Ayetü’l-Kübra’da Seyyah’ın gözünde Peygamberlik ve Peygamberimiz

Eklenme Tarihi: 23 Eylül 2013 | Güncelleme Tarihi: 04 Ağustos 2017

Bediüzzaman nübüvvet ve peygamberlik meselesine, bunlara bağlı olarak Peygamberimiz’e (asm) konu olarak birçok yerde temas eder. Ama her eserin teknik yapısı ve tematik inceliğine göre konuşur, her eserde bahsi değişik şekillerde işler ve anlatır. Haşir Risalesinde Yaver-i Ekrem benzetmesiyle ve onun arkasından mutlak nübüvvetin gereğini, mutlak nübüvvetini gerekli kılan hilkatin estetik yapısını, mantıki düzenini ortaya koyar ve gerekliliğin bütün şubelerini en iyi Peygamberimizin (asm) yaptığını ve temsil ettiğini söyler.

Bediüzzaman Ayetü’l-Kübra’da peygamberimizden ayrı enbiyalar meclisini de Seyyah’ın müşahade alanına sokar. Bu bahsin evvelidir, buna riayet eder. Nübüvvet bahsi genel ama peygamberimizin nübüvveti ise onun akışında genel nitelikli bir özeldir. Seyyahın sekizinci durağında enbiyalar onu içeriye davet ederler: “Mütefekkir yolcu marifet-i İlahiyenin hadsiz mertebelerinde ve nihayetsiz ezvakında ve envarında daha ileri gitmek için, insanlar alemine ve beşer dünyasına girmek isterken başta enbiyalar olarak onu içeriye davet ettiler, o da girdi.” Bediüzzaman o kadar görsel ifadeler kullanır ki, hayran olmamak kabil değil. Maziye doğru gider. Onların insanları Allah’a imana davet edip ders verdiklerini gördü. Şu cümleye bakınız; “O da o nurani medresede diz çöküp derse oturdu.”

Bediüzzaman anlatır:
Onlar beşeri hayvaniyetten melekiyet mertebesine yükseltirler.
İman-ı billaha davet ile ders verirler.
Onlar insanların en meşhurlarıdırlar, en yükseğidirler, en namdarıdırlar.
Ellerinde onları tasdik babında Allah tarafından verilmiş mucizeler vardır.
Her birinin ihbarı ile insan nevinden bir büyük taife ve ümmet onları tasdik etmiştir.
O yüz bin zat icma ve ittifakla bir hakikatı tasdik etmişlerdir. Böyle yüz binler zatların tasdik ettikleri bir hakikatı inkar edenlerin ne kadar büyük hata ettiklerini, hadsiz azaba müstahak olduklarını anladı.
Onlara imanın, imanın kudsiyetinin büyük bir mertebesi olduğunu bildi.
Allah onları mucizeleri ile fiilen tasdik eder.
Düşmanlarına gelen tokatlar, Hakkın desteğini aldıklarını gösterir.
Şahsi kemalatları, hakikatlı talimatları, imanlarının kuvvetleri, ciddiyetleri, fedakârlıkları, ellerinde bulunan kitap ve suhufların kudsiyeti, onların arkasından giderek hakka ve hakikata varan insanlar ve bütün bunlar enbiyaya imanın büyük bir delilidir.

Seyyah oturduğu medresede aldığı dersten memnundur. “Onların derslerinden çok feyz-i imani alır.”

Ayetü’l-Kübra’da seyyahın adı zaman zaman değişir, bazen kainat seyyahı, bazen dünya seyyahı, bazan mütefekkir seyyah ve benzeri isimlerini alır. Bediüzzaman onu görüş açısına göre farklı şekillerde anlatır. Seyyah, tek yönlü, tek perspektifli bir insan değildir, çünkü o Bediüzzaman’ın kendisidir, hem onun karakteridir, hem de bir anlatı metninde farklı bir kişilikle görünür, karakter anlatıcı olduğu yerler de vardır.

Bediüzzaman skolastik anlamda, anlatım kalıplarını, dar telakki ettiği için, Peygamberimizi anlatırken böyle kurmaca yollarla istediğini daha etkili şekilde söyler. O edebiyatın gücüne inanır, din yorumunda sınırlı ve dar kalan selefe, sözle değil, uygulama ile cevap verir. Çünkü selefin anlatımında parça gösterilir, çok zaman bütüne yansımaz. Bediüzzaman ise, tamamen sentezci parçadan çok, konunun görünüşünü külli olarak izah eder.

Peygamberimizle (asm) ilgili bölüm bir monolog/iç diyalog ile başlar, kahraman kendi kendine konuşur: “O dünya seyyahı kendi aklına dedi ki, madem bu kainatın mevcudatıyla malikimi ve halıkımı arıyorum, elbette her şeyden evvel bu mevcudatın adasının tasdikiyle dahi en mükemmeli ve en büyük kumandanı ve namdar hakimi ve sözce en yükseği ve akılca en parlağı ve on dört asrı fazileti ve Kur’an’ı ile ışıklandıran Muhammed-i Arabi Aleyhisselatü Vesselam‘ı ziyaret etmek ve aradığımı ondan sormak için Asr-ı Saadete beraber gitmeliyiz, diyerek aklıyla beraber o asra girdi gördü ki…”

Haşir’de; “Uzakta bir ada var. Bak halk da buraya geliyor. Bak bir Yaver-i Ekrem nutuk okuyor.” diyerek Peygamberimizin mutlu asrına giderken aklı ile birlikte gider. Kim düşünmüş böyle bir kurgulamayı? Bediüzzaman tam bir sanatçı. Eserleri de bir sanat mektebi. Seyyah kendi kendine konuştu, aklı bir kişilik gibi yanına aldı ve ona “Muhammed-i Arabi Aleyhisselatü Vesselam’ı ziyaret etmek ve aradığımı ondan sormak için Asr-ı Saadete beraber gitmeliyiz” dedi. Nasıl bir seyahat tasarlanmış? Aklı bir kişilik haline getiriyor, ona gitmek gerektiğini anlatıyor, onu ikna ediyor ve beraber gidiyorlar. Cümleye bakınız: “Aklı ile beraber o asra girdi.” Şimdi tam şimdiki zamana geldi ve “girdi ve gördü ki” diyor. Kütüb-i salife gibi konuşmuyor, sanatçı bir edip ve müfessir olarak konuşuyor. Seyyahın anlatımı paylaştığı arkadaşları yerine göre değişiklik gösterir.

Bediüzzaman kendi aklıyla konuşan seyyahı konuşturur: “Hem sonra kendi aklına dedi…” Yani akıl bir anlatım eşhası olmuş. Seyyahın aklının penceresinden olaylar görülür. Roman ve anlatım sanatında harika uygulamalar bunlar. Bu bölüm seyyahın monologlarından/iç konuşmalarından oluşur. Romanda iç konuşmaları Avrupa’da bir romancı başlatmıştır, monolog interior, Bediüzzaman neler yapıyor hayret değil mi? Hâlbuki bizim mesnevilerimiz onlardan önce başlatmışlar, halk hikayelerimiz de öyle. Bediüzzaman konunun estetiğine göre nasıl yeni anlatım paktları kullanır.
İtikadının inşasında Peygamberimizle (asm) konuşmanın zaruretine kendini inandırır. “O asır hakikaten O Zat ile bir saadet-i beşeriye asrı olmuş. Çünkü en bedevi ve en ümmi bir kavmi getirdiği nur vasıtasıyla kısa bir zamanda dünyaya Üstad ve hâkim eylemiş. Hem kendi aklına dedi, biz en evvel bu fevkalade Zatın (asm) bir derece kıymetini ve sözlerinin hakkaniyetini ve ihbaratının doğruluğunu bilmeliyiz. Sonra Halıkımızı ondan sormalıyız diye taharriye başladı.”

Seyyah taharrici yani araştırıcı birisidir. Dokuz külli delil bulmuştur, seyyah taharri neticesi. Birincisinde Peygamberimizin mucizelerinin en çarpıcılarını anlatır, hepsine işaret eder; “Bir parmağının işaretiyle kamer iki parça olması, bir avucu ile a’dasının ordusuna attığı az bir toprak ile umum o ordunun gözlerine girmesiyle kaçmaları, susuz kalmış kendi ordusuna beş parmağından Kevser gibi akan suyu kifayet derecesinde içirmesi” gibi.

Sıra üç büyük örnekten umuma gidiş, “nakl-i sahih-i kat’i ile (doğru ve kesin yollardan gelen haberlerle) ve bir kısmı tevatür ile (yalanda ittifakı muhal olan kişiler tarafından) yüzer mucizatın onun elinde zahir olmasıdır.” Bunlar 19. Mektup’ta genişçe anlatılmıştır. Bu kadar güzel ahlakı ve kemalatı, yüzlerce mucizesi olan bir zat, yalan ve hileye, yanlışa tenezzül etmez.

İkincisinde onun elindeki ferman olan Kur’an’dan bahsedilir. O fermanı her asırda üç yüz milyondan ziyade insanlar kabul ve tasdik etmişler, kırk vecihle beşer kelamı olmadığı kabul edilmiş olan böyle bir fermanı elinde bulunduran zatta, “fermana cinayet ve ferman sahibine hıyanet hükmünde olan yalan olamaz ve bulunamaz.”

Üçüncü’de çok kuvvetli bir özetleyici olarak Peygamberimizin (asm) birçok özelliğini bir sahifede icmal eder. O’nun şeriatı, İslamiyeti, ubudiyeti, dua ve davet ve imanından bahseder. Bunların ne benzeri vardır, ne de olacaktır. Şeriatı on dört asrı ve insanlığın beşte birini adaletli, hakkaniyetli ve müdakkikane, inceden inceye, hadsiz kanunlarıyla idare etmiştir, bu yönü ile o şeriatın da emsali benzeri yoktur.

Ümmi olmasına rağmen hareket, söz ve davranışlarından oluşan İslamiyet insanların rehberi, mercii, sığınağı, dayanağı, akıllarını eğiten, yol gösteren, kalplerini aydınlatan, nurlandıran, saflaştıran, nefislerini terbiye eden, temizleyen ve ruhlarının inkişaf/gelişme nedeni ve terakkisinin kaynağı olmuştur. Bu haliyle benzeri olmamış ve olamaz.

İbadet konusunda da çok farklıdır. “Hem dininde bulunan bütün ibadatın bütün envaında en ileri olması ve herkesten ziyade takvada bulunması ve Allah’tan korkması ve fevkalade daimi mücahedat ve dağdağalar içinde tam tamına ubudiyetin en ince esrarına kadar müraat etmesi ve hiç kimseyi taklid etmeyerek ve manasıyla ve müptediyane (ilk defa ve en mükemmel yapan) fakat en mükemmel olarak hem iptidayı ve intihayı birleştirerek yapması elbette misli görülmez ve görülmemiş.” Bir paragrafta bir peygamberin kulluk portresini çizmiştir.

Bediüzzaman ciltlerce siyer kitabının hülasası olan bir icmali iki sahifede yapmış. Her cümlenin yüzlerce olayla desteklenmesi halinde bu iki sahifelik kısım bir kitap olabilir. Aslında Nur talebelerine yapılan bühtanlardan biri Nebiyy-i Zişan konusunda tehavün suçlamasıdır. Halbuki Bediüzzaman her büyük risalede Peygamberimizi (asm) öyle icmal gücü ile anlatır ki, Haşir ve Ayetü’l-Kübra ve daha başka bahislerdeki icmali nübüvvet anlatımlar birkaç kitaba sığmaz. Nübüvvet konusundaki fikirlerinin, analizlerinin tafsili diye birkaç çalışma yapılabilir. Nur talebeleri bunları düşünmeliler.

Bahsin bu bölümünde şahıs akıldır. Bediüzzaman bir anlatıcı olarak aklı ile konuşarak bu bölümü yazmıştır. Ona bir kişilik verir ve onunla meseleleri mütalaa eder.

Dua konusunda Peygamberimizin (asm) Cevşen-i Kebir‘deki tavsifi hiç kimsenin başaramayacağı bir boyuttadır. “Duada dahi onun misli olmadığını” belirtir. Risalet görevinde ve halkı hakka davette sabrı ve metaneti öyle bir boyuttadır ki “Büyük devletler ve büyük dinler, hatta kavim ve kabilesi ve amcası ona şiddetli adavet ettikleri halde zerre miktar eser-i tereddüd, bir telaş ve bir korkaklık göstermemesi ve tek başıyla bütün dünyaya meydan okuması ve başa da çıkarması ve İslamiyeti dünyanın başına geçirmesi isbat eder ki, tebliğ ve davette dahi misli olmamış ve olamaz.”

İmanının kuvveti, kendinden önceki peygamberlerin onun iddialarındaki ittifakı ve onun da onları teyid etmesi, terbiyesi ve düsturları ile insanların hakka, hakikata kavuşmuş olmaları, öne sürdüğü bütün ilimlerde ileri giden ümmetinin büyük şahısları, onun arkadaşları olan âli ve ashabı onun bütün hallerini tam bir merak, gayet dikkat ve nihayet ciddiyetle araştırdıkları halde onun dünyada en sadık bir insan olduğunda ittifak etmişlerdir.

Peygamberlerin kainatı anlamlandırmadaki görevlerini de derinlikli olarak yapmıştır. Bu paragraf sanatlı ve estetik bir bahistir. “Bu kâinat nasıl ki kendini icad, idare ve tertip eden ve tasvir ve takdir ve tedbir ile bir saray gibi bir sergi gibi bir temaşagah gibi tasarruf eden saniine ve kâtibine ve nakkaşına delalet eder. Öyle de kâinatın hilkatindeki makasıd-ı İlahiyeyi bilecek ve bildirecek ve tahavvülatındaki rabbani hikmetlerini talim edecekve o kitab-ı kebirin manalarını ifade edecek bir yüksek dellal, bir doğru keşşaf, bir muhakkik üstad, bir sadık muallim istediği ve iktiza ettiği ve herhalde bulunmasına delalet ettiği cihetiyle elbette bu vazifeleri herkesten ziyade yapan bu Zatın hakkaniyetine ve bu kâinat Halıkının en yüksek ve sadık bir memuru olduğuna şehadet ettiğini bildi.”

Bu bahis tamamen peygamberlik konusunda aklı tatmin eden bir bahistir, mutlak nübüvvet ve risalet perspektifinden bakar burada Bediüzzaman. Filozoflar ve sapık ekoller bu bahislerdeki isbatlar karşısında bir şey diyemezler. Çünkü Onun özellikleri, kişisel yanı ise, nübüvvet görevinin Allah ve varlığa gerekliliği konusu, bütün insanlığı ve bütün dinleri ilgilendiren bir bahistir. Dokuzuncu bahiste teşhir, tanıttırma, sevdirme, teşekkür ve hamd etttirme, terbiye ve iaşe, perestiş ettirme, gibi Rububiyetin gayelerini en harika şekilde Peygamberimizin yerine getirmiş olduğu belirtilmektedir. Bu bahis gözlemlerden elde edilen ve gözlemlere karşı yapılacak davranışlardan kaynaklanır. Peygamberimiz “hilkat-ı kainatın tılsımını ve muammasını hall ve keşfeden ve daima o Halıkının namına hareket eden ve O’ndan istimdad eden ve muvaffakiyet isteyen ve O’nun tarafından imdada ve tevfika mazhar olan ve Muhammed-i Kureyşi denilen zat olacak.”

Bu dokuz hakikatlar onun doğruluğuna şahittirler. Bu yüzden ona Fahr-i Âlem denmiştir, çünkü kâinatın anlamını o çözmüştür. Kâinatın cüzleri, o okuyunca mana kazandığından harflerin kendisini okuyanla iftihar ettiği gibi, kâinat denen bu kitap da onun ile övünür. İnsanlık, Âdemoğlu, onun izahları ile anlam kazanmıştır. Bu yüzden insanlığın şerefi O‘dur. Bediüzzaman bu bahsi, kendi aklı ile olan diyalogu ile şekillendirmiştir. Yaver-i Ekrem de başka, daha başka bahislerde, başka başka üslublar ile Peygamberimizi anlatır. Hiçbir zaman aynı üslub ile anlatmaz. Onun Bediüzzaman’lığı tekrara düşmemek, aynı şeyleri, aynı şekilde asırlarca anlatıldığı gibi anlatmamak ve orijinal olmaktır. Hakikatlar kadar sanatlı üslubu etkilidir. Çünkü sanat anlatımdan daha ileri boyutta bir tekniktir. Cami görevini her cami yapar ama Selimiye bir sanat eseridir. Sanat eseri özelliğini bir kenara koysaydı, bir mahalle camii yapardı Sinan.

Bediüzzaman her eserinde mutlak nübüvvet ve peygamberimizden değişik ve orijinal tekniklerle bahseder. O tekdüzelikten, monoton anlatımlardan kaçar. Onların portrelerini çizer, bu portre hem risalet görevine taalluk eden kısmı olarak harici nitelikle hem de kul olarak Allah ile münasebetlerindeki ciddiyetleri ile iç perspektiflerle izah edilmiştir. İslam düşüncesinde onun peygamberlik ve Peygamberimiz konusundaki düşüncelerinin anlattıkları yanında özellikle anlatım ve yansıtma kuramı başlı başına birkaç sanat ve din tezi olacak genişliktedir. Ama ona sadece tematik bakış ile bakıldığından sanatlı anlatımının dehasal yönü anlatımlardan uzak kalmaktadır. Onlar da bir gün gerekli uzmanlarını bulacaktır. Bir alim her eserinde çarpıcı ve görülmemiş tekniklerle bir Peygamberi anlatır. Bu ihmal edilmeyecek ve orjinalliği görülecek gösterilecek bir büyük bahistir. Çünkü onun iddiaları Kur’an‘ın iddialarıdır. Kur’an’ın asli iddiaları içinde Nübüvvet farklı bir bahistir ve Bediüzzaman ona gereken önemi vermiştir.

popüler cevapdünya atlası