Barla Lahikasında Hizmet Prensibi Olarak Tevazu ve Mahviyet

Eklenme Tarihi: 29 Ağustos 2015 | Güncelleme Tarihi: 23 Ocak 2017

Mustafa YILMAZ’ın Barla Lahikası Sempozyumu tebliğidir

Konunun iyi anlaşılması ve mana bütünlüğünün sağlanması açısından özel olarak Barla Lahikasın’a tahsisten ziyade öncelikle genel bir değerlendirme ile ele alınmasının daha doğru olacağı kanaatindeyim.

Bu bağlamda; Barla Lahikası, hizmet prensipleri, tevazu ve mahviyet gibi anahtar kavramlar, Bediüzzaman ve misyonunun tanımlanıp yansıtılmasında belirleyici olacak, “tevazu ve mahviyet” de bir hizmet prensibi olarak sağlıklı zeminine oturacaktır.

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri üç devir yaşamış; padişahlık, meşrutiyet, tek ve çok partili cumhuriyet. Padişahlık ve meşrutiyet dönemi Eski Said, tek partili Cumhuriyet dönemi Yeni Said, çok partili Cumhuriyet ve devamı Üçüncü Said dönemleri olarak bilinmektedir.

1921’de İstanbul’da Darü’l-hikmeti’l-İslâmiye azası iken telif edilen, yarı manzum mesnevî-Lemaat, Eski Said’in son eseridir. 1926 yılının başında, Barla’ya kadar uzanacak sürgün hayatının 8 aylık ilk durağı olan Burdur’da telif ettiği “Nurun İlk Kapısı”, daha sonra Risâle-i Nur olarak iştihar edecek Külliyatın ilk eseri kabul edilmektedir.

1925’te Şarkta Şeyh Said isyanı çıkmış, isyan bastırılmış, Şeyh Said 45 arkadaşıyla idam edilmiştir. Bu olay bahane edilerek hükümet kendisi için potansiyel sakıncalı gördüğü birçok nüfuzlu zevatı sürgüne göndermiştir. O tarihlerde nüfuz sahibi olmak başlı başına bir suç idi. (Hatta bu suç 163 anayasa maddesi oluncaya kadar devam etmiştir.)

Bediüzzaman’ın da sürgün sebebi sayılan üç muhtemel suçu vardı: 1) Devlet düşmanı (Devlet kendisi gibi düşünmeyen herkesi düşman görüyordu), 2) Kürt Said (Türk olmamakla âdeta suçtu), 3) Sisteme karşı (Rejim kendine tabi olmayanlara hayat hakkı tanımıyordu). Bu suç ve iftiralar onun gönderildiği her yere kendisinden önce ulaştırılıyor, tedbirler ona göre alınıyor, devlet gücü bu menfi propagandalara alet ediliyordu.

İşte Bediüzzaman Said Nursi, Van Erek dağındaki medresesinden alınarak; Patnos, Ağrı, Erzurum, Trabzon, İstanbul, İzmir, Antalya, Burdur, Isparta derken; 1927 baharı Mart başında (Ramazana 3 gün kala) Barla’ya getirilmişti.

Barla şüphesiz bugünkü atmosferi ile rahmetli Hilmi Doğan ağabeyin; “Mümkün olsa kalacaktım/Bir ömür boyu Barla’da” diye nazmettiği Barla değildi: “Ücra bir köşede, mahrumiyetler, kimsesizlik ve gurbet hayatı içinde kendi kendine ölür gider” düşüncesiyle, dağlar arasında tenha bir yer olan bu nahiye seçilmişti.

Barla’nın sosyolojik tahlili, dünü, bugünü ile yeniden yapılmalı, tarihî ve coğrafî tanımı tekrar gözden geçirilmelidir. O, bu pek tanınmayan beldeye unutturulmak için gönderilmişti. Fakat ne garip tecellidir ki, bu bilinmez mekânlar, onun sayesinde tanınır, bilinir hale geldi. Unutturulmak istenilen zatı âlem tanıdı. Kitapları dünyanın pek çok diline çevrildi. Birçok ülkede adına enstitüler açıldı. Eserleri doktora konusu oldu. Sempozyumlar, paneller, konferanslar ve sabit ders mekânları ile kıtalara açıldı.

Bir anekdot; Barla sıddıklarından Süleyman Kervancı anlatıyor:

“Hazreti Üstad ile birlikte kırlara giderken içimden şöyle geçirdim: ‘Risâle-i Nurları biz yazıp, biz okuyoruz. Bunları bizden başka kim okuyacak?’

“Ben Üstadın arkasından yürüyordum. Birden üstad geri dönerek sert bir şekilde; ‘Keçeli kardaşım göreceksin ben bunları bütün dünyaya okutacağım.’ dedi ve yoluna devam etti.”

Üstadın yeni Said dönemi Barla hayatı ile çileli ve sıkıntılı bir safhaya girmişti. Fakat diğer yönden de en verimli, semereli bir istikbalin de mukaddemesi idi. 1926’da başlayan 1949 (üstadın ifadesi ile 1364)’te tamamlanan 23 yıllık telifat süresinin ilk 8 yıllık bölümü Barla’da geçti.

Barla böyle bir zatı misafir ederken onu oraya gönderenleri de şaşırtmıştı. Çünkü bu sürgün onun için bir hicretti. Hatta bir tavzif, bir görevlendirme idi. Zahiren sürgün olsa da o, bir vazifeyi ifa için buraya gönderilmişti.

Onun Barla hayatı bir yönüyle Peygamberimiz (asm)’ın Mekke dönemine benzemektedir. Bilindiği gibi bu dönemde nazil olan ayetlerde ana tema; tevhit, iman, ihlâs, sadakatti. Namaz hariç (o da hicretten 18 ay önce) ibadet, muamelat v.s. hususlar Medine döneminde inmişti. Burada zulüm vardı, işkence vardı. Katlanan, Peygamber’e, tebliğine tabi olan, sabır ve metanetle imtihanını verenler sahabe ünvanını hak ediyorlardı. 23 yıllık Peygamberlik hayatının yarısından çoğu Mekke’de böylece geçmişti.

Bediüzzaman’ın da iman, tevhid, sadakat, ihlâs odaklı müstağni hizmeti, azami ihtiyat ve gayreti sanki bu dönemin bir yansımasıydı. Şartları, tazyikler, takipler, tebliği, bire bir ilgi, sırren tenevveret düsturu v.s. bakımından Mekke, Barla ve sonrasına ışık tutuyor ve nur hizmeti sahabe mesleği olma özelliğini hak kazınıyordu.

Akıl, kalp ve vahiy; hakikate ulaşmada, Kurâni tarzda, sünnet yolunda değişmez üç ana umde olarak Risale-i Nur’ların temel referansıydı. Barla’da bu minval üzere bir asra bedel hizmetler oldu. Cenab-ı Hak kitabeti zayıf bir zata, altın kalpli ve kalemli muhataplar, kâtipler ihsan etti. Onun ifadesi bu bahtiyar neslin istifadesine iktiran etti. Ortaya Risale-i Nur’lar gibi bir şaheser çıktı.

Sözler, Mektubat, Lemalar ve Şualar adlı külliyatın dört temel eserinin yaklaşık dörtte üçü Barla’da telif ve istinsah edildi. Nurun ilk müştak talebeleri, Barla sıddıkları, Isparta kahramanları, bu çileli fakat bereketli toprakların ürünleriydi.

Rahmetli cemil Meriç: “Said’in kürsüsü Çamdağı. O konuştu çamlar dirildi, adam oldu” der. Çamlar dirilir adam olur da ihlâs, sadakat ve vefanın bu hasbi erleri talebe olmaz mı? Prof. Dr. Şerif Mardin de: “Bediüzzaman çapını ihata edemediğimiz zirvede bir dehadır.” Sözleriyle onun ve hizmetinin vüs’atine dikkat çekiyor.

Lahika mektupları da ilk defa Barla’da başladı. Bunların bir kısmı ihtiyaca binaen yazılmış, yazdırılmış ihtarlardı. Aynı ihtiyacın tekerrürü de devamının gelmesine sebep olmuştu.

Yazdıkları mektuplar 27. Mektubun başlangıcını teşkil eden Hulusi ve Sabri ağabeyler için üstad: “Hizmet-i Kur’an’da arkadaşlarım, içinde talebelik, kardeşlik, arkadaşlığın bu üç hassası var ki; bu iki zat üçünde de birinciliği kazanmışlardır.” demektedir. Ayrıca Hulusi ağabey için, “Uzaklığın alameti olan mektuplaşmak âdetim değildir. Fakat sen yaz.” diyerek onun önünü açmış. Hatta Mektubat’ın çoğu onun sorularına verilen cevaplardan oluşmuştur.

Lahika mektupları önce bu zatların yazdıkları ile başlamış, 27. Mektup ilk defa bu şekilde tensip edilmiş, sonra genişlemiş Barla Lahikası olmuş ve bunu Kastamonu, Emirdağ lahikaları takip etmiş ve böylece 27. Mektup müstakil üç eser olarak ikame edilmiştir.

Barla Lahikası Risale-i Nur’ların Barla’da telif ve istinsah edildiği, Eskişehir hapsine kadar (1927-1935) geçen zamanda ilk talebelerinin hissiyat ve istifadelerini dile getirdikleri ve üstadlarının da bu minval üzere cevâbî mektuplarını ihtiva etmektedir.

Barla Lahikası adlı eserde, bir tesbite göre 294 Mektup bulunmaktadır. 280’den itibaren 15 Mektup Üstadın Kastamonu ve Emirdağ hayatında iken yazılan mektuplar olup, rahmetli Mustafa Sungur ağabeyin de ifadesiyle Üstad bunların Barla Lahikası’nın sonuna konulmasını uygun görmüştür.

Bu lahikada Üstada ait 70 civarında mektup vardır. Tamamında 46 talebesinin mektubu bulunmaktadır. Bu talebelerden sadece bir mektup yazanlarda vardır. En çok mektubu olanlar ise; Sabri Arsever (Bedre İmamı, Santral Sabri, Hoca Sabri) 37, İbrahim Hulusi Yahyagil (Albay) 35, Ahmet Hüsrev Altınbaşak 29, Hafız Ali Ergün (İslam Köylü) 15, Ağroslu Zekâi 10, Refet Barutçu (Yüzbaşı) 9, Ahmet Asım Önerdem (Binbaşı) 9, Müzeyyene adında bir hanımın da 3 mektubu bulunuyor.

Görüldüğü gibi Barla Lahikası’nda Üstadın mektupları talebelerine göre daha az, yüzde otuz civarındadır. Talebelerin yazdıkları ise yüzde yetmişi buluyor. Zira Barla bir okul, bir üniversite, adeta bir açıköğretim fakültesidir. Üstad orada talebelerini yetiştiriyor, yazdırıyor, okutuyor, eğitiyordu. Mektuplarda şikâyet ve karamsarlık yoktur. Şevk ve ümit, hizmet ve gayret vardır. Barla Lahikası’nda Üstadın sadece tek bir kişiye ikaz mektubu bulunmakta, o da oğlu Tevfik Tığlı’dan zarar gördüğü Eğirdir Müftüsü Hüsnü Efendiyedir. (Bu zatın kardeşi Hakkı Efendi, Bediüzzaman Hz. İlk talebelerindendir. 1935’te sevk edildikleri Eskişehir hapishanesinde onunla beraberdi. Ömrünün en mesut günlerinin Üstadla birlikte Eskişehir hapsinde geçirdikleri anlar olduğunu söylemektedir.)

Daha sonraki yıllarda yazılan mektuplarda meselâ Emirdağ Lahikası’nda Barla Lahikası’nın aksine Üstadın yazdıkları mektuplar ağırlık kazanıyor; yaklaşık % 70, talebelerinki %30’dur. Çünkü artık külliyat tamamlanmış, hizmet oturmuş, prensipler vuzuha kavuşmuştur. Nazarlar yazdırandan çok yazılanlara, şahıstan şahs-ı maneviye çevrilmeliydi. Üstad kendisini de aradan çıkararak adeta bana değil, Sözlere bakın, beni değil onları ziyaret edin diyordu. Şahıs, şahs-ı maneviye görevi devrediyordu. Şahıs odaklı ve onunla kaim hizmetlerin uzun ömürlü olmayacağı muhakkaktı. Bu hayırda da şerde de böyledir.

Üstad talebelerini lahika mektupları ile yetiştirmiş, hizmetin tarz ve usulünü onlara talim etmiştir. Zübeyir ağabey, “Risaleler şimendifer ise, lahikalar onun raylarıdır.” der. Hatta bir gün Üstad ona şöyle demiş: “Zübeyir lahikalar neden önemlidir bilir misin? Ben bir davada bulunmuşum, bu mektuplar onu tasdik ediyorlar. Evet Üstadım doğrudur, şahitlik ediyoruz diyorlar. Onun için bu lahikalar ehemmiyetlidir.”

Talebelerin yazdıkları mektuplarda ihlâs ve sadakatin izleri her yönüyle görünüyordu. Üstadlarından aldıkları ders, feyiz ve şevki de adeta her satıra yansıtıyorlardı. Bediüzzaman hazretleri talebelerine gönderdiği cevâbî mektuplarında onların öne çıkan niteliklerini dile getirirken; “aziz, sıdık, sebatkâr, dirayetli, sarsılmaz gayretli, vefalı” gibi vasıflarla da hedef gösteriyor, ufuk tayin ediyordu. Zübeyir ağabeyin ifadesiyle “böyle olmalısınız” diyordu. Bu hitap tarzları ayrıca bir tebliğ ve telkin metodu olarak ele alınmaya değer.

Bu cümleden olarak başta Barla olmak üzere tüm lahika mektuplarında ve diğer temel eserlerde metod ve üsluba son derece dikkat edilmiş, mevzu, temsil, kıssa, soru-cevap, takrir gibi anlatım tarzlarından hangisine uygunsa, o tercih edilmiş ve böylece çok ince ve derin noktalar daha anlaşılır hale getirilmiştir.

Risale-i Nur’larda kullanılan bir yöntem de önem arz eden bazı konuların, tek bir yerde ele alınıp tamamlanması şeklinde değil, değişik yerlere atıflarla bağlantı sağlanarak detaylandırılmış olmasıdır. Bu konuları ciddi incelemelerle iz sürerek bir araya getirip toparlamak ve yeni kitapçıklar oluşturmak da mümkündür. Bazı yayın evlerinin bu konuda çalışmaları da takdire değer ancak yeterli değildir. Hekimoğlu İsmail ağabeyin tespitiyle 600 civarında konu Risale-i Nur’larda farklı farklı yerlerde ele alınıp halledilmiştir.

Kur’an-ı Kerimde de bir mevzuun muhtelif sûre ve ayetlerde ele alınarak derinleştirildiği bir vakıadır. Demek oluyor ki Üstad telifatını Kur’ânî tarz, yöntem ve uslüpla ele almış, Hz. Peygamber (asm)’ın metot ve sünnet biçimi ile hayata geçirmiş, anlaşılır kılmıştır.

İşte bir hizmet prensibi olarak “tevazu ve mahviyet” konusunu da bu kapsamda ele almak gerekiyor.

Üstadın 1933’te Barla’da telif ettiği 17. Lema’nın İkinci Notası’nda insanın diğer mahlukat, hatta kainatla aralarındaki dengeyi kurma ve mesafeyi tayin etme adına ortaya koyduğu özet bir değerlendirmesi vardır. Şöyle diyor:

“Hakikattar bir rüyada gördüm ki insanlara diyordum: ‘Ey insan! Kur’an’ın desatirindendir ki, Cenab-ı Hakkın masivasından hiçbir şeyi ona teabbüd edecek derecede kendinden büyük zannetme. Hem sen kendini hiçbir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. Çünkü mahlûkat mabudiyetten uzaklık noktasında müsavi olduğu gibi mahlukiyet nisbetinde de birdirler.’”

Bu kapsamlı değerlendirme hayata yansımamış ütopik bir bakış değildir. İnsan, kâinat boyutunda diğer varlıklarla ne kadar mesafededir, konumu nedir? Kıymeti, cirmi, cismi, ne ile tayin edilecektir? Sınırları nereye kadar uzanmaktadır? Bunun örneklerini Risale-i Nur’larda çokça görmek mümkündür. Bu açıdan bakılacak olursa kâinat her şeyiyle eş ve kardeş olur, barışık hale gelir. Kavga ve mücadele yerini yardımlaşma ve sevgi ortamına bırakır. İnsanlar arasındaki ilişkilerde sağlıklı bir zemine oturur.

Bir örnek: 28. Lema, 28. Nükte: “Hem meselâ, gurur ve kibirde öyle bir ağır yük vardır ki, mağrur adam herkesten hürmet ister ve istemek sebebiyle isitiskal gördüğünden, daima azap çeker. Evet hürmet verilir, istenilmez. Hem mesela, tevazu ve terk-i enaniyette öyle lezzetli bir mükâfat vardır ki, ağır bir yükten ve kendini soğuk beğendirmekten kurtarır.”

Hareket noktaları böyle olunca tevazu ve mahviyetin, içinde pek çok ahlâki erdemi barındıran kapsamlı bir kavram olduğu anlaşılıyor. Tüm güzel hasletler gibi kaynağının Kur’an ve sünnete dayandığı görülüyor.

Tevazu, Türkçe ifadesiyle “alçak gönüllülük” anlamındadır. Zahiren bakıldığında tezahürleri açısından yanlış anlaşılmaya, karıştırılmaya da müsaittir. Bu bakımdan; davranışların nerede, ne zaman, kime karşı olacağı hususuna dikkat edilmelidir.

Bir uygulama biçimi olarak tevazu ve mahviyet en mutedil pratiğini Üstadın şahsında buldu. Onu 1335 (1919) Eylülünde bir Cuma gecesi rüyada bir hitabede; İslam’ın mukadderatını müzakere ve istişare eden manevi meclise dahil edilmiş bir aza sıfatıyla; “Ey felaket, helaket asrının adamı, seninde reyin var, fikrini beyan et!” diye göreve davet edilirken, tevazu ve mahviyetle her an vazife başında bekleyip; “Sorun cevap vereyim” ifadesiyle bu tevazu içinde gayreti ömür boyu devam ettiren bir müceddid olarak tanıyoruz.

Bediüzzaman bu kavramın efradını câmi, ağyarını mâni Kur’an ve sünnete bağlı ilmî çerçevesi de Münazarat, Sünuhat, Lemaat gibi eski Said dönemi eserlerinde, Sözler, Mektubat, Lemalar gibi Barla dönemi telifatında çizilmiştir.

Lahikalar dâhil tüm eserlerinde ifrat ve tefritten uzak bu ahlakî erdemliliğin sınırları tayin edildi. Hasletlerin yerleri değişince mahiyetlerinin de değişeceğinin, amel ve davranışların mekân, makam ve muhataba göre anlam kazanacağının örnekleri gösterirdi.

Meselâ; Hakikat Çekirdekleri ve Sünuhat’ta ifade edilen şu ölçü çok önemlidir: “Zayıfın kaviye karşı izzet-i nefsi, kavide tekebbür olur. Kavinin zayıfa karşı tevazuu, zayıfta tezellül olur. Bir ulülemrin makamındaki ciddiyeti vakardır. Mahviyeti zillettir. Hanesindeki ciddiyeti kibir, mahviyeti tevazudur.

“Kâmillerde, büyüklüğün mikyasıdır küçüklük; nakıslarda küçüklüğün mizanıdır büyüklük” (Lemaat)

Yani izzet-i nefis; zayıfın güçlü karşısındaki duruşu, tevazuda güçlünün zayıf önündeki konumuna göre tanımlanır. Bir idareci veya büyüğün, görünüşte aynı olan bir hareket ve davranışı bulunduğu yere göre anlam kazanır.

Bu konuya Üstad Münazarat adlı eserinin hürriyet bahisli bölümünde iki suale verdiği cevapla (bir başka açıdan) açıklık getirmektedir.

“Sual: Bir büyük adama, bir veliye, bir şeyhe ve bir büyük âlime karşı nasıl hür olacağız? Onlar meziyetleri için bize tahakküm etmek haklarıdır. Biz onların faziletlerinin esiriyiz.

“Cevap: Velâyetin, şeyhliğin, büyüklüğün şe’ni tevazu ve mahviyettir; tekebbür ve tahakküm değildir. Demek tekebbür eden sabiyy-i müteşeyyihtir; siz de büyük tanımayınız.

“Sual: Neden tekebbür küçüklüğün alametidir?

“Cevap: Zira her bir insan için, içinde görünecek ve onunla nâsı temâşa edecek bir mertebe-i haysiyet ve şöhret vardır. İşte o mertebe eğer kamet-i istidadından daha yüksek ise o, o seviyede görünmek için tekebbür ile ona uzanıp tetâvül ve tekebbür edecektir. Şayet kıymet ve istihkakı daha bülend ise, tevazu ile tekavvüs edip, ona eğilecektir.”

Hâlıkla mahlûk, Rab ile abd, kul ile kullar arasındaki münasebette haddini bilme kulluğun en temel gereğidir. İşte bu dengeli duruşun adı da tevazu ve mahviyettir. Zıddının ifratı ise tekebbür, tefriti tehassüs (hakirlik, alçaklık) ve mezellettir. Esasen “İslâm” kelimesinin zengin muhtevasında, teslimiyet ve tevazu anlamı da bulunmaktadır. Bu husus din olarak İslâmın gerçek itaat ve tevazuun başlangıcını teşkil ettiğinin de bir göstergesidir.

İmam-ı Gazali hazretleri İhya-i Ulumiddin adlı eserinde kibir ve alçak gönüllüğün insanlardaki ahlakî yansımalarını mukayeseli bir şekilde incelemiş ve bir hastalık sayılan kibrin tedavisini ve tevazu erdeminin kazanılmasının yollarını göstermiş. Kibir duygusunu yenmenin de fazr-ı ayn olduğunu ifade etmiştir.

Müslim, Ebu Davud, İbni Mâce gibi kaynak hadis kitaplarında geçen bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (asm); “Allah bana birbirinize karşı mütevazı olmanızı, kimsenin kimseye üstünlük taslamamasını vahyetti.” buyuruyor.

Güzel ahlak ve hasletlere sahip olmak, zıtlarından kurtulmak ancak sağlam iman ve onun tezahürü olan ahlaki erdemlilikle mümkündür. Bunun adına da imanlı fazilet denir ki, Üstad 22. Lem’a İkinci İşaret’te bu hususu şöyle ele almaktadır: “Evet imanlı fazilet medar-ı tahakküm olmadığı gibi sebeb-i istibdat da olmaz. Tahakküm ve tegallüb etmek faziletsizliktir. Ve bilhassa ehl-i faziletin en mühim meşrebi acz ve fakr ve tevazu ile hayat-ı içtimaiyeye karışmak tarzındadır. Lillahilhamd, bu meşrep üstünde hayatım geçmiş ve gidiyor. Ben kendimde fazilet var diye fahr suretinde dava etmiyorum. Fakat nimet-i ilahiyeyi tahdis suretinde şükretmek niyetiyle diyorum ki: Cenab-ı Hak, fazl ve keremiyle ulûm-i imaniye ve Kur’aniyeye çalışmak ve fehmetmek faziletini ihsan etmiştir. Bu ihsan-ı ilâhiyi bütün hayatımda Lillâhilhamd, Tevfik-i ilâhi ile şu millet-i İslamiyenin menfaatine, saadetine sarfederek, hiçbir vakit vasıta-ı tahakküm ve tegallüb olmadığı gibi ekser ehl-i gafletçe matlup olan teveccüh-ü nas ve hüsn-ü kabül-i hak dahi, mühim bir sırra binaen benim menfurumdur, onlardan kaçıyorum.”

Rahmetli ağabeyimiz Ali Ulvi Kurucu, Tarihçe-i Hayat’ın ön sözünü yazarken Üstadın şahsiyetini tekvin eden başlıca sıfatları 10 madde halinde sıralar. Bunların en önemlilerinden olan “tevazu ve mahviyet” hususunda da şöyle der: “Nur Risalelerinin bu kadar harika bir şekilde cihana yayılmasında, bu iki hasletin çok faydası olmuştur ve pek derin tesirleri görülmüştür. Çünkü Üstad, sohbet ve teliflerinde kendine bir “kutbulârifin” ve bir “gavsülvâsilin” süsü vermediği için gönüller ona pek çabuk ısınmış, onu tertemiz bir samimiyetle sevmiş ve derhal ulvî gayesini benimsemiştir. Mesela, ahlak ve fazilete, hikmet ve ibrete ait olan birçok sohbet ve telkinlerini doğrudan doğruya nefsine tevcih eder. Kesin ve ateşin hitaplarının ilk ve yegâne muhatabı öz nefsidir. Oradan, merkezden muhite yayılırcasına, bütün nur ve sürura, saadet ve huzura müştak olan gönüllere yayılır.

Ve şöyle tamamlıyor: “Üstad hususi hayatında gayet halim selim ve son derece mütevazıdır. Bir ferdi değil, hiçbir zerreyi incitmemek için âzamî fedakârlık gösterir. Sayısız zahmet ve meşakkatlere, ızdırap ve mahrumiyetlere katlanır. Fakat imanına, Kur’an’ına dokunulmamak şartıyla. Artık o zaman bakmışsınız ki, o sakin deniz dalgaları semalara yükselen bir tufan, sahillere heybet ve dehşet saçan bir umman kesilmiş… Bir nefer nöbette iken, başkumandan da gelse silahını bırakmayacak. Ben de Kur’an’ın bir hizmetkârı ve bir neferiyim. Vazife başında iken karşıma kim çıkarsa çıksın, hak budur derim, başımı eğmem.”

Bir başka husus da, Barla Lahikası’na 28. Mektub’un Yedinci Meselesi ile başlanmış olması. Kanaatimce bu tercih Üstad ve talebelerinin mektuplarının muhtevasına uygunluğu cihetindedir. Yedi sebep ve Yedi İşaretle ele alınan bu ana konuda tevazu ve mahviyetin muhtelif kalıp ve versiyonlarına temas edilmektedir.

Ezcümle üçüncü sebepte: “Sözler hakkında tevazu suretinde demiyorum; belki bir hakikati beyan etmek için derim ki, Sözler’deki hakaik ve kemâlat benim değil, Kur’an’ındır ve Kur’an’dan tereşşuh etmiştir. (Buradaki Sözler ifadesi Lahikalar dâhil tüm külliyatı içine alır.)

“Evet, lezzetli üzüm salkımlarının hasiyeti, kuru çubuğunda aranmaz. İşte bende öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.”

Dördüncü sebepte: “Bazan tevazu küfran-ı nimeti, istilzam ediyor, belki küfran-ı nimet olur. İkisi de zarardır. Bunun çare-i yegânesi ki, ne küfran-ı nimet çıksın, ne de iftihar olsun. Meziyet ve kemalatları ikrar edip, fakat temellük etmeyerek mün’im-i hakikinin eser-i in’amı olarak göstermektedir.”

Üçüncü sebepte telifatın tümünün bir ikram ve ihsan-ı ilahi olduğu, yani yazdırıldığı, ilham edildiği, Kur’an’dan tereşşuh ettiği, kendisinin hiç hükmünde olduğu nazara veriliyor. Hatta (tabir-i caizse) müceddidlik vasfının bütün alt yapısı, sünühatı ve müktesebatı âdeta bir tarafa bırakılıyor. Bediüzzaman (zamanın benzersizi), tevazuda fâni oluyor.

Dördüncü sebepte de tahdis-i nimet ve küfrân-ı nimet arasındaki ince çizginin temellüksüz ikrarla imkânına; kemâlat ve meziyetlerinin, nimetlerin gerçek sahibine aidiyetine imanla mümkün olacağına dikkat çekiliyor.

Başka bir incelik de 17. Lem’a’nın 13. Nota’sında ele alınan iktiran bahsinde görülmektedir. “Esbab-ı zahiriyeyi perestiş edenleri aldatan, iki şeyin beraber gelmesi veya bulunmasıdır. İktiran ayrıdır illet ayrıdır. İktiran illet değildir.” İfadeleriyle illetin rahmet-i ilahiye olduğunun tesbitidir. Her hâlükarda gerçek sebep, mün’im-i hakikidir. Diğer esbap ve ulaştırıcıların fonksiyonunu servis yapmaktır. Yâni gerçek illet tektir, o da yaratandır.

Barla Lahikası’nda mevzu ile ilgili dikkat çeken bir başka husus mezkûr kitabın son bölümü 10. Lema’daki “şefkat tokatları”dır. Beşeriyet muktezası olarak talebelerin işledikleri hata ya da hizmetteki gevşekliğin (fütur) cezasının ikaz ve uyarı mahiyetinde şefkat tokatı tabiriyle tesmiye edilmesidir. Burada Bediüzzaman önce kendi hayatından örnekler vermiş, hizmette füturun cezası olarak başından geçenleri sıralamış ve ilahi ikaza müstahak oluş sebeplerinin bilinmesini istemiştir. Rehavete kapılan veya çeşitli sebeplerle hizmetle ilgi bağı zayıflayan talebelerini, kızıp gücendirmemiştir. Nazarları kendine çekerek itirafları, kabulleri kolaylaştırmıştır. Bu tebliğ ve teşvik açısından son derece müessir bir metoddur.

Netice olarak konu; Bediüzzaman, Barla, lahikalar, hizmet prensipleri, tevazu ve mahviyet olmak üzere beş ana tema üzerinde ele alındı. Bunlardan ilk üçü genel alt yapı ve hazırlık niteliğinde, son ikisi de esas mevzu ile ilgili izah ve örneklerden müteşekkildir.

Son sözleri şu cümlelerle tamamlamak istiyorum:

Bediüzzaman: “sahib-i asır”, “müceddid-i âhirzaman” , “çağın vicdanı”.

Barla: Bir mektep, tedrisat mekânı, açıköğretim ve eğitim fakültesi.

Lahikalar: Tedrisat programı, eğitim-öğretimin tarzı ve metot teatisi.

Hizmet: “Doğru İslamiyet ve İslamiyete layık doğruluğun” talimi. Tahkiki iman dersleriyle sahabe mesleğine talip olma çabası.

Tevazu ve mahviyet: Kur’an ve Sünnet odaklı bir duruş sergileme. “İfade” ve “istifade”lerin doğru ve samimi yansıması.

popüler cevapdünya atlası