Bahşedilmiş Emanet: Mevlana ve Said Nursi’nin Çevre anlayışları

Eklenme Tarihi: 24 Ekim 2017

Hasan Kalyoncu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İbrahim Özdemir

I.Giriş

Çevre sorunları, insan ve tabiatın anlamını yeniden sorgulama, anlama ve anlamlandırmamıza sebep oldu. Jared Diamond’ın çevre sorunlarıyla ilgili kitabında ikna edici bir şekilde ortaya koyduğu gibi dünyamız ve çağdaş medeniyet topyekûn bir çöküşle karşı karşıyadır ve bizden acil çözümler beklemektedir (Diamond, 2006). Bundan hareketle, farklı din ve kültürlerdeki insan-tabiat ilişkisi yeniden gündeme geldi.

Biz de bu çalışmada İslam irfan geleneğinin insan-tabiat anlayışını iki önemli düşünürden hareketle temellendirmeye çalışacak ve ayrıca geleneğin sürekliliğine de işaret edeceğiz.[İrfan geleneği ile ilgili bir tahlil için bkz.: Muhammed  Âbid Câbirî, Arap–İslâm  Kültürünün  Akıl  Yapısı,  Arap–İslâm  Kültüründeki  Bilgi Sistemlerinin  Eleştirel  Analizi,  Çev.  B.  Köroğlu,  H.  Hacak,  E.  Demirli,  Kitabevi Yayınları, İstanbul, 1999.] Çevreci bir gözle İslam tasavvuf tarihi incelendiğinde çok zengin olduğu görülür. Bu geleneğin en büyük temsilcilerinden Sa’di-i Şirazi (ö.1291) Gülistan’ın “Dibace”sinde bizlere canlı ve anlamlı bir ev olarak tasavvur ettiği bir alem anlayışı sunar: “Meltem süpürgecisine zümrüt halılar sermesini söyler, bahar bulutu dadısına yer beşiğinde bitki kızlarını yetiştirmesini emretmiştir. Ağaçları, nevruz kıyafeti olarak yeşil yaprak elbiseleriyle donatmış, bahar mevsiminin gelişi şerefine dal çocuklarının başlarına çiçeklerden şapkalar giydirmiştir. Şeker kamışının özsuyu, onun kudretiyle üstün nitelikli bir bala dönüşmüş, hurma tohumu onun terbiyesiyle görkemli bir hurma ağacı olmuştur.” (Sa’di, 2012, 3-4)

Rabia el-Adeviyye (717–801), Bâyezid-î Bistâmî (804-874), İbn Arabî (1165–1240) başta olmak üzere tüm ünlü mutasavvıflarda insan-âlem ilişkisiyle ilgili çok malzeme görmek mümkündür. İlk kadın mutasavvıf Rabia’nın çöldeki hayvanlarla arkadaşlığını, Bistami’nin Hamedan’dan torbasına giren karıncayı tekrar yurduna götürmek için birkaç yüz kilometrelik yolu tekrar yürüdüğünü, Yunus’un dağlar ve taşlar ile Allah’ı zikrettiğini, Yaratan’dan ötürü tüm yaratılanları sevdiğini; gürül gürül akan coşkun ırmakların aslında “Allah Allah “ diyerek aktığını görürüz.

Ayrıca irfan geleneğimizdeki sürekliliği; Mevlana (1209-1273) ve Said Nursi’nin (1877-1960) çevre anlayışlarını karşılaştırırken vurgulamaya çalışacağız. Bu sürekliliğin en güzle ifadelerinden birisi ise Üstad Nursi’nin başta İmam-ı Rabbanî, İmam-ı Gazalî, Mevlana Halid Bağdadi ve Mevlana’yı manevi üstadı olarak zikretmesi ve bulduğu her fırsatta Mevlana’yı ziyarete gitmesidir. (Mektubat 25, Altıncı Mektub; Mesnevi-i Nuriye 7, İtizar; Emirdağ Lahikası-2, 220-221.)

Ünlü filozof Martin Heidegger’in de kendisini “Batı Felsefe” geleneği içerisinde temellendirdiği ve bu  “gelenek içerisinde kendi yerinin derin bir şekilde bilincinde” olduğu görülür. Bununla birlikte Heidegger,  kendi (felsefi) anlayışını bu gelenek içerisinde yeni bir “keşif” olarak görür. Bundan hareketle de, “bu keşif sayesinde bu eserlerin bu keşfi kendisinden önce yapmış olanlardan daha fazla anlama sahip olduklarını gösterir”. (Özlem, )  Dahası, Heidegger  “bu kavrayışın yalnızca modern insanın çok daha açık ve yeni bir şekilde görmek için bahşedilen bir düşünmeye göz kırpışı, başlaması ve girmesi olduğunu da ileri sürer”.  Bunun bir sonucu olarak da Heidegger, “düşüncesinin herhangi bir formülasyonuna bağlı kalmadan, ileriye,  hep ileriye doğru yürümüştür”. (Doğan Özlem)

Ebu Rayhan el-Bīrūnī (ö. 1048) de İslam ilim geleneğinin “gelenekle” olan bağına ve sürekliliğini: “Ben her kişinin kendi çalışmasında yapması gerekeni yaptım: Öncellerinin başarılarını minnettarlıkla karşılamak, onların yanlışlarını ürkmeden doğrultmak, kendisine gerçek olarak görüneni gelecek kuşağa ve sonrakilere emanet etmek” olarak ifade eder. (Sezgin, 2007)

Sadi Nursi de “üstatlarını defaatle bizzat zikrederek “İslam irfan ve burhan geleneği” içerisindeki yerini işaret ederken, çağdaş insana ve gelecek nesillere hitap eden üslubu ile de bu gelenekteki yeni bir sesi temsil ettiğini göstermektedir. Mevlana ve Said Nursi’yi karşılaştırırken geleneğin kendisini yeniden ürettiğini; günümüzdeki meydan okuma ve sorulara cevaplar sunduğunu söyleyebiliriz. Bunu düşünürlerimizin tabiat ve çevreyle ilgili derin kavrayışlarına işaret ederek göstermeye çalışacağız.

Ayrıca, Mevlana ve Nursi’nin hayatlarına şöyle bir göz attığımızda, her ikisinin de “sosyal çalkantıların ve siyasi başkaldırı ve huzursuzlukların” hâkim olduğu bir zamanda dünyaya gözlerini açtıklarını görürüz. Yaşadıkları zaman dilimi birbirinden uzak olsa da yaşadıkları zamanın, “insana rehberlik etme anlamında ahlakın, dini ilkelerin ve hatta bilginin etkisizleştiği; hatta değerlerin ve değer sistemlerinin de etkisini yitirmesiyle karakterize edilebileceği” görülür. (Arasteh, 2000)

Bu nedenle, her iki düşünür de takipçilerine, zor zamanlarda ayakta kalma; meydan okumalara cevap verme ve var olmanın yollarını öğretmişlerdir. Bunun için de öncelikle, insanî imkânlarını anlamayı, geliştirmeyi, gerçekleştirmeyi ve böylece önce kendilerini, sonra da ailelerini ve toplumlarını dönüştürmeyi öğretmişlerdir.

II. Mevlana

Hayatı

Mevlana, 1207 yılında Afganistan’ın Belh şehrinde doğdu. Müslüman dünyası onu Efendimiz/Pirimiz anlamına gelen Mevlana adı ile onurlandırdı. O’nun eşsizliği aşk prensibine dayanan antropokozmik dünya görüşünde yatmaktadır. Bu, O’nun çevrecileri cezbeden derin kâinat ve insanlık vizyonudur.

Celaleddin 12 yaşındayken ailesi Moğol istilasından ve yıkımından kaçarak Belh’ten ayrıldı. Aile Müslüman topraklarda dolaşmış, Hac vazifesini yerine getirmek için Mekke’ye gitmiş ve sonunda daha sonraları Selçuk İmparatorluğu’nun bir parçası olan Anadolu’da Konya şehrine yerleşmiştir. Dört yıl süren bu yolculuk boyunca Celaleddin sadece büyük şehirlerde, heybetli ve azametli dağlarda, engin ve bereketli ovalarda ve sonsuzluğu hatırlatan çöllerde dolaşmamış aynı zamanda zamanın iyi tanınan Sofileri ve âlimleri ile de tanışmıştır.

Büyük bir âlim olan babasından ilk eğitimini almış olmasına rağmen Celaleddin, şekilci bulduğu ilahiyat ve klasik ilimlerden tatmin olmamıştır. Bu bağlamda manevi hocası olan Şems-i Tebrizi ile tanışmıştır. O’nun için Şems “gözün ışığı, aklın berraklığı, ruhun parlaklığı ve kalbin aydınlığı”dır. Mevlana, Şems ile tanıştıktan sonra adeta yeniden doğmuştur ve aşkı evrenin canlı gücü olarak keşfetmiştir. Mevlana 17 Aralık 1273 yılında öldüğünde Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar cenaze törenine katılmıştır. (Özdemir, 2003)

Hayatının büyük kısmını bereketli Anadolu toprakları üzerinde geçiren ve çok dinli ve çok kültürlü bir ortamda yaşayan Mevlâna “maddî ve manevî fenomenlerin manasına nüfuz ederek ve realitenin önündeki perdeyi kaldırıp gerçeği gün ışığına çıkarmakla ün yapmış”  ve bundaki başarısıyla da tüm dünyada saygı duyulan bir düşünür olmuştur. Mevlâna, adeta modern dünya görüşünün gözü¬müze taktığı gözlüğü çıkartarak, yepyeni bir gözlük takmaktadır. Bu gözlükle baktığımızda etrafımızdaki her şey canlı, her şey anlamlı ve birbirine kardeş görünmektedir.

Hayvanlar:

Mevlâna’nın, şiirlerinde hayvanlara şaşırtıcı derecede yer verdiği; adeta onlarla farklı bir iletişim kurduğu görülmektedir. Mesnevi’yi okuyan dikkatli bir okuyucu, hayvanların hiç de Kartezyen felsefenin bize sunduğu “ruhsuz otomatik makineler” olmadığını derhal fark eder. Dünya cansız, anlamsız ve amaçsız olmadığı gibi, dünyayı şenlendiren hayvanlar da amaçsız değildir.

Mevlâna’nın bakış açısında hüthüt kuşu, Hz. Süleyman'nın postacısı olur, Sebe Melikesi Belkıs’a onun mesajını götürür-getirir. Allah, sivrisineği Nemrud’a musallat edip onu helak eder.  Allah ateşin İbrahim'i (Ona selâm olsun) yakmasına izin vermediğinden, ateş İbrahim için soğuk bir madde ve güvenilir bir yer olur; yeşillik, güllük gülistan haline gelir. Ona göre her şey beden diliyle O’nu tesbih etmektedir: “Şu dilsiz uzuvlarının yüzlerce dili vardır. Âleme rızk veren Allah’ın nimetlerinin zikri zaman yapraklarında gizlenmiştir”.

Dahası tabiat tıpkı bir annenin çocuğunu emzirmesi gibi, bizi emzirmekte ve beslemektedir. “Bahar olmayınca bahçelerde bir şey doğar mı? Gebelerle kucaklarındaki çocuklar, baharın o kadınlarından aşkına delalet eder. Her ağaç çocuklarını emzirmededir.”

Allah ve Yaratılış

Mevlâna, Allah’ın fiziki âlemi yoktan var ettiğini (ex nihilo) ve yeni şeyler yaratmaya devam ettiğini kabul eder. Mevlâna’ya göre Allah’ın her an âlemde yarattığı şeylerden “akıllar bile hayret içinde” kalmaktadır: Taşları, lâl ve yakut, dağlar altın ve gümüş madeni yapıyor.  Yeryüzündeki bitkileri harekete getirip diriltiyor ve Adn cenneti haline getiriyor.  Yer,  taneleri kabul ediyor, ürün veriyor, ayıpları örtüyor ve daha anlatılamayacak kadar çok, yüz binlerce tuhaf şeyleri kabul ediyor, meydana getiriyor.  Bunun gibi dağlar da türlü türlü madenler ortaya çıkarıyor.

Ona göre, Allah bu âlemdeki her şeyi özel bir düzen, görev ve amaç içerisinde yaratmıştır. Âlemdeki her şeyin canlı olduğunu da sık sık vurgular. Bu sistem içerisinde hiçbir şey ruhsuz değildir; varlığın en alt derecesinde olmasına rağmen madde de canlıdır. Mevlâna “yeryüzü ve suyun, ateş ve havanın bize cansız gibi görünmelerine rağmen Allah’ın nezdinde canlı olduğunu,” asla “yeryüzünü boş ya da ölü” olarak düşünmememizi; yeryüzünün sürekli uyanık olduğunu ve yaratıcısını tanıdığını ısrarla ifade etmektedir.

“Bulut, güneş, ay ve yücelerdeki yıldızlar... hepsi de bir nizamla gelirler, giderler. Her biri, ancak vaktinde gelir... vaktini ne geciktirir, ne de erken gelip çatar. Bunu nasıl oldu da peygamberlerden anlamadın sen? Onlar, taşa sopaya bilgi ihsan ettiler. Bunları gör de diğer cansız şeyleri de şüphesiz bir halde sopaya, taşa kıyas et! Taşla sopanın itaati meydana çıkar, görünürde öbür cansız şeylerin halinde de haber verir... onlar da “Biz, Allah’ı biliriz, ona itaat ederiz... hepimiz de tesadüfen halk edilmiş abes şeyler değiliz” derler. Ancak, bu bağlamda Allah’ın özellikle iki niteliği çok önemlidir: Allah’ın tüm âlemi ve varlığı besleyen (sürdüren) olması ile O’nun yaratmasının temelinde muhabbetin/(aşk)ın olması.

Bu anlayışla bakıldığında bizi şefkatli bir anne gibi kucaklayan etrafımızdaki âlemdeki her şey İlâhi İrade ve Hikmete uygun olarak oluşmakta; dahası âlemde büyük bir plan işlemekte ve her şey bu plana göre meydana gelmektedir. Arılar bile Allah’tan gelen ilhamla kendi evlerini yapmaktadırlar. Böylece O’nun şiirselliğinde renkli ve canlı bir dünyanın kendini açığa vurduğu görülmektedir. Her şey hem birbiriyle, hem de diğer tüm varlıklarla ilişkili ve bağlantılı olup, özel bir alan, anlam, görev ve önem içindedir. Dahası atomlardan, güneş sistemine; arıdan balığa kadar tüm varlıklar “mest edici ve hayranlık uyandırıcı” bir uyum içerisinde hareket etmekte ve bizi kucaklamaktadır.

Görüldüğü gibi, Mevlâna etrafımızdaki âleme sadece faydacı ve araçsal bir nazarla bakan modern zihin yapımızı kökten değiştirerek, her şeye “derin ve bütüncül” bir gözle bakan yeni bir bakış açısı sunmaktadır.  Bu yönüyle de onu derin (deep) çevreci düşünürlerin ilklerinden saymak yerinde olacaktır. Onun etrafımızdaki tabiatı ve içindekileri nasıl gördüğüyle ilgili bir kaç alıntının bu iddiamızı teyit etmeye yeteceğini düşünüyoruz:

Toprak, su, hava bize ölü görünseler de, Allah nezdinde canlıdırlar.

Rüzgâr, toprak, su ve ateş kölelerdir. Benimle, seninle ölüdür. Hak’la diridirler, ancak onun emrini tutarlar.

Bu cansız olan bulut vaktinde yağmur yağdırmanın gerekli olduğunu ne bilir? Bu bitkiyi kabul edip, bir yerine on veren toprağı da görüyorsun. Bunları bir kimse yapıyor. İşte sen asıl O’nu gör!

Dünya her nefeste yeniden yaratılmada, yenilenmektedir. Fakat biz dünyayı öylece durur gördüğümüzden, bu yenilenmeden haberdar değiliz.

****

Ey gün, doğ! Atomlar oynuyor, cezbeye kapılmış ruhlar oynuyor. Kulağına, dansının onu nereye sürüklediğini söyleyeceğim. Ha¬vada ve çöldeki bütün atomların bizim gibi divane olduklarını iyi bil.

Kısacası Mevlâna mahlûkatın Allah’ı tesbih ettik¬lerinden, her birinin tesbihinin farklı olduğundan bahsetmektedir. Mevlâna’ya göre “hayatsız madde yoktur; madde en düşük derecedeki varlıklarda bile canlıdır.

Mevlâna’nın âlem anlayışının “derin çevrecilerin” kavramlaştırmaya çalıştığı âlem anlayışını çok çok aştığı ortadadır. Çiçekleriyle, gülleriyle, bahçeleri, dağları, taşları; geceleyin bize göz kırpan yıldızları ve sayısız hayvan çeşidiyle âlem insana gerçek bir evdir ve onu kucaklamaktadır. İnsan, kesinlikle düşman ve vahşi bir âlemde tek başına değildir ve etrafı da düşmanlarla değil, dostlarla kuşatılmıştır.

Dinamik bir güç olarak aşk

Mevlâna tabiatta gizli bir enerjiye sahip bir güç keşfetmiştir ve bu görünmez gücü insanoğlunun evrenin kalanını paylaştığı bütün formların sebebi olarak görmüştür. Daha sonra cismani ve ruhani dünyanın altında ne yattığını anlamaya çalışmış ve bunu bulmuştur. Ona göre kâinatta mündemiç olan aşktır. Aşk, böylece, Allah’tan gelmekte ve Allah’a doğru hareket etmektedir. Yaratılışın yukarı doğru hareketinde bir evreden başka bir evreye geçişinde olduğu gibi aşk da her adımda varlığın yeni biçimlerine dönüşmektedir. O’na göre evrendeki her şeyi birbiriyle birleştiren zerrecikler arasındaki etkileşimden sorumlu olan bu pozitif enerjidir. Böylece hiçbir şey bu sistemden bağımsız değildir. Çevrebilimin tanımıyla, kâinattaki her şey birbirine bağlı ve bağımlıdır.

Dahası, aşk insanın hissini yüceltir, sezgi gücünü artırır. Bundan dolayı Mevlâna insanda aşkın zekâdan üstün olduğunu vurgular. Günlük sosyal yaşamda, örneğin, aşk daha önemli ve uygulanabilir bir iştir. Bu demektir ki aşk tüm anlaşmazlıkları çözer, bencilliği ve akla gelen birçok bahaneyi ortadan kaldırır. Bu suretle aşk sadece dini ve ahlaki yaşam için basit ve gereksiz değil aynı zamanda evrensel düzen için de sürdürülebilirdir.

III. Said Nursi

Hayatı

1877 yılında Bitlis’in Nurs köyünde dünyaya gelen Said Nursi’nin çevreyle ilgili görüşlerini araştırırken dikkatimizi ilk çeken noktalardan birisi, tıpkı Mevlana gibi onun da çevreyle olan yakın ve ilgi çekici ilişkisidir. Daha çocukluğundan itibaren tabiata ve tabiattaki tüm varlıklara karşı büyük bir ilgi ve merak duymaktaydı. Dağları, yaylaları, nehirleri, pınarları, ovaları ve tüm bunların içinde yaşayan hayvanları hayret ve merakla incelediği ve bunlara karşı büyük bir sevgi ve şefkat beslediği görülmektedir.

Örneğin, genç Said, Tillo’da kapandığı türbe hücresinde Kamus’u ezberlerken, köylülerin kendisine getirdiği çorbayı “Cumhuriyetçi olarak” tavsif ettiği karıncalarla paylaşmış, kertenkele öldüren bir talebesine ise, “Onları sen mi yarattın? Diyerek çıkışmıştır. Barla’ya sürgüne gönderilirken, kendisine eşlik eden kır bekçisinin havalanan kekliklere ateş etmesine “şimdi yavrulama zamanıdır” diyerek engel olmuştur. Hapishanenin ilaçlanmasıyla sineklerin öldürülmesinden son derece müteessir olmuş ve bunun üzerine “Sinek Risalesi” olarak bilinen küçük bir risale yazmıştır. Kısaca, kâinatla ve etrafındaki her şeyle çok farklı bir iletişim kurmuş; tüm mahlûkatla hikmet, şefkat ve merhamete dayalı bir iletişim şekli geliştirmiştir.

Kâinatın Metafizik Boyutu

Said Nursi de tıpkı Mevlana gibi, kâinatın metafizik boyutunu ısrarla vurgular ve bu onun dünya görüşünün temelini oluşturur. Bunun özü de, kâinat ve içindeki her şeyin, Allah tarafından yaratıldığı gibi yine her şeyin O’nun varlığını tanıdığı ve delili olduğudur.

Ona göre, kâinat ve içerisindeki varlıkların tek yaratılış gayesi, insan merkezci (antroposentrik) anlayışın öne sürdüğü gibi, insan ve insanın menfaatleri değildir. Tam aksine kâinatın insandan bağımsız amaçları ve gayeleri (intrinsic value) olduğunu belirtir. Ona göre “her şeyin gayat-ı vücudu ve netaic-i hayatı” üç kısımdır. Birincisi Sâni'ine bakar, ikincisi, zîşuura bakar ve üçüncüsü ise o şeyin nefsine bakar”.

Yeni Bir Bakış ve Okuma Biçimi:  Manay-ı Harfi

Tabiat söz konusu olduğunda onun sık sık kullandığı ve bunu öğrenmenin kırk senesine mal olduğunu söylediği bir kavram, onun tabiat anlayışını anlamak için önemlidir. Bu da, “manay-i harfi ve manay-i ismi” kavramalarıdır. Kanımca, Said Nursi’nin çevre felsefesinin anlamanın yollarından birisi onun bu “manay-ı ismi ve manayı harfi” kavramlaştırmasını anlamakta geçmektedir. Bu kavramlaştırmanın altındaki temel mantıki yapı anlaşıldığında tüm Risale-i Nur projesinin üzerine bina edildiği temel de anlaşılmış olacaktır.

Bu bağlamda talebeleri tarafından sorulan bir soruya verilen cevap da konumuz açısından önemlidir. Bu da Nursi’nin, hemen hemen tüm eserlerine ve mektuplarına İsra Suresinin 44. ayetiyle başlamasıdır. Üstad Nursi “Kur'an-ı Hakîm'in hazain-i kudsiyesine” açılan en birinci kapının bu ayet olduğunu belirterek düşüncesinin Kur’ani temellerine de işaret eder.

Nursi’ye göre kalb gözü ile kâinata bakıldığında her bir ağaç “hilkatlerinde o derece hârika bir intizam, bir san'at, bir hikmet” olduğundan  “bütün esbâb-ı kâinat birer fâil-i muhtar farz edilse ve toplansalar” dahi o ağacı taklit edemezler. Bundan dolayı da her ağaş “birer âyet-i mücesseme hükmüne” geçerler.

Nursi daha da ileri giderek Kur’ani bir bakış açısıyla bakıldığında insanın nasıl bir âlem hayal edebileceğine işaret eder. Buna göre, etrafımızda gördüğümüz varlıklar, örneğin ağaçlar İslam öncesi Arap toplumunun ve modern bilimin bize gösterdiği “câmid, şuursuz bir cisim değil, belki gayet şuurkârâne mânidar vaziyetler” gösteren bir varlıktıe. Dahası “güyâ şu ağaçların müekkel melâikeleri ağaçların müekkel melâikeler içlerine girip, herbir dalında çok neyler takılan ağaçları cesed olarak giymişler, güyâ Sultan-ı Sermedî, binler ney sadâsıyla muhteşem bir resm-i küşâdda, onlara onları giydirmiş.

Nursi, şu sonuca ulaşır: Mâdem ağaçlar, birer cesed oldu; bütün yapraklar dahi diller oldu. Demek her biri, binler dilleri ile havanın dokunmasıyla "Hû, Hû" zikrini tekrar ediyorlar. Hayatlarının tahiyyâtıyla Sâniinin Hayy-ı Kayyûm olduğunu ilân ediyorlar”( Sözler, 17. Söz.).

Burada çevreci bir bakış açısıyla dikkat çeken nokta, bir yandan bize sunulan canlı ve anlamlı bir kâinat anlayışı, diğer yandan da kâinattaki nizam ve mizana yapılan vurgudur. Bu nizam ve mizan bir yandan Allah’ın varlığını gösterirken, diğer yandan insanların dikkatleri bu nizam ve mizanın korunmasına zimnen de olsa çekilmektedir. Bir yandan “israf, abesiyet, faidesizlik, fıtratta yoktur. İsraf ise, İsm-i Hakîm'in zıddı olduğu gibi; iktisad, onun lâzımıdır ve düstur-u esasıdır” denilmekte, diğer yandan bundan insanın ders çıkarması istenmektedir.

Erken dönem eserlerinden birsindeki şu ifade calib-i dikkattir:

Dinle, havadaki demdeme, kuşlardaki civcive, yağmurdaki zemzeme, denizdeki gamgama, ra'dlardaki rakraka, taşlardaki tıktıka birer mânidar nevaz.

Terennümât-ı hava, naarât-ı ra'diye, nağamât-ı emvac, birer zikr-i azamet. Yağmurun hezecâtı, kuşların seceâtı birer tesbih-i rahmet, hakikate bir mecaz.

Eşyada olan asvat birer savt-ı vücuttur; ben de varım derler. O kâinat-ı sâkit birden söze başlıyor: "Bizi câmid zannetme, ey insan-ı boşboğaz!"(Lema’at)

Nursi’nin çevre felsefesinde her şey canlı, anlamlı ve birbiriyle ilişkilidir. Kâinatın içindeki canlı-cansız tüm varlıklar Allah’ı tanıdığı gibi, O’nu tesbih de etmektedir. O’ndan gelen emirleri dinlemekte ve uymaktadır.

Ekolojik Denge

Ekolojik ve çevreci bakış açısının üzerinde ısrarla durduğu diğer önemli bir nokta ise kâinatta çok hassas eko-sistemlerin olduğudur. Said Nursi, kâinattaki denge, nizam ve mizana [ölçü] dikkat çekerken, yine Kur’an’dan hareket eder. Kainatta gözlemlediğimiz tüm ekolojik sistemlerin; denge, ahenk ve mizanın, başka bir ifadeyle her şeyin her şeyle bağlı ve bir bütün oluşturmasını Allah’ın Adl ve Kadir isimlerinin tecellisine bağlar. Nursi’ye göre insan kâinattaki bu evrensel ilkeden ders çıkarmalı; düzenli, amaçlı ve iktisatlı bir hayat yaşamalıdır. Bu nedenle, kâinattaki denge, ahenk ve mizanı görüp ondan bireysel ve toplumsal hayat için gerekli dersi çıkarmayanları eleştirir. Ona göre, “iktisat ve israfsızlık üzerine hareket eden bir kâinatta, insan savurgan ve ölçüsüz bir hayat yaşayamaz/yaşamamalıdır.

 

Başka bir ifadeyle, anlamlı ve ölçülü bir hayatın temeli ve kalkış noktası tüm kâinatta gözlemlediğimiz ve Allah’ın adl ve kadir isimlerinin cilveleri olan düzen, intizam ve mizan olmalıdır. Said Nursi’nin kâinatta olan esma-i İlahiye’nin tecellilerinin üzerinde bu kadar ısrarla durmasının nedeni “Allah’ın iki kitabı arasında bir ayrılık olmadığıyla” ilgili inancıdır.

Hayvanlara bakış Açısı

Tüm mahlûkatı ve özellikle de hayvanları “ilahi birer mektup” olarak gören Said Nursi’nin, hayvanlarla ilgili bakış açısının en iyi örneklerinden bir tanesi onun sinekler hakkında, kendi ifadesiyle “büyük bir ayetin küçük bir nüktesi” olarak yazdığı risalede bulmak mümkündür. Başkasının tiksindiği ve taciz olduğu bu küçücük mahlûkları o, “kaderi mektuplar ve kudret kelimeleri” olarak görmektedir. Sineklerden çıkardığı diğer ilginç bir ders ise, bu hayvancıkların gurbette veya hapishane zindanlarında bile insanlara arkadaşlık etmeleri, onları yalnızlıktan kurtarmaları ve hatta temizlik konusunda onlara ders vermesidir.

Nursi, bir sanat eserindeki değerin sadece maddesi itibarîyle olmadığını, belki gösterdiği sanat itibarîyle olduğuna dikkat çekerek şöyle der: “nasıl ki bazen beş paralık bir maddede beş liralık bir sanat derc edilir. O zaman o şeyin maddesi nazara alınmıyor; san’at noktasından kıymet veriliyor: sineğin küçücük maddesi ve içindeki pek büyük sanat-ı Rabbaniye gibi.” Bundan hareketle, “cismani bir maddede o kadar nimet ve rahmet manası bulunur ki, yüz defa maddesinden ziyade ehemmiyetli oluyor.”

IV. Sonuç

Sonuç olarak, Mevlana ve Said Nursi’nin tabiat ve çevre anlayışlarının benzer olduğu görülmektedir. Her iki düşünürümüz de tabiat ve çevre anlayışlarını İslam irfan geleneği bağlamında Kur’ani bir temele dayandırmaktadırlar. İslâm öncesi Araplar için tabiat, “anlamsız, ruhsuz ve anlamsız” bir varlık iken, müminler için, yaratıcısının kudretini, ilmini, iradesini, celâl ve cemâlini yansıtan muhteşem bir tablodur.

Gökleri güneş, ay ve yıldızlarla; yeryüzünü çiçekler, ağaçlar, bağlar, bahçeler ve çeşitli hayvan türleriyle süsleyen Allah’tır. Yeryüzünde suları akıtan, gökleri (direksiz) tutan, yağmurları yağdıran, gece ve gündüz arasındaki sınırı koruyan yine Allah’tır.  Kâinat bütün zenginliği ve canlılığıyla Allah’ın, yani kâinatın yaratıcısının eseri ve sanatıdır.

Bizler ise Allah’ın yeryüzündeki emanetçileri ve halifeleriyiz. Tabiatın ve dünyanın efendileri olmadığımız gibi, dünya da dilediğimiz gibi tasarruf yapacağımız veya yapabileceğimiz bir malımız değildir. Her iki düşünürümüzün Kur’an temelli çevre anlayışlarından (Özdemir, 2007) şu sonuçları çıkarabiliriz:

•    Tabiat âlemi, Allah tarafından yaratılmış olan ve Onun mübarek isimleri ile sıfatlarını yansıtan ontolojik ve amaca dönük bit varoluşa sahiptir.

•    Allah tarafından yaratıldığı ve kaim kılındığı için,  bir bütün olarak tabiat ve içerisindekiler insanlar için yararlı oluşundan bağımsız, içkin ve yaradılıştan gelme bir değer taşır.

•    İnsanlar kâinatın tepesinde yer almakla birlikte, tabiat âleminin yalnızca birer mensubudur.  Kendi ailelerine karşı nasıl sorumluluklar taşıyorlarsa,  bütün tabii çevreye ve içerisindekilere karşı da sorumlulukları vardır.

•    Biyolojik çeşitlilik ve ekosistem zenginliği,  Allah’ın yaratıcı gücünün ve iradesinin bir sonucudur, dolayısıyla ekosistem saygıyla gözetilip korunmalıdır.

•    Tabiat belirli bir düzen ve denge içerisinde, olağanüstü bir estetik güzellikte yaratılmıştır.

•    İnsanın bütün üretim ve tüketim kalıpları,  tabiatın genel düzenine ve dengesine dayanmalıdır.  İnsanların hakları mutlak ve sınırsız değildir.

Kısaca, İslam irfan geleneği modern dünyanın en büyük sorunlarından biri olan çevre sorunların anlama ve aşmada bizlere eşsiz bir derinlik ve vukufiyet vermektedir. Tam da bundan dolayı, Mevlana ve Said Nursi’nin kâinatla ilgili derin kavrayış ve bakış açıları tüm insanlığa da hitap etmekte; her iki düşünürün eserlerine gösterilen evrensel ligi de bunun açık bir tezahürüdür.

 

Kaynaklar:

Arasteh, Reza. Mevalana Celaleddin Rumi. Aşkta ve Yaratıcılıkta Yeniden Doğuş, çev: Özdemir İbrahim ve Demirkol Bekir, Kitabiyat, Ankara, 2000.

Jared Diamond, Çöküş: Medeniyetler Nasıl Ayakta kalır, Yada Yıkılır? Çev.: Elif Kıral, İstanbul: Timaş, 2006). 16. Bölüm

Lewis, Franklin D. Rumi, Past and Present, East and West: the Life, Teachings and Poetry of Jalal al-din Rumi (Oxford: Oneworld Publications,

Mevlâna, Mesnevi, çev: Veled İzbudak, (Istanbul: MEB Yayınları, 1988).

Mevlâna, Fihi Mafih, çev. Meliha Ambarcıoğlu, (Istanbul: MEB Yayınları, 1989).

Schimmel, Annemarie. Ben Rüzgârım Sen Ateş / Mevlâna Celâleddin Rumi / Büyük Mutasavvıfın Hayatı ve Eseri, Tercüme: Senail Özkan, İstanbul, 1999.

Özdemir, İbrahim. “Rumi, Jalal al-Din,” in Encyclopedia of Religion and Nature, ed. Bron Taylor and Jeffrey Kaplan (New York: Continuum, 2003).

Özdemir, İbrahim. Mevlâna ve Konfüçyüs [Yeni Bir Yüzyıla Mesajlar] Konya: 2007.

Heidegger Martin. Tekniğe İlişkin Soruşturma, çev.:  Doğan Özlem, Paradigma: İstanbul, 1998.

Vitray-Meyerovitch, Eva de., İslâm’ın Güler Yüzü, çev. Cemal Aydın, Şule Yayınları, 1998.

Özdemir, İbrahim. “Kur'an Perspektifiyle Bir Çevre Etiği Anlayışına Doğru” İslam ve  Ekoloji:  Bahşedilmiş  Bir  Emanet,  edt.:  R  Foltz,  F.M.  Denny,  A. Baharuddin, çev: Nurettin Elhüseyni, İstanbul: Oğlak yayınları, 2007, 41-65.

Şirazi, Sa’di, Gülistan, çev.: H. Kırlangıç, Kapı Yayınları: İstanbul, 2012.

Sezgin, Fuat. İslam’da Bilim ve Teknik, Çev.: Abdurrahman Aliy; Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı:

Türkiye Bilimler Akademisi, 2007. C.1.

Not: Risale-i Nur Külliyatıyla ilgili alıntılar “RisaleProgrami_Ver2” programından alınmıştır.

popüler cevapdünya atlası