ATIF URAL'IN NEŞİR HİZMETLERİ

Eklenme Tarihi: 11 Ekim 2019 | Güncelleme Tarihi: 11 Ekim 2019

Kadir AYTAR

Risale-i Nurları Erzincan’da lise yıllarında ağabeyi Kemal Ural vasıtasıyla tanır. O sırada ağabeyi Kemal Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesinde okuyordu. Ona Küçük Sözler’i gönderir.

Atıf Ural, Ankara’ya gelip Hukuk Fakültesine kaydolduktan sonra değişik yerlerde kalır. Tahtakurularını öldürmeye kıyamaz pencereden dışarı atar. Subayevlerinde oturduğu sıralar bir karasineği öldüren kız kardeşiyle üç gün konuşmayacak kadar müşfiktir.

Bir süre sonra onunla aynı fakültede okuyan Ziya Nur ağabey ilgilenir. Daha sonra medresede kalmaya başlar. Bundan sonra Atıf’ta büyük değişiklikler başlar. Atıf'taki bu değişim ağabeyi Kemal’in Risale-i Nur'un hakikatlerini kavramasında en büyük etken olur. Hatta ağabeyi Kemal Vazirköprü’den onu ziyarete gelir. Kendisi Ulucanlar dershanesinde kalmaktadır. Ağabeyi onu ve arkadaşlarını diz çökmüş bir vaziyette Sözler’in tashihatını yaparlarken bulur. Ağabeyini gördüğü halde benliğini ve nefsini o kadar hizmete vermiş ki, ancak on-on beş dakika sonra “ağabey hoş geldin” der.

Risale-i Nuru çok güzel okur, sesi ve okuyuş tarzı çok etkilidir. Onun içinOsman Yüksel Serdengeçti; "Eğer nurcuların hepsi Atıf gibi okusa, herkes nurcu olurdu!" tesbitinde bulunur. O hep müthiş bir imansızlık seline kapılmış giden insanlara Kur'an ve iman hakikatlerini telaşı içindeydi. Sadakat, sebat, metanet, uhuvvet, mahviyet sahibiydi. Çok nazik ve çok kibardı.

Hizmet için fakülteyi 6 yıl uzatır. Çünkü fakülteden sürekli talebe getirerek Kur’an ve iman hakikatleriyle buluşturmaya çalışır. Yeni çıkan Risale-i Nur fasiküllerini okul arkadaşlarına dağıtırdı.

Atıf Üstadı çok sayıda ziyaret eder. Ağabeyi Kemal’e bir mektubunda; "Abi, Üstad'a giderken altı sorum vardı, onları ben sormadan tek tek cevapladı" diye anlatır. Yine bir arkadaşıyla ziyaretinde Üstad onlara "El öpmekten ne çıkar?" ve ellerini kitap gibi tutarak, "Okuyun! Okuyun!" demişti ve Atıf sonradan bunu "Güllerin Hayatı" başlığıyla bir öykü haline getirerek neşredilmek üzere Kemal Ural’ın İstanbul'da çıkardığı Şule dergisine gönderir.

Risale-i Nur'ların yeni harflerle matbaada basım işleri Üstadın emriyle 1956'da başlar. Tâhirî ağabey bir teksir makinesi getirip, Tuna Apartmanına kurar. Orada o sıralar askerliğini yapan Nusret Kocabay da çalışır. Asker olduğu için bavul dolusu kitapları Eskişehir'e götürüp Hava Yüzbaşısı ve Başçavuş Nuri’ye teslim eder.

Ankara'da kitapların matbaada tab işinde birinci derecede Atıf Ural yer alır. Risale-i Nurları Atıf, Said Özdemir ve Mustafa Türkmenoğlu ağabeylerle birlikte Binbaşı Hayri Bey tarafından daktilo edillen Risaleleri basarlar. Tâhirî ağabey de gelir teksirde çalışır. Hasan Okur da teksirden çıkanları kurusun diye serer.

Risale-i Nur'un büyük mecmualarında, Âtıf'a ve Said Özdemir ağabeyler;

"Yâ Allah, yâ Rahman, yâ Rahim, yâ Ferd, yâ Hay, yâ Kayyum, yâ Hakem, yâ Adl, yâ Kudüs…

"İsm-i Âzam'ın hakkına ve Kur'an-ı Mu'cüz-ül Beyân'ın hürmetine ve Resul-ü Ekrem Aleyhisselâtü vesselâmın şerefine… Beşbin nüsha bastıran Âtıf ve Tillolu Said'i ve mübarek yardımcılarını ve Risale-i Nur talebelerini Cennetü’l Firdevs'te saadet-i ebediyeye mazhar eyle. Âmin…" şeklinde Üstad duasına mazhar olurlar.

Atıf Ural, 1957 yılında Tarihçe-i Hayat’ın önsözünü yazması için Ali Ulvi Kurucu’ya bir mektup gönderir. Yakıcı ifadeleriyle Ali Ulvi Kurucu’nun gönlüne bir ateş düşürür, haftalarca alevler içinde yakar, yıllarca gönlüne bir buhurdan gibi tütmekte olan gönül yangınını alevlendirir.

Ali Ulvi Kurucu şöyle bir cevap yazar:

"Aziz kardeşim, böyle bir kitaba önsöz yazmak için evvela bu zatın eserlerini görüp okumam; cihadını, şahsiyetini, neler yaptığını bilmem ve başından neler geçmiş, bunları görmem lazımdır. Ben ancak Siracinnur, Asa-yı Mûsa adlı iki kitabını okuyup hayran oldumsa da, incelemedim. Fikir beyan edecek kadar malumatım yoktur. Bu insan çok iyi bir insandır, eserleri faydalıdır, alın okuyun, diye yazmak da önsöz olmaz…" diye özür beyan eder.

Atıf Ural, mektubu alır almaz ağabeylerine gider, mektubu okur, hemen bütün Risale-i Nur Külliyatını temin eder, tayyare postası ile gönderir. Bir de telgraf çeker.

"Muhterem ağabeyimiz, Tarihçe-i Hayat dizildi. Matbaa bütün kurşunlarını bu kitap için bağladığını, matbaasının çalışamaz olduğunu söyleyerek şikâyet ediyor. Bu önsöz gelecekse gelsin, gelmezse kitabı basacağım, diyor. Lütfen önsöz'ü yazıp gönderiniz."

Bunun üzerine Ali Ulvi Kurucu, Harem-i Şerif'te sabah namazını kılar. Eve gelir ve gönlünde, ruhunda ne varsa, yazmaya başlar.

Yazıyı çok güç ve geç yazan ve bu konuda çok müşkülpesend olan Ali Ulvi, öyle müstesna bir fütuhata mazhar olur ki, epey uzun sayılabilecek o önsöz'ü, 24 saat zarfında yazar, tebyiz eder ve postaya verir.

Av. Gültekin Sarıgül, Atıf Ural’ı, kısa hayatına büyük ve tarihi hizmetleri sığdıran mümtaz bir Nur Hâdimi olarak tanımlar.

“Âtıf Ural, fevkalâde feragat sahibiydi. Gerçi onun bu vasfı, Üstadının numune olan hayatından ve onun gönüllere nüfuz eden telkinlerinden geliyordu. Daha önceleri Ankara'nın Ulucanlar mevkiinde bir gecekondu kiralamış. Sözler'in neşrine başlamış. Âtıf, tanıdığı Müslümanlardan, sonradan ödenmek üzere borç para almış, kulübeciğinde riyazet erbabının ancak yapabileceği âzamî iktisat tahtında gece-gündüz çalışmış, eski taş basmalardan risaleleri daktilo etmiş ve evvelâ Sözler'in neşrine muvaffak olmuştu. Arkadan Mektubat ve Lem'alar neşredilmişti. Bütün bunların neşri ve tevzii, onun beş senesine mal olmuştu. Hürriyet-i diniyenin çok kayıtlar altında bulundurulmakta devam ettiği o günlerde bu tarz bir neşriyat işini deruhte etmek, âzamî feragat ve cesaret işiydi.

Âtıf, Üstadın 'hiç kimsenin minneti altında kalmamak' düsturuna riayet ederdi. Kendisinin maddî imkânları çok dardı. Ulucanlar'da iken bir gün parasız kalmış. Hiç kimseden borç almamak onun prensibi idi. Kitapların neşir paraları da beytü'l-mal gibi dokunulmazlığı haiz... Fakat, açlık da kendisini hissettirmeye başlamış. Bu vaziyet karşısında ne yapsın? Evi aramış, taramış, biraz un bulmuş, içine su döküp hamur haline getirdikten sonra gaz ocağında pişirerek kemâl-i âfiyetle yemiş. 'Bana o kadar lezzetli geldi ki, târif edemem' diye anlatır.”

Mehmed Kırkıncı, Erzurum'dan çıkıp Isparta'ya, Üstad'a giderken Ankara'ya uğrar. Orada, Sözler Mecmuası matbaada tab edilmek üzere hazırlanmaktadır. Ankara'da gördüğü bir manzara onu çok etkiler. Mahrumiyet ve yoksulluk içinde üç-beş zeytinle kahvaltıda, bir tas çorba ile öğle ve akşam öğünlerinde gıdalanan, çelikten iradeli bir grup fedakâr gençleri hiç unutamaz… Bunlardan birisi de Atıf Ural'dır…

Ankara'ya indiğimizde Samsun'dan aldığımız adrese gittik. Burası, Üstad'ın birkaç talebesinin kalmakta olduğu iki odalı, küçük bir ahşap evdi. Bu ev, dizgi atölyesi olarak kullanıyorlardı. O günlerde, Sözler Mecmuası yeni harflerle, ilk defa basılıyordu. Onu müteakiben diğer eserler de basılacaktı. Gece gündüz nöbetleşe durmadan çalışıyorlardı. Yorgun düşenler, evin çatı katında yatıp dinleniyorlardı. Bizi de bu atölyede birkaç gün misafir ettiler. Bu müddet zarfında, Risaleler'de geçen Kur'an hattı metinlerin, bilhassa hadislerin tashihinde bizi de istihdam ettiler.

“Üstad'ın bu fedakâr talebeleri mesailerini büyük bir mahrumiyet ve zaruret içinde sürdürüyorlardı. Sabahları, herkesin istihkakı ancak üç-beş tane zeytinle, üçer bardak çaydı. Öğle ve akşam yemekleri de ekseriye şehriye çorbasıydı.

“Üstad'ın bu ihlâslı, sadık ve çelikten iradeli kahraman talebeleri Ankara'nın genç bir vaizi olan Said Özdemir ile Hukuk Fakültesi talebesi son sınıfta okuyan Atıf Ural ve Mustafa Türkmenoğlu idi.

“Onları hep hayranlıkla seyrettim. Halleri bana büyük bir fedakârlık ve sadakat dersi verdi. İçlerindeki nuraniyet, yüzlerinde parlıyordu. Kalpleri temiz, idealleri yüceydi. Dudaklarında her an taze bir tebessüm vardı. Ahlak ve faziletin zirvesinde bu gayyur gençlerin her biri birer hayâ ve edep timsaliydi.

“Onlar gece matbaaya gidiyorlar, sabah namazında gelip bizi uyandırıyorlardı. Namazdan sonra biraz daha yatıyorduk. Ama onlar yine bizden erken kalkıyorlardı. Namazları Atıf Ağabey kıldırıyordu. Çok babayiğit bir adamdı. Öyle bir namaz kıldırıyordu ki, başına bir kavuk takıp imamlığa geçtiğinde dünyalar benim oluyordu.

Dursun Gürlek Ağabey Atıf Ural’ı şöyle anlatıyor:

“Sözler'i Ankara'da ilk defa matbaada bastıran Âtıf Ural, kelimenin tam anlamıyla, meçhuliyet perdesinin altına gizlenen bir hakikat kahramanıydı.

“Hemen belirtelim ki o yıllarda İslamî neşriyatla uğraşmak son derece netameli bir işti. Bu türlü faaliyette bulunanların yolu çile ve ıstırap ve meşakkatten geçiyor, hastanede veya hapishanede son buluyordu. Merhum Âtıf Ural işte böyle zor şartlar altında faaliyete başladı. O zamana kadar teksir makineleriyle çoğaltılan Risale-i Nur'ları matbaada bastırma şerefini kazandı. Burada açıkça dile getirmemiz gerekir ki, İslam tarihi boyuca en çok fütuhat yapan ve ammenin kabulüne mazhar olan bu eserlerin modern baskı tekniğiyle geniş kitlelere yayılmaya başlaması maneviyat okyanusunda büyük bir dalgalanma olduğu kadar, sosyolojik açıdan da incelenmesi gereken bir olgudur.

“Âtıf Ural merhum böyle ciddi ve ulvî bir görevi üstlenirken Allah'ın rızasını esas tuttu. Azami fedakârlık gösterdi, büyük feragatle çalıştı.

Davamızın meçhul kahramanlarından olan Âtıf Ural, ihlâs ve ciddiyet örneğiydi. Devletin mumunu kullanarak çalıştığı sırada arkadaşının selamını almayan, ancak kendi mumunu yaktıktan sonra dostuyla ilgilenen mü'minlerin emiri Hazret-i Ömer gibi, Âtıf Ural da görevi başındayken başka hiçbir şeyle meşgul olmazdı. Mekânı Cennet olsun.

Gazeteci-yazar Mehmet Şevket Eygi, Âtıf Ural'ı Âtıf Ural'ı şöyle anlatmaktadır:

“Rahmetli Âtıf Ural 50'lili yıllarda Ankara Hukuk Fakültesi öğrencisiydi, ben de Siyasal'da okuyordum. Onu, birkaç arkadaşıyla birlikte kaldığı, Dikimevindeki küçük odada sık sık ziyaret ederdim… Şuurlu ve faal bir Müslüman'dı. Bediüzzaman Hazretlerinin muhlis ve fedakâr talebelerindendi. Risale-i Nur'ların matbaalarda basılmasına yeni yeni müsaade ediliyordu. Bu işi takip edenler içinde Âtıf da vardı. Birkaç kardeşle birlikte oturduğu oda çok küçüktü, eşyaları gayet mütevazı idi. Yerde bir hasır, kenarda üst üste yığılmış yataklar, Nur Risaleleri, ders kitapları, pompalı bir gazocağı, bir tava, bir tencere, bir çay takımı… Bir keresinde onu ve arkadaşlarını yemek hazırlarken görmüştüm. Ocağın üzerindeki tavaya yağ koymuşlar, kızgın yağın içine incecik bir iki sucuk dilimi atmışlar, bir de çay hazırlamışlardı. Katık gayet az olduğu için, ekmek lokmalarını yağa batırarak yiyorlardı.

“Genç yaşta vefat eden Âtıf bir ihlâs kahramanıydı. Hizmetleri karşılığında karnını doyuracak kadar bile ücret almayı düşünmezdi. Sucuklu yağa batırılmış ekmek, açık çay ile kifâf-ı nefs eder, cebinde Risale-i Nur baskısına ayrılmış paradan, kendi maişeti için bir lirayı bile almayı düşünmezdi.

“O zamanlar Risale-i Nur hizmetleri netameli bir işti. Polis baskısı, mahkeme tehdidi, bin türlü eza, cefa mağduriyet mevzubahis idi. Üstad Hazretleri hayattaydı, birlik ve beraberlik vardı, ben yoktu, sen de yoktu, biz vardı.

“İlk nurcular iman, İslam, Kur'an, Şeriat, Sünnet, Ümmet hizmetlerini vesile edip iyi yemekler yemezler, güzel kıyafetler edinmezler, gösterişli dabbelere binmezler, makam ve mevki peşinde koşmazlardı. Allah'a ve ahirete dönük bir hayat sürer, ücretlerini mahlûkattan değil, Hâlık'tan beklerlerdi.

“Zamane Müslümanlarının verdikleri mükellef ve muhteşem bir ziyafette Âtıf'ı hatırladım. Nur içinde yatsın.

O sıralar Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesinde okuyan Sezai Karakoç şöyle anlatıyor:

“Âtıf Ural sessiz bir arkadaştı. Risale-i Nur'dan yeni bir şey yazılmışsa, birkaç sayfalık teksirler halinde fakültedeki tanıdığı arkadaşlara dağıtırdı. Bana da birkaç kez getirdi. Âtıf, ipekten yumuşak, hep iyiye bakışlı, eksiklikleri görmezdi.”

14 yılda çok mükemmel hizmetlere imza atan Atıf Ural Ağabeyimizi rahmet ve minnetle anıyoruz. Ruhu şâd olsun. Rasul-i Ekrem Efendimize ve Üstadımıza komşu olsun.

Kaynak: Ömer Özcan, Ağabeyler Anlatıyor-4, Nesil Yayınları

FOTO GALERİ İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ

popüler cevapdünya atlası