Babam Rifat Filizer

Eklenme Tarihi: 25 Kasım 2013

Mahmut Said FİLİZERKonya Ağabeyleri Paneli tebliğidir

* Babanızı bir cümle ile anlatın denseydi eğer kısaca, hayatını Risale-i Nur’a hizmete adamış, Bediüzzaman hayranı bir Nur talebesi olarak tarif ederdim. 20 yıl önce onu kaybettiğimizde 20 yaşında bir üniversite öğrencisi idim. Bu 20 yılın yarısından çoğu çocukluk, bir kısmı da gençlik zamanına denk geldiği için babamı o yıllarda elbette şimdi gördüğüm gözle görüp değerlendirmiyor, bir baba olarak sevgi, şefkat ve ilgisinden faydalanmaya çalışıyordum.

* O, diğer 2 erkek kardeşimin olduğu gibi maddi –manevi bütün ihtiyaçlarımız için kendini paralayan fedakâr bir aile reisiydi.

* Ondan görerek şimdi kendi çocuklarıma uygulamaya çalıştığım, içinde dövmek ve şiddet olmayan bir terbiye metodunu uygulayan, belki Üstadından örnek aldığı şefkati göstermekten de çekinmeyen bir sevgi adamıydı.

* Dini eğitimin küçük yaşlardan başlayarak verilmesi gerektiğini bilen, bunu disiplinle evde uygulayan, namaza teşvik konusunda taviz vermeyen, ama o hassas dengeyi korumayı başardığı için de korkutmadan, bezdirmeden öğreten, takip eden ve her şeyden önemlisi ibadet ve okumalarıyla hepimize canlı bir örnek olmaya çalışan bir Müslümandı.

* Çocukluğumuzda ister evde ister çarşıda olsun tuvalete girerken paçalarını yukarıya kadar sıvaması, çıktığında abdest almadan önce bize o zaman abartılı gelen temizlenme mesaisi, şimdi bakıyorum da bize kendisi yaşayarak gösterdiği imanın en önemli şartlarından temizliğin bir müminin hayatında olması gereken yerini öğretiyordu. Titizliği sadece hijyenle sınırlı değildi, yediği içtiği ve çocuklarının boğazından geçirdiğinin de helal olmasına dikkat etmede titizdi, hayatı boyunca ağzına koymadığı alkol ve sigara konusunda hassas ve titizdi, yemek sırasında iştah kaçıracak hayvan ve haşerattan bahsedilmesi üzerine sofradan kalkacak kadar titizdi. Ama titiz olduğu asıl önemli birkaç konu da vardı ki bu konferansın konusu olan Konya ağabeylerinin şüphesiz hepsinin ortak özelliği idi. O da Risale-i Nurlar’ın okunması, herkese ulaşması ile özellikle gençlerle tanıştırılması konusundaki titizlikle Bediüzzaman denince şöyle bir durması ve tenkit edene karşı celallenip savunmaya geçmesi, tanımayanlara da Üstadı hep aynı heyecanla anlatmasındaki titizlikti.

* Bir çocuk için baba kelimesinin ifade ettiği elbette çok kavram vardır. Ancak çocukluğumdan beri “baba” demek benim için hizmetlerinden ötürü evlenmeyi epey erteleyerek 45 yaşına bırakan, ben doğuncaya kadar da zamanın acımasızlığına direnemeyip saçlarını kaybederek akranlarım gördüğünde hep dedem zannettikleri bir görüntüye sahip olan bir baba idi. Ancak bu baba, çevremdeki arkadaşlarımın babalarından sadece görüntüsüyle farklı değildi. Bu baba, önce evde asılı resimlerinden tanıdığımız Üstadını, o kırmızı ciltli kitapları, onları okuyan ve adını çocukken hep talebe olarak duyup bildiğimiz abileri evinin ve hayatının başköşesine yerleştiren bir babaydı.

* Bilirdik ki hepimizin evlerine misafir gelirdi. Ama bizim evimize bazen o kadar çok misafir gelirdi ki, salonumuz birbirlerine “bu akşam ders Rifat abideymiş” diye haber verenlerce hınca hınç dolar, herkes yerlerde diz dize oturur, abim ve ben, bir abinin okuyup herkesin dinlediği bu sessiz ve saygılı kalabalığa çay dağıtmak ve merdivenlere sığmayan ayakkabılarını düzeltmek görevini başarıyla ifa etmeye çalışırdık. Kimi zaman kalabalık o kadar fazla olurdu ki, komşulardan bardak ve çaydanlık ödünç alır, bazen de bardak yetmeyince ikinci turda içenlere bir bardak daha vermek yerine önce içmeyenlere ikram etmek zorunda kalırdık. Sonradan öğrendik ki evimize yağan nur ve bereketin kaynağı Konya’ya gelen Üstadımızın talebelerinin bizim evimizde yaptığı dersler, o derslerin en unutulmaz anları da ders bitiminde talebelerin arı kovanından gelen o sesi andıran uğultulu sohbetleri sırasında yudumlanan o sıcacık çaylarmış.

* Babam, yıllarca geçimini muhasebecilikten sağladığı için mesleğini soranlara hep muhasebeci derdim. Ama sonraki yıllarda babam elinde hiç sermayesi olmadığı için hep fedakârlığı yapan anneler gibi annemin kolundaki bileziklerle Terziler İşhanında bir dükkân kiraladı ve bu işhanının ikinci katında ailecek birlikte kurduğumuz demir raflara veresiye aldığı kitapları yerleştirdi. Böyle bir insanın açtığı dükkânın adı da elbette farklı olamazdı: Tabelada “Nur Kitabevi” yazıyordu. Çocukken görmesi zor ama şimdi bakınca bir işhanında ikinci katta açılan bir kitapçının reklam ve satış yapması ticari olarak çok zordu. Ama hedefte çok para kazanmak değil, o kırmızı kaplı kitaplarla gençleri buluşturmak, Konya’da o dönem kitapçılarda pek bulunmayan Risale-i Nurlara ulaşmayı kolaylaştırmaktı. Ki öyle de oldu, birkaç sene o işhanında, daha sonra Zafer Meydanı’ndaki Yer Altı Kitapçılar çarşısında hep Risale-i Nurlar ve bu eserleri basan yayınevlerinin diğer kitapları satıldı. Satıldı ama rahmetli babam işe hiçbir zaman ticaret gözüyle bakmadı. Veresiye aldığı kitapları, dükkâna gelen üniversite talebelerine hiç bıkıp usanmadan sanki Zübeyir Abi’ye Nurları anlatırken duyduğu o heyecanla anlatıyor, “talebenin cebinde parası olmaz” deyip “ne zaman eline geçerse verirsin” diyor, veresiye defterine yazıyordu. Hastalanınca artık gidemez olduğu dükkâna okul sonralarında uğradığımda veresiye defterini karıştırdığım için bu kadar iyi hatırlıyorum. Belki hasta olduğu dönemde dükkân ben okuldan çıkıp açana kadar kapalı kaldığı, belki de bir süre sonra vefat edince tamamen kapandığı için defterdeki alacaklar o defterde yazılı kaldı. Umarım babam, o kara kaplı defterde yazılı kalan alacaklarını helal etmiştir. Çünkü Risale-i Nurları alıp evlerine götüren o gençlerden biri bile bu eserlerden istifade edip ahiretini kurtarmışsa yaşasaydı eminim ki “hepsi helal olsun” derdi.

* 1980’li yılların yani askeri darbe sonrası yılların şartlarını burada yaşı yeten herkes iyi hatırlar. 80’li yıllarda babamın Nurları tanıtmaktaki azmi ve cesaretini yaz aylarında bir ay süreyle açılan Konya Fuarı’nda açtığımız kitap stantlarında daha iyi görmüştüm. Azmi anladık da cesaret kelimesini neden kullandın derseniz, yalnızca devlet kanalı TRT’nin olduğu, bugünkü gibi gazete ve neşriyatın bulunmadığı, demokrasinin aldığı ağır yaraları sarmaya çalıştığı o yıllarda fuarda kitapçılara ayrılan 10’ar metrekarelik o stantta içeri giren herkesin dikkatini çeken ve istisnasız herkesin baktığı Üstadın büyük boy bir portresini asmak bana göre cesaret işiydi. Çünkü bugün dahi birçok kişinin dükkânında en dikkat çeken yere Üstadın fotoğrafını asma cesareti gösteremeyeceğine inanıyorum. Bu hareketiyle babam tanıyanlara Üstadı bir kez daha hatırlatıyor ve Risale-i Nurların köşe bucak saklandığı o baskı dönemlerinden sonra büyük bir mutluluk ve şükür kaynağı oluyor, tanımayanlardan gelen “dedeniz mi” sorularına ise kızmadan, küsmeden Üstadı anlatma fırsatı buluyordu.

* Günümüzde salonlarımızın baş köşesinde televizyonlar yer alıyor. Vaktimizin büyük bir kısmını da televizyon karşısında geçiriyoruz. Bir televizyoncu olarak doğru kanallar izlenir ve iyi yönde kullanılırsa bunun tabii ki karşısında olamam ama bizim evimizde başköşede babamın çocukları kadar değer verdiği, gözü gibi baktığı, gelirinin belki de önemli bir bölümünü harcadığı kitapları vardı. Eski eserler, el yazmaları, hadis ve tefsirler, ansiklopediler ve zarar görmesin diye birkaçı bir araya getirilerek ciltlenmiş yüzlerce kitap... Evrad u ezkara ayrı bir önem verdiği için tefsir, cevşen ve diğer dua kitaplarından fotokopiler çektirir, kendisi aralarına el yazısı ile eklemeler yapar, bunları zımbalayıp cebinde taşır ya da biraz fazla hacimli olursa üşenmez, matbaaya gider ve ciltletirdi. Bu eserlerden kalanları bizde duruyor, bazılarını vakıflara hediye ettik, ama sonradan öğrendik ki asıl el yazması eserler çok daha fazlaymış. Bu konuyla ilgili hatırayı geçirdiği trafik kazasında vefat eden Prof. Dr. İbrahim Canan abimizin "Ağabeyler Anlatıyor" kitaplarının yazarı Ömer Özcan'a verdiği röportajdan babamla ilgili bölümünden aktarayım.

“Ben Ankara İlahiyatta okurken bir ara Konya'ya gelmiştim. Baktım Rifat Filizer ağabey diğer ağabeylere kafası bozulmuş, kızmış, ciltli kitaplarını bir koli yapmış ve satılığa çıkarmış. Hüsrev ağabeyin el yazması Osmanlıca eserlerdi… Bunları ben alayım ağabey dedim. Ucuz fiyata hem de taksitle bana verdi. Ama nasıl seviniyorum bilemezsin. Yalnız 1971'de ben yurt dışında iken babam rahmetli, o baskınlar döneminde korkmuş ve onları toprağa gömmüş. Maalesef kitaplar çürümüş orada.”

* Babamın o baskı dönemlerinde adının Nurcu olarak çıkması, askerlik döneminde Afyon’da 6 ay gibi kısa bir süre için bile olsa hapis hayatı yaşaması Konya’da diğer abilerimizin de mutlaka yaşadığı sıkıntılı bir tecrit dönemi yaşamalarına neden olmuş. Rahmetli babam arkasında çoğu zaman bir bekçi ya da polisin yürüyerek kendisini takip ettiğini anlatırdı. Hatta bir keresinde çok hızlı yürüdüğü için kendisine yetişemeyen bekçinin biraz daha yavaş yürümesini kendisinden istediğini anlatmıştı gülerek. İşte bu sürekli gözetim altında oluşu sokakta yürürken en yakın akrabaları dâhil çevresini selam almaktan korkar hale getirmiş. Onunla irtibat kurup konuşursa başının belaya gireceğinden çekinenler bir bir çevresinden uzaklaşmış. Ben çocukken hep anne tarafımdan akrabalarımı tanır, Konya’da yaşamamıza rağmen babamın neden hiç akrabası olmadığını merak ederdim. Ne yazıktır ki, en sıkıntılı dönemlerimizde yanımızda göremediğimiz, babamla doğru dürüst görüşmeyen akrabalarımız ancak 1993 yılında vefatında evimize taziyeye gelebilmişlerdi, herhalde öldüğüne göre artık tehlike geçmiş olmalıydı…

* Babamın hayatta en çok gurur duyduğu şey normal insanlarınki gibi ailesi, çocukları ya da sahip olduğu bir şey değil, genç yaşta nurcu olmak ve hayatı boyunca nurcu olarak yaşamaya çalışmaktı. Nurcu olduğunu kısık sesle korkarak ve çekinerek değil, hangi ortamda olursa olsun cesaretle bağırarak söylerdi. Nurcu olmak onun için uğrunda hayatını imkan olsa defalarca feda edebileceği yüce bir değerdi. Bu kısmı, ölene kadar nurcu olduğunu anlatan babamın ağzından aktarayım:

“l947 yılında asker olarak Ankara'ya gittim. l948 yılında, askerlik vazifem devam ettiği sırada, bir mektupta ismimin yer alması üzerine, görevli olduğum birliğe gelinerek, çantam ve karyolam aranmış, Risaleler ve Kur'ân-ıKerîm bulunmuştu. Gece saat 3 civarında polisler beni alarak l. Şubeye getirdiler. İfadeden sonra bana 'Nurcu olmadığını söyle, serbest bırakalım' dediler. Nurculuğu reddedemeyeceğimi, ister onların anladığı anlamda, ister benim anladığım anlamda sonuna kadar Nurcu olduğumu söyleyince beni kıt'ama iade ettiler. Dokuz gün kıt'ada mahpus kaldım. Sonra Ayaş'ta bir alaya götürdüler. Orada iki ay kaldım. İki ay sonra alay karargâhına çağırtılarak, iki jandarma nezaretinde önce Ayaş'tan Ankara'ya, sonra da Ankara'dan Afyon'a götürüldüm.

*Anlatmaktan gurur duyduğu birkaç olay vardı ki, zaten bu olaylar onun hayatının dönüm noktaları olmuş, kesinlikle unutulmayacak hatıralar arasında yerini almıştı. Bunlardan biri Pîrî Mehmed Paşa Camiine devam ederken PTT’ de çalışan Ermenekli Zübeyir Gündüzalp abi ile karşılaşmasıydı. Kendisi 1940’lı yıllarda Risâle-i Nurları tanımış, iç dünyasında büyük inkılâplar meydana gelmiş, tarif edilmez bir mutluluk duymuştu. İşte bu mutluluğu başkalarıyla da paylaşmak istemişti. Çevresine Risale-i Nur'u ve Üstadı tanıtmak için devamlı bir gayret içinde idi, mesaisini daha ziyade kendisi gibi gençler üzerinde yoğunlaştırmıştı. Piri Mehmet Paşa Camii cemaatinden yakından tanıdığı, öz kardeşten daha fazla birbirlerini sevdikleri sabah namazı arkadaşı Zübeyir Gündüzalp’e tanıtmayı aklına koymuştu. Zübeyir abi’nin okuma listesinde sandıklar dolusu kitap vardı. Babam tıpkı kendisinin Nurlarla tanışma vesilesi olan Küçük Sözler ve Gençlik Rehberi ile başlamayı uygun görmüştü. Kendisi ile altı aya yakın meşgul olduğunu, çevresindeki diğer ağabeylerle birlikte her sahadaki bilgisi ve kültürü ile temayüz etmiş olan Zübeyir Gündüzalp’i adım adım Risale-i Nur'la tanıştırdığını anlatır, bu hizmete vesile olmaktan dolayı kendisini bahtiyar hissettiğini söylerdi her fırsatta.

* Gururla anlattığı diğer bir olay ise Afyon hapishanesinde Üstad ile karşılaşması ve 6 ay süre içinde Üstad ile paylaştığı o kıymeti tarif edilemez dakikalardı. Bu kısmı da heyecan dolu sesiyle bizlere anlattığı sözlerle hatırlatayım:

"23 Nisan l948 'de Afyon'a indik. Doğruca Afyon hapishanesine götürüldüm ve 2. koğuşa yerleştirildim. Orada A. Feyzi Kul ile birlikte altı ay kaldım. A. Feyzi Kul bana Üstadın yerinitarif etti. Bir teneffüs esnasında, bahçeden, eserlerini tanıyışımdan altı sene sonra Üstadı görmek nasip oldu. Karşılıklı selâmlaştık.

"Afyon hapishanesinde Nur talebeleri benimle birlikte l9 kişi olmuştu. Üstad bu rakam üzerine 'Fesübhânallah! Afyon hapsinde bu l9 rakamı İsm-i Âzama tevafuk etti' buyurdular.

Yaşlı ve hasta olmasına rağmen Bediüzzaman hazretlerine her türlü merhametsizce muamele lâyık görülüyor, hava almak için pencere kenarına bile yaklaştırılmıyordu. Hapishanenin suyu alt katta olduğu için çoğu zaman Üstadı susuz bırakıyorlardı. Bütün bu muameleye karşı, Üstad sabırla mukabele ediyor, beddua dahi etmiyordu.

"Hapishane idarecileri, defalarca müracaattan sonra, benim, Üstadın hizmetlerini görmeme müsaade ettiler. Her gün ikindiden sonra yanına çıkar, hizmetini yapar ve sularını getirirdim. Bu hizmetlerim esnasında sayısız iltifatlarına mazhar oldum. İki mühim sözünü hiç unutamam. Birincisi şudur; (askerlik yaparken er statüsünde hapse getirildiğinden olsa gerek) 'Rifat, seni yirmi ferik (general), üç miralay (albay) olarak kabul ediyorum. ' İkinci de şu idi: 'Rifat, üstadlarım devamlı olarak (şehadet parmağını uzatarak) 'Bu çocukla meşgul ol' diye üzerinde durdular. Bunun sırrını anlayamadım. Şimdi senden soruyorum, sen kimlerdensin?' demesi üzerine ben de, 'Üstadım, Konya Ayân azası Zeynelâbidin'in kardeşinin torunuyum' deyince, 'Fesübhânallah, demek üstadlarımın beni ikaz etmelerindeki sebep buymuş. Demek ki onlar seni bana teslim etmişler' buyurmuşlardı.” Babam, Üstadın aslında sorunun cevabını bildiğini ancak kendisine hoş bir hatıra bırakmak için böyle bilmiyormuş gibi davrandığını anlatırdı. Bir de herkes Üstad’ın gözlerine bakmaktan imtina ederken kendisinin ısrarla Üstad’ın çakmak çakmak yanan gözlerine bakmaktan ayrı bir lezzet aldığını anlatırdı.

"Babam, Üstadı, Emirdağ ve Isparta'da kaldığı zamanlar sık sık ziyaret etmiş, l957 senesinde Aziziye Camiinde Said Gecegezen'le tanışmış, Said abinin de küçük bir Zübeyir olduğunu söylerdi.

*Babası küçük yaşta vefat edince tahsil ve terbiyesi ile yakından ilgilenen Hacı Veyiszade Hocaefendi ile ilgili olarak da "Konya'da Üstad’ı çok iyi bilenlerden birisi de Ali Ulvi Kurucu'nun amcası, Hoca Veyiszade Mustafa Kurucu’dur. Üstadımızhakkında şöyle dediğini aktarmıştı: 'O büyük bir mücahittir ve tektir, bizler post adaylarıyız. Post üzerinde oturur, tesbih çekeriz. Ben yarım saat hapishane hayatına dayanamıyorum. O vazife yalnız ona münhasırdır.' "Üstad Bediüzzaman da Hoca Veyiszade hakkında, 'Ben o muhteremi tanıyorum. Mânen benim yardımcılarımdandır. Bana çok dua etsin. Ona çok çok selâmımı götürün' demişti.

* Biliyoruz ki yılları dakikalara sığdırmak zor. Ama sınırlı süre ve satırda birçok abide şahsiyeti tanımaya, hatırlamaya ve de en önemlisi unutturmamaya çalışacağız. Bugün burada isimleri geçen, ömrünü haklı bir davaya vakfetmiş o zamanın kahramanları adanmışları rahmetle analım. Bu şehir ve de ülke onları minnetle anmalı. Babamı anlatırken adı geçen büyüklerimiz başta olmak üzere hepsinin ruhları şad olsun. Allah babamdan ve bütün “Ağabey”lerden ebeden razı olsun.

popüler cevapdünya atlası