Ayetler Işığında İstiğna Olgusu ve Din Hizmetlerindeki Önemi

Eklenme Tarihi: 14 Nisan 2015 | Güncelleme Tarihi: 23 Ocak 2017

 

Peyman Ünügür'ün Din Hizmetleri ve İhlas Sempozyumu tebliğidir

Her asırda olduğu gibi günümüz din hizmetlerinde de önemini muhafaza eden ve karşılığını yalnızca Allah’tan beklemek anlamına gelen istiğna kavramını, Kuran ayetlerini merkeze alarak nazara verebilmek bu tebliğin ana gayesidir.

Tebliğimizde istiğnayı konu alan Kur’an ayetleri ve bunları destekleyen güvenilir rivayetler üzerinden dini davetteki/din hizmetlerindeki istiğnanın nasıl olması gerektiği/keyfiyeti ortaya konulmaya çalışılacak ve günümüzde din hizmetlerinde istiğna olgusunun nasıl konumlandırılması gerektiğine dair önerilere yer verilecektir.

 

  1. Din Hizmetinin Etkinliği Açısından İstiğnanın Önemi
    1. İstiğna Kavramı

Zengin olmak manasındaki Arapça غني fiilinden türeyen istiğna kelimesi sözlükte, var olanla yetinme, aza kanaat etme, eldekini yeter bulma, tok gözlülük, gereksinim-ihtiyaç duymama gibi anlamlara hamledilmektedir.[1]

Fıkıhta nisap kavramını nitelemek için kullanıldığı görülmektedir. Buna göre nisâb-ı istiğna bir Müslümanın başkasından yardım isteyebilmesi için konan ölçüdür. Bu nisaba sahip olanlar başkasından bir şey isteyemezler.[2]

Kur’an’daki kullanımı/kullanımları

Kelimenin Kur’an-ı Kerim’deki kullanımların şu şekildedir:

ذَلِكَ بِأَنَّهُ كَانَت تَّأْتِيهِمْ رُسُلُهُم بِالْبَيِّنَاتِ فَقَالُوا أَبَشَرٌ يَهْدُونَنَا فَكَفَرُوا وَتَوَلَّوا وَّاسْتَغْنَى اللَّهُ وَاللَّهُ غَنِيٌّ َمِيدٌ

Bu dünya ve ahiret azabına uğramaları; kendilerine apaçık belgelerle peygamberler geldiği halde onların “Bize bir insan mı doğru yolu gösterecek?” demeleri ve yüz çevirip inkâr etmelerindendir. Şüphesiz Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, Allah'ın hiçbir şeye ve kimseye ihtiyacı yoktur, eksiksiz övgülere layıktır.[3]

أَمَّا مَنِ اسْتَغْنَى

Kendini muhtaç hissetmeyene gelince.[4]

كَلَّا إِنَّ الْإِنسَانَ لَيَطْغَى أَن رَّآهُ اسْتَغْنَى

Gerçek şu ki, insan kendini kendine yeterli görerek (muhtaç olmadığını zannettiği için) azar.[5]

وَأَمَّا مَن بَخِلَ وَاسْتَغْنَىوَكَذَّبَ بِالُْسْنَىفَسَنُيَسِّرُهُ لِلْعُسْرَى

Kim de cimrilik edip kendini (Allah'a) muhtaç saymaz ve en güzel olanı yalanlarsa, ona da güçlüğe (uzanan yolu çekici kılıp) kolaylaştırırız.[6]

Kur’an-ı Kerim’de 4 yerde geçen kelimenin, 1 yerde Allah’ın insanlardan müstağni olması yani, insanların yüz çevirip inkar etmelerine karşın, Allah’ın hiç kimseye muhtaç olmaması manasında yer aldığını görmekteyiz. Diğer iki ayette (Alak 7 ve Leyl 10) ise insanın Allah’a karşı olan istiğnasından söz edilmektedir ve bu yönü ile istiğnaya olumlu bir mana yüklenmemiştir. İnsanın Allah’a karşı istiğnasında, Allah’a karşı aczini, muhtaciyetini unutarak gaflete düşmesi durumu söz konusudur. Abese 5. ayette zikredilen istiğna ise Peygamberin tebliğ ettiği hakikatten istiğna edip, ona ihtiyaç duymama anlamında kullanılmıştır.

İstiğnanın tebliğimizde vurgulamak istediğimiz yönü ise değişiklik arz etmektedir. Biz bu anlamlardan farklı olarak, insanın Allah’tan gayrısına karşı takınması gereken istiğna tavrına, özellikle din hizmeti ile görevli kişilerde bulunması gereken tok gözlülüğe ve bunun din hizmetlerindeki önemli rolüne dikkatleri çekmek istiyoruz.

Kur’an-ı Kerim’de istiğna kelimesinin meselenin doğrudan bu yönünü vurgulayan bir kullanımı bulunmamaktadır. Biz mana olarak bizim işaret ettiğimiz istiğna boyutu ile doğrudan alakalı olduğunu düşündüğümüz ayet-i kerimeler ışığında meseleyi ele alacağız.

 

  1. Ayetlerde İstiğna Olgusu

Üzerinde duracağımız ayetler Kur’an-ı Kerim’de, peygamberlerin kendilerine indirileni tebliği bağlamında 17 yerde farklı bağlamlarda, farklı şekillerde fakat benzer durumlar için tekrarlanan ve yapılan tebliğ karşılığında herhangi bir ücret talep edilmediğini ifade eden ayet-i kerimelerdir. Bu ayetlerin Arapça ve Türkçe ibareleri şu şekildedir:

وَمَا تَسْأَلُهُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ هُوَ إِلاَّ ذِكْرٌ لِّلْعَالَمِينَ

Halbuki sen bunun için (peygamberlik görevini îfa için) onlardan bir ücret istemiyorsun. Kur'an, âlemler için ancak bir öğüttür.[7]

قُلْ مَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِلَّا مَن شَاء أَن يَتَّخِذَ إِلَى رَبِّهِ سَبِيلً

De ki: “Ben sizden onun için (tebliğ için) dileyen kimsenin, Rabbine ulaştıran bir yol edinmesinden başka bir ecir (karşılık) istemiyorum.[8]

قُلْ مَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ وَمَا أَنَا مِنَ الْمُتَكَلِّفِينَ

De ki: «Ben, buna karşı sizden bir ücret istemiyorum ve (kendiliğinden) bir yükümlülük getirenlerden de değilim.»[9]

قُل لاَّ أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا إِنْ هُوَ إِلاَّ ذِكْرَى لِلْعَالَمِينَ

De ki: Ben buna (peygamberlik görevime) karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Bu (Kur'an) âlemler için ancak bir öğüttür.[10]

اتَّبِعُوا مَن لاَّ يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُم مُّهْتَدُونَ

Sizden ücret istemeyenlere uyun, onlar hidayet bulmuş kimselerdir.[11]

قُل لَّا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبَى

De ki: Tebliğime karşılık sizden yakınlık sevgisi dışında bir şey istemiyorum.[12]

أَمْ تَسْأَلُهُمْ أَجْرًا فَهُم مِّن مَّغْرَمٍ مُّثْقَلُونَ

Yoksa sen onlardan ücret istiyorsun da onlar bu yüzden borç yüküne mi girdiler?[13]

فَإِن تَوَلَّيْتُمْ فَمَا سَأَلْتُكُم مِّنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلاَّ عَلَى اللّهِ وَأُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ مِنَ الْمُسْلِمِينَ

Eğer yüz çeviriyorsanız, zaten ben sizden bir ücret istemedim. Benim ecrim Allah’tan başkasına ait değildir ve bana müslümanlardan olmam emrolundu.[14]

وَيَا قَوْمِ لا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مَالاً إِنْ أَجْرِيَ إِلاَّ عَلَى اللّهِ

Ey kavmim! Buna karşılık olarak sizden hiçbir karşılık istemiyorum. Benim ücretim ancak Allah'a âittir.[15]

يَا قَوْمِ لا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا إِنْ أَجْرِيَ إِلاَّ عَلَى الَّذِي فَطَرَنِي أَفَلاَ تَعْقِلُونَ

Ey kavmim! Bu uyarılar için, sizden bir karşılık da bekliyor değilim. Benim ücretim, beni yaratana aittir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?[16]

وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ

Ve ona (tebliğe) karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim sadece âlemlerin Rabbine aittir.[17]

قُلْ مَا سَأَلْتُكُم مِّنْ أَجْرٍ فَهُوَ لَكُمْ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى اللَّهِ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيد

De ki; «Sizden hiçbir ücret istemiyorum. Ücretiniz sizin olsun. Benim ücretimi Allah verecektir. O her şeyin tanığıdır.»[18]

أَمْ تَسْأَلُهُمْ خَرْجًا فَخَرَاجُ رَبِّكَ خَيْرٌ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ

Yoksa onlardan ücret mi istiyorsun? Gerçekten de Rabbinin mükâfatı daha hayırlıdır ve o, rızık verenlerin en hayırlısıdır.[19]

Görüldüğü gibi ayet 10 yerde Hz. Muhammed’in, 7 yerde ise diğer Peygamberlerin tebliği bağlamında zikredilmektedir. 9 ayette, “sizden bir ücret istemiyorum” ibaresinden sonra, ücretin/karşılığın ancak Allah’a ait olduğu vurgulanırken, 8 yerde ise ücret istememe hususu farklı şekillerde ifade edilmiştir.

2 yerde maddi bir karşılık olmamakla birlikte, tebliğe karşı istenen/amaçlanan 2 farklı hususun önemine binaen vurgulandığını görüyoruz. Birinci ayette bu husus; “Ben sizden onun için (tebliğ için) dileyen kimsenin, Rabbine ulaştıran bir yol edinmesinden başka bir ecir (karşılık) istemiyorum.” (Furkan 25/57) şeklinde ifade edilirken, ikinci ayette ise beklenen şeyin yalnızca yakınlık sevgisi olduğu الْقُرْبَى فِي الْمَوَدَّةَ إِلَّا ibaresi ile belirtilmiştir.

"Kurbâ" (akrabalar ve yakınlar) kelimesi üzerinde müfessirler arasında ihtilaflar vardır.

Bir grup müfessir bu ayetten Rasulullah'ın (s.a) Kureyşlilere, "Şayet benim sözlerimi dinlemiyorsanız, hiç olmazsa kabile hatırı için bana diğer Araplar'dan daha fazla düşmanlık göstermeyin" demek istediği şeklinde bir anlam çıkarmaktadır. İkinci grup bu ayeti, "Ben sizden hiçbir şey istemiyorum, yeter ki sadece Allah'a yakın olun" Yani, doğru yola gelmeniz benim için yeterli bir karşılıktır şeklinde yorumlarken üçüncü grup ise, "Kurbâ" kelimesini "akraba" olarak kabul ediyor ve ayeti şu şekilde anlıyorlar. "Ben sizden bir ücret (mükafat) istemiyorum, sizden istediğim sadece akrabalarıma sevgi göstermenizdir." [20]

İnsanları Allah'a çağıran ve yüce bir makamda bulunan Hz. Muhammed’in, sadece kendi akrabaları için sevgi talebinde bulunması bize pek tutarlı gelmemektedir. Nitekim bu da bir nevi menfaat olarak algılanabilecek bir husustur. Bu anlamda biz bu ayette de bir önceki (Furkan 57) ayette olduğu gibi Allah’a yakın olma anlamının kastedilmiş olduğunu düşünmekteyiz.

Bu ayetlerin tefsirinde Mevdudi, hiçbir menfaat gözetmeksizin tebliğde bulunmanın peygamberliğin bir delili olarak anlaşılması gerektiğine vurgu yapmaktadır.[21] Mevdudi’nin de belirttiği gibi hakikati tebliğ ile görevli olan peygamberlerin Kuran-ı Kerim’de vurgulanan en önemli ortak özelliklerinden biri, vazifelerini muhataplarından hiçbir karşılık beklemeksizin yerine getirmiş olmalarıdır. Kur’an’da ismi geçen peygamberler bağlamında bu hususun vurgulanmış olması ve peygamberlerin bu noktadaki örnekliği oldukça mühimdir. Zira din hizmetinin kronolojik olarak ilk temsil makamında bulunan elçilerin yaptıkları tebliğden herhangi bir karşılık beklememelerinin temel bir gereklilik olarak vurgulanması, din hizmetinde bulunma yönünden onların varisleri konumunda olanlara da bunu temel bir görev olarak yüklemektedir.

Peygamberlerin ve din hizmetinde bulunanların dünyevi bir çıkar gözetmeksizin bunu yapmalarının gerekli görülmesinin birkaç farklı sebebinden söz edilebilir.

 

  1. Menfaat beklentisi olmamanın söze/davete/kişiye kattığı güç/itibar.

Herhangi bir menfaat beklentisi olmaksızın tebliğ-hizmet doğrultusunda atılan adımların, muhataplar nezdinde çok daha etkili sonuçlar doğurduğu yadsınamaz bir gerçektir. Dini bağlamda yapılan hizmetten bir karşılık talep edilmemesinin psikolojik olarak muhataptaki karşılığı hasbiliğe/samimiyete denk düşmektedir. Zira bu şartlar altında tebliğde bulunan kişinin gayesi gerçekten de muhatabına faydalı olabilmek olarak algılanacaktır. Bu gayretlerin bir ücret mukabilinde yapılmıyor oluşu, gayret sahibinin sözünü/davasını güçlendirmesinin yanında ve hatta bundan daha önce kişinin muhatapları nazarındaki itibarını yücelten bir yöne de sahiptir. Çünkü bu durum samimi bir özverinin ifadesidir ve herkesin böylesi bir özveride bulunması kolay bir mesele değildir. Ancak istiğnanın kısımlarında da belirtileceği üzere bu asla din hizmeti sunan kişinin zımni de olsa talep ettiği ve hoşnut olduğu bir durum olmamalıdır.

Kitlelerin kendilerine büyük bir sadakat ile bağlanmasını sağlayan belki de en önemli hususlardan biri Peygamberlerin tebliğlerindeki samimi istiğnaları olmuştur. Kur’an-ı Kerim’de Peygamberlerin dilinden ifadesini bulan “yaptıklarım karşılığında sizden hiçbir karşılık beklemiyorum benim ücretim/mükafatım ancak Alemlerin Rabbi olan Allah’a aittir” ifadesine bu kadar çok yer verilmiş olması bu hususun önemini zaten ortaya koymaktadır.

 

  1. Kimsenin minneti altına girmemenin sağlamış olduğu hakikati eğip-bükmeden dosdoğru ifade edebilme cesareti ve hürriyeti.

Ortaya konan hizmetin sponsorluğu bağlamında Peygamberlerin muhataplarına maddi anlamda herhangi bir bağımlılıklarının bulunmaması, gücü elinde bulundurduklarını düşünen muhatapların, onların tebliğ ettiği hakikatleri kendi menfaatleri doğrultusunda tahrif edip, değiştirme yönündeki muhtemel müdahalelerini de daha baştan bertaraf etmektedir. Bu durum iki yönlü olarak düşünülmelidir. Hem tebliğde bulunan Peygamberler, herhangi bir minnet altına girmedikleri için, muhataplarının bu tarz muhtemel veya vaki taleplerine karşı daha güçlü bir duruş sergileyebilmiş hem de muhataplar tebliğ sahiplerinin asla kendi boyundurukları altına girmeyeceğini çok net bir şekilde kavramışlardır.

Hz. Peygamberin tebliğinin ilk dönemlerinde aşama aşama değişiklik gösteren tavırlar de bu hususu açıkça ortaya koymaktadır. İlk dönemde bu yeni harekete karşı onu ciddiye almayan alaycı bir yaklaşım söz konusuyken, hareketin kısa süre içerisinde güçlenmesiyle birlikte onu maddi güç vaadi ile pasifize etme yoluna gidilmek istenmiştir. Hz. Muhammed’e, harekete kendi istedikleri doğrultuda bir yön vermesi şartıyla mal ve mevki teklifinde bulunulmuş, ancak o bugün de kulaklarımızda yankılanan malum cevabını vermiştir: “Bir elime güneşi bir elime ayı verseler yine de ben bu davadan vazgeçmem.”[22]

 

  1. İstiğnanın Kısımları

i. Maddi Menfaatin Her Türlüsünden İstiğna

İnsanlarda din hizmeti sunanlara karşı var olan hasbi muhabbetin tezahürlerinden biri de onlara karşı imkan nispetinde izzet ve ikramda bulunmaktır. Din hizmeti sunan kişilerin de belki başlarda karşıdakini rencide etmemek adına geri çevirmediği bu tarz hediyelerin, zamanla alışkanlık halini alması, hizmet ihlasını zedeleyen en önemli unsurlardan biri haline gelmektedir.

Daha uç boyutta, din görevlisinin/din hizmeti sunan kişinin yaptığı her işi bir menfaat vesilesi olarak görmesi veya sunduğu hizmete karşılık hedef kitlesinden bir beklenti içinde olması resmi ve gayri resmi olarak günümüzde gerçekleştirilen din hizmetlerinin en önemli problem alanlarından birisini teşkil etmektedir. Zira bu durum doğrudan din hizmeti sunan kişinin ihlasını sorgulamaya açmakta, dolayısı ile de sunmuş olduğu hizmetin önemine ve itibarına gölge düşürmektedir.

Din hizmeti sunan kişilerde verilen hizmet karşılığında doğrudan muhataptan bir ücret talep etme olgusu ne yazık ki inkar edilebilecek bir olgu değildir. 1991 yılında yapılan bir çalışma, resmi memur statüsündeki din görevlilerinin karşı karşıya olduğu ekonomik problemlerin, onları icra ettikleri mevlit, hatim vb. hizmetlerden para, hediye almaya sevk ettiği gerçeğini ortaya koymaktadır. Buna göre 254 din görevlisi ile gerçekleştirilen çalışmada, mevlit, hatim, cenaze, defin gibi hizmetlerden para alıp almama durumuna göre dağılımın verildiği tabloda, kesinlikle almıyorum diyenlerin oranı %19.69, ara-sıra alıyorum diyenlerin oranı %61.81, her zaman alıyorum diyenlerin oranı ise %13.78 olarak tespit edilmiştir. Bu verilerden hareketle din görevlilerinin büyük çoğunluğunun (%80.31) ara-sıra da olsa bu gibi hizmetlerden para aldığı ortaya çıkmaktadır.[23]

Din Hizmetleri Sunumu Bağlamında Elli ve Üzeri Yaş Grubunun Cami ve Din Adamı Algısı adlı başka bir çalışmada, Din Adamlarından Beklentiler ve Din Adamlarına Getirilen Eleştiriler başlığında da benzer bir durumla karşılaşmaktayız. Din görevlilerinin çeşitli vesilelerle kendilerine ikram olarak sunulan ücret, hediye gibi hususlardaki tutumları bu başlık altında ele alınan önemli meselelerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda atıfta bulunulan bir araştırmaya göre, din görevlilerinin “mevlit, hatim ve cenaze gibi dini merasimlerle ilgili düşünceleriniz nelerdir?” sorusuna din görevlilerinin %42.6sı bu hizmetlerden ücret alınmaması gerektiği cevabını verirken, %33.3’ü ücret alınabileceğini ifade etmiştir. 50 yaş üzerindeki katılımcılardan konuyla ilgili fikir beyan edenlerden bazılarının da din görevlilerinin paraya düşkün olduğunu düşündükleri sonucu ortaya çıkmıştır.[24]

i. Makam-Mevki elde etme hırsıyla hareket etmeme

Bir din görevlisinin makam-mevki elde etme hırsı ile hareket etmesi, sunduğu hizmete en fazla zarar veren hususların başında gelmektedir. Bu gaye ile hareket etmenin yukarıda zikrettiğimiz, kimsenin minneti altına girmemenin sağlamış olduğu hakikati eğip-bükmeden dosdoğru ifade edebilme cesareti ve hürriyetini din görevlisinin elinden aldığı tarihi hadiselerin de doğruladığı bir husustur.

Hadis usulü kitaplarında hadis uydurma sebeplerine bakıldığında, bu konu ile doğrudan alakalı bir sebeple karşılaşırız: İdarecilere yaklaşmak gayesi. Bunun çok yaygın bir uygulama olması, bu hususun bir hadis uydurma sebebi olarak kabul edilmesine sebep olmuştur. Bu bağlamda idareci nezdinde itibar kazanmak için, önceki yönetimi veya hasımlarını kötülemek veya alakadar olduğu şeyleri yüceltmek maksadı ile uydurulan birtakım sözler sağlam senedler ile Hz. Peygamber’e isnad edilmiştir. Usul eserlerinde Gıyas b. İbrahim en-Nehai’nin Halife Mehdi’yi hoşnut etmek için uydurduğu söz bu konuya yaygın olarak örnek verilen rivayetlerden biridir. Bu şahıs Halife’nin huzuruna girdiğinde onun güvercinle oynadığını görünce, senedini Hz. Peygamber’e ulaştırarak şu sözü nakletmiştir: “Ok, deve, at veya kuş yarışlarından başkası için ödül almak caiz olmaz.”[25]

Bu örnek ve böyle bir hadis uydurma sebebinin varlığı, din adına hareket edenlerde ortaya çıkan makam-mevki hırsının ne boyutlara ulaştığını göstermesi bakımından kayda değerdir ve makam-mevki hırsından istiğnanın ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu bağlamda karşımıza çıkan bir diğer önemli figür Firavun ‘dur. Onun din adamları ile kurduğu menfaat ilişkisi, makam ve mevki hırsının, dini nasıl bir istismar aracı haline getirdiğinin en açık örneklerinden birini teşkil etmektedir.

Firavun dini politik bir araç olarak kullanabilmek için din adamlarını ve sihirbazları kendisine bağlamıştı. Firavun’un sahip olduğu siyasi, ekonomik ve askeri güç kendisine, bu zümreleri etkileme ve yönlendirme imkânı sağlamıştı. Din adamlarının Firavun’un icraatlarını meşrulaştırmak için dinî kılıf ve ‎gerekçelerle halkı itaate ikna etme ve doğrudan etkileme girişimleri, onları Firavun nazarında değerli kılmaktaydı.[26]

ii. İnsanlar nazarında itibar kazanma hırsından arınma

İstiğnanın bu çeşidi, önceki ikisine nazaran daha masum bir olguya işaret ediyor gibi görünse de, insanlar nazarında itibar kazanma, meşhur olma gibi gayelerle hareket etmek de din hizmetlerindeki ihlasa ciddi manada zarar veren en önemli hususlar arasında yer almaktadır.

Bu noktada psikolojinin verilerinden yararlanmanın konuyu daha net bir şekilde ortaya koymaya yardım edeceğini düşünüyoruz.

Kişinin diğer insanlar tarafından sevilme, beğenilme, takdir edilme vb. tepkiler alması her insanı mutlu eder. Bunlar insanın fıtratında olan gereksinimlerdir. Ama bu gereksinimlerin ifadesi gereken dozda tutulmadığı takdirde arzu edilmeyen sonuçları beraberinde getirmesi muhtemeldir. Açık açık ifade edilmese de burada amaç çevre tarafından kendince hak ettiği değeri almak ve kabul görmektir. Bu gereksinimin doyurulması için birey çok zaman harcamakta ve kişi her şeyi yapmaya açık olmaktadır.[27]

Beğenilme ve takdir görme beklentisi insan psikolojisinin gerçeklerinden birisidir. Arzu edilen hak edildiği düşünen takdiri görmek için dinî birikim de bir araç olarak kullanılmaya oldukça müsaittir. Dolayısı ile tam da bu noktada belli bir dinî birikime sahip olan din görevlileri ciddi bir sınanma ile karşı karşıya kalmaktadır. Amaç sadece hiçbir karşılık beklemeksizin dini bilgileri muhataba ulaştırmak mıdır, yoksa takdir görme ve beğenilme arzusu da amaçlardan biri hatta ilki haline gelmiş midir?

Amaç ne ise yapılan iş de ona hizmet eder. Din hizmetinde bulunan kişinin meşhur olmayı, insanlardan itibar görmeyi bir amaç haline getirmesi, yaptığı işin buna vesile olmasını sağlayacaktır. Ancak din hizmetinin maddi manevi hiçbir karşılık beklenmeden yapılması gerektiği ilkesi zarar gördüğü için, din hizmetinde istenen verim alınamayacaktır.

 

  1. Sonuç Yerine: Günümüz Din Hizmetlerinde İstiğnanın İşlerlik Kazanması İçin Öneriler

a. Din Görevlisi İstihdamında Niteliğin Arttırılması

Bu önerimizi bir örnek üzerinden somutlaştırmak istiyoruz. Evanjelik din adamı yetiştirme örneği, günümüzden bir örneklik olması açısından incelenmeye değer gözükmektedir. Bu sürecin nasıl bir nitelik arz ettiğini adım adım geçilmesi gereken aşamaları şöyle sıralayabiliriz:

1. Genelde Avrupa’da özelde ise Almanya’da din adamı yetiştirilmesi meslek öncesi bilgilendirmeyle başlamaktadır. Bu vesileyle aday yapacağı hizmetin muhtevasını daha mesleğe girmeden önce öğrenmekte, imkan ve zorluklarından haberdar olabilmektedir. Bu bağlamda kilise tarafından adaya sunulan test de onun bu mesleğe uygun olup olmadığını ölçmektedir. Bütün bunlar adayın ilerideki mesleğini kerhen değil severek ve zevk alarak yapmasına imkan tanımaktadır.

2. Bu işe kabiliyet ve eğiliminin olduğu anlaşılarak eğitimine başlanan ilahiyat öğrencisinden asgari 3 dili çok iyi bilmesi talep edilmektedir.

3. Eğitim sırasında dini metinler yanında, psikoloji, pedagoji, sosyoloji gibi disiplinlerde öğrencinin iyi bir alt yapı kazanmasına büyük önem verildiği görülmektedir.

4. Din hizmeti sunan papazların hepsi yüksek tahsil yapmak zorundadır. Yüksek tahsille birlikte bu süreç ülkelere göre 5 ile 8 yıl arasında değişmektedir.[28]

5. Evanjelik İlahiyatını bitiren kişinin din adamlığına seçilmesi de oldukça kapsamlı ve seviyeli sınavlarla mümkün olabilmektedir. Almanya’nın tüm eyaletlerinde fakülte mezunu kişinin papaz olabilmesi için adayın şu süreçleri başarı ile tamamlayabilmesi gerekmektedir:

1-Yüksek tahsilini ikmâl etmesi ve birinci Kilise sınavını kazanması gerekmektedir. Aday burada Eyalet Kilisesine baş vurarak içlerinde akademisyen ve din adamlarının da bulunduğu bir heyetin önünde sınava girmektedir. Bu sınav, bir anlamda, karakter testidir. Burada başvuru sahibinin zor ve sorumluluk gerektiren papazlık mesleğine yatkın olup olmadığı, ilmî yeteneği, kişilik ve ahlakî olgunluğuna dikkat edilmektedir.

2-Akabinde dört hafta devam eden Kilise stajı.

3-Adayın papazlığa kabulü. Bu süreçte Eyalet Kilisesi, adayla konuşma seansları tertip etmekte, adayın heyet tarafından uygun olup olmadığına karar vermektedir. 2.5 yıl süren papaz adaylığı akabinde, bu kez, ikinci bir İlahiyat sınavı daha yapılmaktadır. Papaz adaylığı sürecinde;

-Adayın konuşma ve yorumlama kabiliyeti,

-Farklı çevrelerle iletişim kurabilme yeteneği,

-İnisiyatif kullanabilme becerisi,

-Cemiyet idare etme kabiliyeti,

-Grup içinde müşterek çalışma yeteneği,

-Zorluk anında refleksi ve din adamı kimliği kazanıp kazanamadığına bakılmaktadır.

4-Deneme süreci: Papaz adayının anılan noktalarda başarı göstermesinden sonra, aktif papazlığa geçmesiyle birlikte, belli bir müddet daha denemeye tabi tutulmaktadır. Üç̧ ile beş̧ yıl süren bu deneme esnasında yanlış̧ yapmadığı anlaşılırsa kendisine bu meslekte tutunma şansı tanınmakta, aksi takdirde sözleşmesi feshedilmektedir.[29]

Görüldüğü üzere bu büyük bir özverinin gerektiği bir süreçtir. Böyle bir özveri ise ancak bu işi geçekten sevmek, ona gönül vermekle mümkündür. Kanaatimizce böyle özenli bir din adamı yetiştirme tarzı, yukarıda çeşitli yönlerine vurgu yapılan istiğnanın din hizmetlerinde sağlanabilmesine önemli katkılar sunacaktır.

b. Din Görevlilerinin Ekonomik Şartlarının Düzeltilmesi

Bu noktada atılacak bir adım ancak din görevlisinin istihdamında niteliğin arttırılması ile birlikte hayata geçirildiğinde bir anlam ifade edecektir. Yoksa niteliği bir kenara bırakarak yalnızca niceliğe yönelik olarak yapılan böylesi bir iyileştirme büyük istismarlara kapı aralayabilir. Din hizmeti sunanların ekonomik şartlarının düzeltilmesi onların bolluk ve refah içerisinde yaşaması şeklinde anlaşılmamalıdır. Buradaki ölçü din hizmeti sunan personelin, geçim derdine düşerek zihni bir bölünme yaşamaksızın mesleğini yerine getirebilmesi olmalıdır. Nitekim din görevlileri üzerinde yapılan araştırmalar, onların önemli bir kısmının geçim derdi sebebiyle mevlüt, hatim, cenaze vb. hizmetlerden ücret aldıklarını göstermektedir.

c. Din Görevlilerinin Sosyal Sorumluluk Projelerine Öncülük Etmesi

Din görevlilerinin toplumun kanayan yaralarını sarmayı hedefleyen sosyal sorumluluk projelerinde yer almalarının hatta bunlara öncülük etmelerinin özendirilmesi ve hatta bunun din hizmeti sunan kişinin görev tanımının içerisinde yer almasının, hem halk nazarında zedelenen din görevlisi imajını tashihe, hem de din görevlilerinin gönül dünyasını zenginleştirmeye vesile olacağı kanaatindeyiz.

d. Din Hizmetleri Alanının Siyasi Müdahaleye Açık Olmaması

Din hizmetlerinin siyasetin müdahale alanı haline gelmesi, din hizmeti sunan kişilerin yalnız Allah’ın rızasını değil, gücü elinde bulunduranların takdir, hoşnutluk ve beklentilerini de göz önünde bulundurarak hareket etmelerini muhtemel hale getiren bir durumdur. Bu sebeple din hizmetlerinde tam anlamıyla bir istiğnanın gerçekleşebilmesi, siyasetin kendi çıkarları doğrultusunda din hizmetlerinin keyfiyetine ve din hizmetleri sunanlara müdahale edebilme imkanının olmamasını gerektirmektedir.

 

Kaynakça

  1. Elmalılı, Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, http://kuranyolu.net/index.php/tevsirler/mevdudi, (erişim tarihi, 10.03.15).
  2. İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, çev. B. Karliğa/B.Çetiner, http://kuranyolu.net/index.php/tevsirler/ibni-kesir, (erişim tarihi, 10.03.15).
  3. İnce, Abdullah, “Din Hizmetleri Sunumu Bağlamında Elli ve Üzeri Yaş Grubunun Cami ve Din Adamı Algısı”, Toplum Bilimleri Dergisi, Cilt. 7 Sayı 13, s. 211-238 -, 2013.
  4. Karaaziz, M. ve Erdem Atak, İ., Narsisizm ve Narsisizmle İlgili Araştırmalar Üzerine Bir Gözden Geçirme, Nesne, 2013.
  5. Koçyiğit, Talat, Hadis Usulü, Ankara, 1987.
  6. Köylü, Mustafa, “Din Görevlilerinin Mesleki Problemleri”, OMÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı 5, Samsun 1991, 181-212.
  7. Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, http://kuranyolu.net/index.php/tevsirler/mevdudi, (erişim tarihi, 10.03.15).
  8. Sayı, Ali, Firavun, Hamân ve Karun Karşısında Hz. Musa, İz Yay., İst., 1992.
  9. Tabakoğlu, Ahmet, “Nisâb, Para ve Gelir Dağılımı” (Tebliğ), Zekât Nisabı ve Fitre Miktarının Çağdaş Parasal Değeri , Bursa, 2004.
  10. Tahhan, Mahmud Teysiru Mustalahi’l-Hadis, Rağbet, İstanbul, 2010.
  11. Yıldız, İlhan, “Avrupa Birliğine Taşıdığımız Din Görevlisi ve Dini Hizmetler Tablosu”, Türkiye’nin Avrupa Birliğine Girişinin Din Boyutu, (DİB Yayınları), Ankara 2003.
  12. Yıldız, M. C., “Bir Ölüm Ritüeli Olarak Mevlit ve Din Görevlileri”, Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi (www.e-sosder.com), Cilt 3 Sayı 7, 2004, 1-22.
  13. Yılmaz, Ömer, “Din Hizmetlerinin İlim-Amel-Gönül Boyutu”, C.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi XI/2 - 2007, 419-439.

[1] Mu’cemu’l-Vasit, Mektebetu’ş-Şuruku’d-Duveliyye, Kahire, 2008, s. 688; Mu'cemu’l-Lugatu’l-Arabiyye el-Mu'asira, http://arabic_modern.enacademic.com/9992/استغنى, erişim: 03/15.

[2] Ahmet Tabakoğlu, Nisâb, Para ve Gelir Dağılımı (Tebliğ), Zekât Nisabı ve Fitre Miktarının Çağdaş Parasal Değeri , Bursa, 2004.

[3] Teğabün, 64/6.

[4] Abese, 80/5.

[5] Alak, 96/6-7.

[6] Leyl, 92/8-10

[7] Yusuf, 12/104.

[8] Furkan, 25/57.

[9] Sad, 38/86.

[10] En’am, 6/90.

[11] Yasin, 36/21.

[12] Şura, 42/23.

[13] Kalem, 68/46.

[14] Yunus, 10/72.

[15] Hud, 11/29.

[16] Hud, 11/51.

[17] Şuara, 26/109; Şuara 26/127; Şuara 26/145; Şuara 26/164; Şuara 26/180.

[18] Sebe, 34/47.

[19] Mu’minun, 23/72.

[20] Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, http://kuranyolu.net/index.php/tevsirler/mevdudi, (erişim tarihi, 10.03.15); Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, http://kuranyolu.net/index.php/tevsirler/elmal-l, (erişim tarihi 10.03.15) ; İbn Kesir, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, http://kuranyolu.net/index.php/tevsirler/ibni-kesir, (erişim tarihi 10.03.15).

[21] Mevdudi, a.g.e., (Mü’minun 72 ayet tefsiri).

[22] İbn Hişam, İslâm Tarihi Siret-i İbn-i Hişam, (trc., Hasan Ege), İstanbul 1985, I, s.353.

[23] Mustafa Köylü, “Din Görevlilerinin Mesleki Problemleri”, OMÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı 5, Samsun 1991, s. 190.

[24] Abdullah İnce, “Din Hizmetleri Sunumu Bağlamında Elli ve Üzeri Yaş Grubunun Cami ve Din Adamı Algısı”, s. 444-445; Yıldız, M. C., (2004), “Bir Ölüm Ritüeli Olarak Mevlit ve Din Görevlileri”, Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi www.e-sosder.com, Cilt 3 Sayı 7, s.1-22.

[25] Mahmud Tahhan, Teysiru Mustalahi’l-Hadis, Rağbet, İstanbul, 2010, s. 106; Talat Koçyiğit, Hadis Usulü, Ankara, 1987, s. 140.

[26] Ali Sayı, “Firavun, Hamân ve Karun Karşısında Hz. Musa”, İz Yay., İst., 1992, s. 
13-14, 23.

[27] Karaaziz, M. ve Erdem Atak, İ., Narsisizm ve Narsisizmle İlgili Araştırmalar Üzerine Bir Gözden Geçirme, Nesne, 1 (2), 2013, s.47.

[28] Geniş bilgi için bkz. İlhan Yıldız, “Avrupa Birliğine Taşıdığımız Din Görevlisi ve Dini Hizmetler Tablosu”, Türkiye’nin Avrupa Birliğine Girişinin Din Boyutu, (DİB Yayınları), Ankara 2003, s. 136-138.

[29] Ömer Yılmaz, Din Hizmetlerinin İlim-Amel-Gönül Boyutu, C.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi XI/2 - 2007, s. 423-424.

 

 

popüler cevapdünya atlası