇSIZ DOKTOR

“Hakikat nazarında herkesten ziyade hasta olan, maddi ve gafil doktorlar eğer eczane-i kudsiye-i Kur’aniyeden tiryak misal îmânî ilaçları alabilseler hem kendi hastalıklarını, hem beşeriyetini yaralarını tedavi ederler inşallah.”

Gerçekte kendi manevi hastalıklarının farkında olmayan, sadece maddi hastalıklarla ilgilenen gaflet içindeki doktorlar eğer bir intibah-ı ruhi sayesinde ilahı kelam olan Kur’an’ı keşfederlerse göreceklerdir ki, hem kendi hem de insanların hastalıklarını ve yaralarını tedavi edebileceklerdir. Kur’an’ın ilaç gibi etkili îmânî reçeteleri beşerin dünya ve ahiret mutluluğunu sağlayabilirler. Kederli ve ümitsiz bir hastaya manevi bir teselli, bazen bin ilaçtan daha faydalı olabilir.

”Halbuki tabiat bataklığında boğulmuş bir tabip biçare marizin elim ye’sine bir zulmet daha katar. İnşallah bu intibahın seni, öyle biçarelere medar-ı teselli eder, nurlu bir tabip yapar”

Barla Lahikası 68. Mektub S.118

Hastalıklar insanların sınavıdır. Sabır göstermesi durumunda ödüllendirilecektir. Dindar ve inançlı bir hekim hastalıkların güzel ve şirin yüzünü hastalarına gösterip, onları gerçekten teselli edebilir. Manevi olarak güçlü ve nurlu bir doktor hastalıkların hikmetini idrak edebilir. Teslim ve tevekkül ile hastalık gibi musibetlerin karşılanması gerektiğini hastalarına telkin edebilir.

ÖMÜR KISADIR, YAPILACAK İŞLER ÇOKTUR

“Bilirsin ki, ömür kısadır, lüzumlu işler pek çoktur. Acaba benim gibi sende kafanı teftiş etsen, malumatın içinde ne kadar lüzumsuz, faydasız, ehemmiyetsiz odun yığınları gibi camit şeyleri bulursun. Çünkü ben teftiş ettim. Çok ehemmiyetsiz şeyleri buldum. İşte o fenni malumatı, O felsefi maarifi, faydalı nurlu, ruhlu yapmak çaresini aramak lazımdır. Sen dahi Cenab-ı Haktan bir intibah isteki, senin fikrini Hakim-i Zülcelalin hesabına çevirsin ta o odunlara bir ateş verip nurlandırsın. Lüzumsuz maarif-i fenniyen maarif-i ilahiye hükmüne geçsin.

Barla Lahikası 68. Mektup S.118

Marifetullaha dönüşmemiş bilgiler insana yük getirir. Bir sürü faydasız malumattan öteye geçemezler. Böyle bir kimse bilgili olabilir, ancak “Bilge” bir kişi değildir. Nurlu bilgi ise Marifetullahtır. Kafamızdaki kuru bilgileri nurlandırarak, yani onları avuca yönlendirerek daha faydalı hale getirebiliriz. Böyle bir farkındalık düzeyi doktor-hasta ilişkisini manevi bir boyuta taşımış olur.

SONUÇ

Hastalık gibi musibetlere karşı bakış açısı değişirse, musibete karşı verilen tepki de değişir. Mütedeyyen bir hekim ilaç tedavisinin yanında manevi bakıma da önem verdiğinden hastasına gerçek teselli vererek, psikolojik destek sağlar. Dünyanın ücret ve lezzet alma yeri olmadığı, hastalıklara karşı sabır gösterilirse ebedi hayatı kazanacağı, eğer bir hekim tarafından söylenirse, hasta manen güç kazanacaktır.

Risale-i Nurlar hem manevi hastalıkların, hem de manevi hastalıklardan kaynaklanan maddi hastalıklara karşı tesirli birer ilaçtırlar.. Ruh ve kalbin gıdası marifet-i hakikat-ı Kur’aniyedir. Risaleleri okumak, marifetin yüksek zirvelerinden hikmet ve marifet meyvelerini devşirmektir.

 

popüler cevapdünya atlası