ARŞİV BELGELERİ IŞIĞINDA BEDÎÜZZAMAN’IN KASTAMONU HAYATI

Eklenme Tarihi: 21 Nisan 2015 | Güncelleme Tarihi: 22 Temmuz 2019

Rotterdam İslam Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet AKGÜNDÜZ’ün Kastamonu Lahikası Sempozyumu açış konferansıdır

Bedîüzzaman’ın bu hayat dönemini ikiye ayırmak gerekmektedir:

Birinci safha, Kemalist hükümetlerin kendisine musallat olduğu dönemdir. Bu dönemde Mustafa Kemaletkilidir. Çalışmamızın İkinci Cildinde belgelerle ortaya koyduğumuz gibi, 1934 yılından 1936 yılına kadar Mustafa Kemal’in Cumhurbaşkanı olduğu Kemalist hükümet, beş önemli teklif ve tavizlerle Bedîüzzaman’ı yanına çekmek istemiştir. Bedîüzzaman, Mustafa Kemal’e aslâ taviz vermemiştir. Hâlbuki kuvây-ı milliye lehine Bedîüzzaman gibi çalışan Şeyh Sünusîler, Abdülhâkim Arvasîler ve de Şeyh Şerâfeddinler, Mustafa Kemal’in aldatmacalarına aldanarak onun yanında çalışmışlar ve hatta bunlardan bazıları Bedîüzzaman ve Risâle-i Nur’u çürütmek için Mustafa Kemal’in siyâsetine âlet olmuşlardır.

Bir zaman sonra Mustafa Kemaliki defa şifre ile VanVilâyetinin eski vâlîsi ve benim dostum Tahsin Bey'in vasıtasıyla beni -neşredilen Hutuvât-ı Sitte'ye mükâfaten taltif için- Ankara'ya celb etti, gittim. Şeyh SünusîKürdçe lisanı bilmediğinden beni onun yerinde üç yüz lira maaşla Vilâyât-ı Şarkıyevaiz-i umûmîsi, hem meb'us, hem diyânet riyâseti dairesinde Dâr’ül Hikmet a'zalarıyla beraber eski vazifem ile memnun etmek ve benim Van'da temelini attığım Medreset-üz Zehra ve şark Dâr’ül fünunuma Sultan Reşad'ın verdiği ondokuz bin altun lira -ikiyüz meb'us içinde yüzaltmışüç meb'usun imzasıyla- yüzellibin banknota iblağ edilerek kabul edildiği halde; ben Beşinci Şu’aaslının verdiği haberin bir kısmını, orada bir adamda gördüm. Mecburiyetle o çok ehemmiyetli vazifeleri bıraktım. Ve bu adamla başa çıkılmaz, mukabele edilmez diye, dünyayı ve siyâseti ve hayat-ı içtimaiyeyi terk edip yalnız imanı kurtarmak yolunda vaktimi sarfettim.[1]

İkinci safha ise Milli Şef hükümetleridönemidir. 1936 yılının başından 1944 yılının Ağustos ayına kadar da Milli Şef hükümetleri, Bedîüzzaman’ı ortadan kaldırmağa çalışmıştır.

Her iki dönemde de, devletin bütün imkânları kullanılarak adlî, askerî ve siyasî baskılarla Bedîüzzaman bir taraftan susturulmaya çalışılırken; diğer taraftan defalarca zehirlenerek, soğuk ve yaşanması zor tecrid odalarında tutularak, karakolların karşısında ikamet ettirilip defalarca evi aranarak ve en önemlisi onun hayat damarı olan talebeleriyle muhaberesi ve Nur hizmetlerini sekteye uğratmaya çalışarak psikolojik ve fizikî baskılara maruz bırakılmıştır.

Bütün bu baskılar Nur hizmetini durduramayınca, bu sefer Müslümanlar nezdinde makbul bazı şeyhleri ve âlimleri Bedîüzzaman’ın aleyhinde kullanarak Nurların ehl-i iman nezdindeki tesirini kırmaya çalışmışlardır. Mustafa Kemalvirüsünden kurtulamayan bu gruba iki önemli misal vermek gerekmektedir. Yani Kemalist Rejim, Bedîüzzaman’ı adlî, askerî ve mülkî tedbirlerle bertaraf edemeyince, yen bir yol denemişlerdir. O da yanlarına çekebildikleri, dîn âlimleri ve bazı şeyhler vasıtasıyla, Bedîüzzaman’ın ilmî itibarını çürütmek ve Risâle-i Nurlara itiraz oklarını atmaktır.

Birincisi, Şeyh Şerâfeddin’dir ki, Eskişehir Hapsinde istismar edilmiştir. Bu zatı 120 kişilik nur maznunları ile birlikte göstermelik bir şekilde Eskişehir hapsine atan rejimin ana hedefi, Nur Talebelerini kandırarak Bedîüzzaman’dan ayırmaktır. Bedîüzzaman’ı tek hücrede tecrid eden rejim, onu kırk kişilik Nur Talebelerinin bulunduğu koğuşa koymuş ve sonra da tahliye etmiştir. Onun müridlerinden olan Şeyh Nazım Kıbrısî’nin Mustafa Kemalsevgisi ve Nurlara dil uzatması bu hâdiseye dayanmaktadır.

İkincisi ise, Eskişehir Hapsinin meyvesi olan ve 1936 yılında telif edilen 33 Kur’ân âyetinin Nurlar’a işârî olarak işâretini açıklayan Birinci Şu’a’yı vesile yapan ve Mustafa Kemal’e yakınlığı ile bilinen Seyyid Abdülhâkim Arvasî, şuursuzca Bedîüzzaman’a itiraz eylemiş ve onun müridleri, kısmen de olsa, bu itirazda kendisini takip etmişlerdir. Necip Fazıl’ın ve son zamanlarda Osman Ünlüadlı bir biçarenin itirazlara buna dayanmaktadır.

İkinci nokta ise, Bedîüzzaman’ın bütün bu baskılara ve zulümlere karşı Kemalist hükümetlere ve Milli Şef hükümetlerine karşı takındığı tavır ve muhâlefet tarzıdır. Bedîüzzaman’a göre muhâlefet iki kısımdır: Birincisi, ilmen ve fikren muhâlefetdir ki, Bedîüzzaman bu muhâlefeti yapmaktan asla geri durmamıştır. İkincisi ise, siyâseten ve kuvvetle muhâlefettir ki, bunun yolları siyasî parti kurmak yahut isyan etmektir ki, Bedîüzzaman bütün hayatı boyunca müsbet hareketi tercih ederek bu yolun caiz olmadığını her zaman haykırmıştır.

Bir şeyi reddetmek ayrıdır, kalben kabul etmemek ayrıdır... Ve amel etmemek bütün bütün ayrıdır. Ehl-i hükümet ele bakar, kalbe bakmaz. İdare ve asayişe ilişmeyen şiddetli muhalifler her hükümette bulunur. Hatta Hazret-i Ömer'in (R.A.) taht-ı hâkimiyetindeki Hıristiyanlar, kanun-u şeriatı ve Kur’ân’ı inkâr ve Peygamber Aleyhissalatü vesselam'a adavet ettikleri halde onlara ilişmiyordu. Hürriyet-i fikirve serbestiyet-i vicdandüsturu ile Risâle-i Nur’un bir kısım şakirdleri idareye dokunmamak şartıyla, rejim ve usulünüzü ilmen kabul etmezse ve muhalif âmel etse, hatta rejimin sahibine adavet de etse, onlara kanunen ilişilmez.

Eğer başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, her gün biri kesilse; hakikat-ı Kur’ân’a feda olan bu başı, zındıkaya ve küfr-ü mutlaka eğmem. Ve bu hizmet-i İmaniye ve Nuriyeden vazgeçmem ve geçemem.[2]

Bedîüzzaman’ın siyâsetle olan münasebetlerini ve muhâlefet anlayışını şu ifadeleri en güzel şekilde ortaya koymaktadır:

Hem siyâsete giren, ya muvafık olur veya muhalif olur.

Eğer muvafık olsa; madem memur ve meb'us değilim, o halde siyâsetçilikbana fuzulî ve malayani bir şeydir. Bana ihtiyaç yok ki, beyhude karışayım.

Eğer muhalif siyâsete girsem, ya fikirle veya kuvvetle karışacağım. Eğer kuvvet ile ve hâdise çıkarmak ile muhâlefet etsem, husulü meşkûk bir maksad için binler günaha girmek ihtimali var. Birinin yüzünden çoklar belaya düşer. Hem on ihtimalden bir-iki ihtimale binaen günahlara girmek, masumları günaha atmak; vicdanım kabul etmiyor diye Eski Said, sigara ile beraber gazeteleri ve siyâseti ve sohbet-i dünyeviye-i siyasiyeyi terketti.

Buna kat'î şahid, o vakitten beri sekiz senedir bir tek gazete ne okudum ve ne dinledim. Okuduğumu ve dinlediğimi, biri çıksın söylesin. Hâlbuki sekiz sene evvel, günde belki sekiz gazete Eski Saidokuyordu. Hem beş senedir bütün dikkat ile benim halime nezaret ediliyor. Siyâsetvari bir tereşşuh gören söylesin. Hâlbuki benim gibi asabî ve اِنَّمَا الِْيلَةُ فِى تَرْكِ الِْيَلِ düsturuyla, en büyük hileyi hilesizlikte bulan pervasız, alâkasız bir insanın, değil sekiz sene, sekiz gün bir fikri gizli kalmaz. Siyâsete iştihası ve arzusu olsaydı; tedkikata, taharriyata lüzum bırakmayarak top güllesi gibi sadâ verecekti.[3]

Bu arada Bedîüzzaman’ın iman ve Kur’ân hizmeti, önü kesilemez bir Nur nehri gibi akmaya devam etmekte ve önüne gelenleri boğacak güce kavuşmuş bulunmaktadır. İster ücrâ bir köye ve isterse en büyük vilâyete sürgün etseler, Kemalist hükümet onun dostlarını ve iman hizmetini durduramamaktadır. Evvela Ankara ve civarına sürgün edilmesi düşünülmüştür. Ancak onlara göre tamamı Türk nüfustan oluşan ve o günün şartları açısından küçük bir çevre olan Kastamonu’ya sürgün etmeye karar vermişlerdir. Hem de Bakanlar Kurulu Kararıile.

Sonra da 25/4/1935 tarihli Bakanlar Kurulu Kararnâmesiile ve Mustafa Kemal’in Cumhurbaşkanı olarak verdiği imza ile sürgün kesinleştirilmiştir:

BCA-SAİD_İ NURSİ_14_2_1212512 Vanve Kastamonu12512-23-1

Siyasî baskılarla Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi, dinî hissiyatı âlet ederek devletin dâhilî emniyetini ihlâle teşebbüs suçundan dolayı Türk Ceza Kanununun 163. maddesi mûcibince bir sene müddetle ağır hapis cezasıile mahkumiyetine dair 19/8/1935 tarihli hüküm ve kararını vermiştir. Belgelere dayanarak mahkûm olan ve olmayan bütün maznunların hallerini teker teker izah etmeye çalıştık.

Bize göre bu cildin en önemli konularından biri Şeyh Şerâfeddinolayıdır. Mustafa Kemal, çok önemli makamlar ve imkânlar teklif ederek Bedîüzzaman’ı yanına çekmeye çalışmış; ancak Bedîüzzaman Ankara’da dehşetli şahsiyetini öğrendikten sonra tekliflerinin tamamını reddetmiştir. Bunun üzerine Bedîüzzaman’ı yok etmek için Zındıka Komitesi’nin diğer üyeleriyle birlikte aleyhinde planlar yapmaya başlamıştır. Planlar iki gruptur:

Birincisi; Bedîüzzaman’ın aleyhine devletin bütün erklerini harekete geçirmişlerdir. Yani adlî makamlar ve mahkemeler, mülkî makamlar yani Dâhiliye Vekâleti, Vâlîler ve Emniyet yetkilileri ve hatta Cumhurbaşkanı ve Başbakan bütün imkânlarını Bedîüzzaman’ın davasını yok etmek için çalışmışlardır. Buna defalarca zehirlemeler de dâhildir. Ancak muvaffak olamamışlardır.

İkincisi; Birinci çeşit planlarında muvaffak olamayan Zındıka Komitesi, bu sefer Mustafa Kemal’in yanına çekmeye muvaffak olduğu din âlimlerini ve şeyhleri ve hatta Diyâneti kullanmaya başlamışlardır. Bunların ilki Şeyh Şerâfeddinolayıdır. Mustafa Kemal’in, onu nasıl kandırmaya muvaffak olduğu, izahlarımızdan anlaşılacaktır. İkincisi, hem Seyyid, hem âlim ve hem şeyh olan Seyyid Abdülhâkim ArvasîHazretleridir. Mustafa Kemal onu da ikna edebilmiştir. İzahı Kastamonu hayatında gelecektir. Üçüncüsü de, Diyânet İşleri Başkanlığında bazı saf hocalardır. Risâle-i Nur hakkındaki ilk Diyânet Raporumanasızdır ve menfîdir.

Hapiste Nur Talebelerinin içinde câzibedarane tarikat dersini telkin etmeye çalışmış Şeyh olan bu Şeyh Şerâfeddinve bazı müridleri, Eskişehir’de Bedîüzzaman ve Nur Talebeleriyle birlikte hapsedilmiştir. Bu konuyla alakalı bütün arşiv belgeleri elimizdedir. Bedîüzzaman Hazretleri hapisteki talebelerini ikaz ederken, bu Şeyh’den bir kaç defa bahsetmiştir. Kasd‑ı mahsusla Nur Talebelerinin Bedîüzzaman’la ve Risâle‑i Nur ile olan kuvvetli irtibatlarını koparmak veya gevşetmek için hapsedilip Nur Talebeleri içerisine getirildiğine dair de bir delil, bir emare elimizde mevcud değildir. Bedîüzzaman da bu cihetlerden hiç bahsetmemiş, amma talebelerini ona karşı ikaz etmeyi de ihmal etmemiştir. Eskişehir hapsinde Bedîüzzaman’ın üst üste tekerrür eden bir kaç ikazlarından sonra yüz yirmi talebesinden, Risâle‑i Nur’un mesleğini ve makamını henüz anlayamamış iki adamdan başka, hiçbir Nur talebesi o şeyhin cazibesine kapılmamış ve bağlanmamıştır.

Hapishanede -Allah rahmet eylesin- mühim bir şeyh ve mürşid ve cazibedar bir Nakşî evliyasından bir zât, dört ay mütemadiyen Risâle-i Nur'un elli-altmış şakirdleri içinde celbkârane sohbet ettiği halde, yalnız bir tek şakirdi muvakkaten kendine çekebildi. Mütebâkisi, o cazibedar şeyhe karşı müstağni kaldılar.[4]

Bedîüzzaman’ın 28/04/1936-20/09/1943 tarihleri arasında Kastamonu’da yaklaşık sekiz yıl içinde yaşadıklarını ve bu dönemdeki Milli Şef döneminin en zâlim devresini özetleyen bir hayat safhası mahiyetindedir.

Bedîüzzaman’ın fiil, hareket ve hizmet şekillerini ortaya koyan, onun ifade ve beyanlarından şeksiz, şüphesiz anlaşılmış olduğu üzere, O, hükümetin, idarenin, asayişin ve nihayet siyasî hâdise ve işlerin tamamen dışında kalmaya daima dikkat etmiştir. Hatta Bedîüzzaman, kaleme aldığı bazı dilekçelerle, bu hakikatleri, zamanın mülkî ve adlî erkânına da iletmekte beis görmemiştir. Bu gibi şeylerle zihnen meşguliyeti de abes gördüğü halde ve onun bu hali hükümet ve idarecilerce de çok yakından ta’kib edilip görülmesine rağmen, Kastamonu’da iken, hükümet ve idareciler tarafından ona uygulanan muamele ve tecessüs politikasından vazgeçmemişler ve zulme devam etmişlerdir. Önce Bedîüzzaman’ın konuyla alakalı Eskişehir Başsavcılığına, Kastamonu Vâlîsine hitaben kaleme aldığı ve bu zamana kadar bilinmeyen dilekçelerini zikredecek ve sonra da talebelerine yazdığı tavsiye mektuplarından bazılarını aktaracağız.

Belgeler ışığında Bedîüzzaman’ın nasıl talebeleri ve hatta kardeşi Abdülmecid ile muhaberesinin engellendiğini, gönderdiği bazı mektuplardan dolayı sorguya çekilip eziyet edildiğini belgelerle ortaya koyduk.

Bedîüzzaman Hazretlerinin özel hayatına ait düsturlardan en önemlisi istiğnâ düsturu idi. İkinci Mektup bütün ayrıntılarıyla, onun neden hediye, zekât ve sadaka kabul etmediğini açıklamaktadır. Ayrıca seyyid ve şeriflerin de sadaka ve zekât kabul edemeyecekleri, İslâm hukukunun hükümleri arasında yer almaktadır. Aslında devlet hazinesinin seyyid ve şeriflerin masraflarını karşılamak gibi bir görevi de bulunmaktadır. İşte biz buna dair belgeleri de kitabımıza ekledik.

Kastamonu hayatında ilk sorgulama Birinci Şu’asebebiyle olmuştur. Birinci Şu’a, 1936 yılında telif edilen bir Risâledir ve Risâle-i Nur'dan haber veren otuz üç ayet-i kerimeyi konu alır. Ayet-i kerimenin ifadesiyle; "... Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır." (Kur’ân, Enam, 6/59) deniliyor. Madem Kur’ân-ı Kerim böyle buyuruyor. Elbette ahir zamanda Risâle-i Nur'ların yapmış olduğu bu fevkalade hizmetten Kur’ân'ımız bigâne kalamaz, ondan bahsedecektir. İşte Risâle-i Nur'ları henüz tam okumamış, mahiyetinden habersiz olan bir kısım insanlar, bu eserleri ilk okuduğunda ve Kur’ân-ı Kerim'in otuz üç ayetiyle Risâle-i Nur'a işâretini gördüklerinde psikolojik olarak itiraza başlayabilirler. Ama altyapıyı hazırladıktan sonra, yani bu eseri baştan sona kadar okuyup sıra Birinci Şu’a'ya gelip okunsa o zaman hakikaten bu eserlerden Kur’ân'ın ve Resulullah (asv)'ın bahsetmesi gerektiği fikri kendilerinde hâsıl olur.

Bu muhtevâsı sebebiyle Birinci Şu’a’nın telifi ve Nur Talebelerine gönderilmesi, Kemalist Hükümette ve Kastamonu’da kıyametler koparmıştır. Dâhiliye Vekâletihemen harekete geçmiş ve 1 Temmuz 1936 tarihli yazıyla Kastamonu Vâlîliğine, 163. Maddeden hareketle inceleme yapılması talimatını vermiştir. Artık Bedîüzzaman’ın evi defalarca aranmakta ve kendisi de en az üç defa zehirlenmektedir.

Üzülerek ifade edelim ki, zamanın hükümeti, özellikle Reis-i Cumhurİsmet İnönü, Türkiye’de gittikçe Risâle‑i Nur’un revacı ve parlaması karşısında, Bedîüzzaman’a türlü türlü zulümlü tarassutlar, tecessüs ve tazyikler yapmışlar ve muvaffak olamamışlardır. Bunun üzerine yeni bir yol denemişler ve Risâle‑i Nur’un revacını kösteklemek maksadıyla, zâhire göre hükümet olarak din ile ve din ehli ile bir nevi musalâha etmek; bu maksadla güya din namına ve perdesi altında görünen bazı zındık habislerin eserlerini Risâle-i Nur’a karşı çıkarıp neşretmek ve bu arada bazı meşhur hoca ve şeyhleri de Risâle‑i Nur’a karşı çıkararak, tenkid ettirmek gibi plânları uygulamaya başlamışlardır.

İşte bu noktada, İstanbul’da ün yapmış meşhur, seyyid ve sülale sâhibi Şarklı bir Şeyhi yani Abdülhâkim Arvasî’yi Bedîüzzaman’ın aleyhine geçirmeyi başardılar. Bu şeyh olan zat, zâhiri sebep olarak, Bedîüzzaman’ın, yukarıda açıkladığımız ve tamamen İslâmî esaslara dayanan Birinci Şu’a’da bazı Kur’ân ayetlerinin işarî ve remzî manalarının külliyetinde, cifir ve ebced tevafuklarıyla, bu asırdaki bazı işâretli tezahürlerini istihraç edip beyan etmesini tenkid mevzuu yapmaya başladı. Bu zatın kendi mantığına göre güya Bedîüzzaman o ayetleri, daha doğrusu Kur’ân’ı kendi keyfine göre tevil edip manalandırıyor diye Bedîüzzaman’ın aziz şahsiyetini ta’n etmeye girişmişti. Hatta bu vesileyle Bedîüzzaman’ın köylülüğünü vesairesini de diline dolayarak gıybet etmeye başladı.[5]

Bedîüzzaman, bu hâdiseye çok müteessir olmuştu. Hem hemşehri, hem sülâle sahibi ve Âl‑i Beyt’e mensub, hem mutasavvıf ve hem de âlim bir zâtın yanlış anlama, korku evhamı ve hissiyata bina’ edilen bu dehşetli hatasıyla vartaya düşmesinden ziyadesiyle rencide oldu. Hâdisenin başlangıcında Bedîüzzaman bu zatı, şer’î ve ilmî kaideler içerisinde hakikate ve insafa çağırdı ise de, fakat Bedîüzzaman’ın bu hakperestane mektuplarına hiç kulak verilmedi. Bunun üzerine Bedîüzzaman şiddetli cevaplar vermeye mecbur oldu. Onun akrabası ve Bedîüzzaman’ın eski talebelerinden Seyyid ŞefikHoca’yı araya koydu. Ancak bu zat, yine de dinlemeden ve Bedîüzzaman’ın cevablarını okumadan gıybetlerine devam ediyordu.

Bunu en çok tenkide vesile kılan kendisi de hem seyyid ve hem de âlim ve şeyh olan Abdülhâkim Arvasîolmuştur. Bedîüzzaman’a Abdülhâkim Arvasî ve onun takipçileri (başta Necip Fazılolmak üzere) tarafından bu Risâleye yöneltilen tenkitleri anlamak mümkün değildir. Zira işârî tefsirekolügenelde sufîlerin tefsirleridirler. Âlûsî(ö. 1270/1854) ise, "işârî tefsir" anlamında tevili şöyle tanımlamaktadır: "Te'vîl, ibârelerin üzerindeki örtülerin kalkmasıyla sâliklere âşikâr olan ve âriflerin kalplerine gayb bulutlarından yağan kutsî bir işâretve ilâhî kaynaklı bilgilerdir.”[6]

Evvelâ; Resûlullah'ın da beyânına göre, Kur’ân âyetlerinin zâhirî, bâtınî, İşârî, sarih ve remzî çok mânâları ve her asra hitab eden hakikatleri vardır. "Her âyetin dalı var, budağı var; her dalın da başı var, sonu var, çetikleri var" şeklindeki hadis, bu mânâya işâret etmektedir. Zira Kur'ân'ın muhatabı bütün insanlardır. Kur'ân, kâinat kitabının tercümesidir. Kâinatın rengini değiştiren her meseleyi vuzuha kavuşturmuştur. Hâdiselerin satırları altında gizlenen hakikatları ortaya çıkaracak olan da yine Kur'ân'dır. Dolayısıyla İslâm ittihadını yakından ilgilendiren Risâle-i Nur’a da, İstanbul’un fethine de ve Mısır fethine de herhalde işâret edecektir. Ancak sarâhat demiyoruz, işâret diyoruz. Bu ifadeye dikkat etmek gerekir.

İkincisi: Bütün ilim tarihçilerinin -özellikle Müslüman âlimlerin- ilimlerin tasnifinde kendisinden bahsettikleri "cifir ve câmia ilmi" diye bir ilim vardır. Bu ilim, bazı câhiller tarafından suiistimal edilmiş olsa bile, tamamen inkârı da mümkün değildir. Cifir, kaza levhası; câmia ise kader levhası demektir. Kısaca Allah'ın kader ve kazâ levhlerinde olmuş yahut olacak bazı şeyleri, yine Allah'ın koyduğu işâretve gösterdiği yollarla ortaya çıkarma ilmine cifir ilmi denir. Bu ilmin nüshacılık ve üfürükçülükle ilgisi yoktur. Çünkü İmâm-ı Gazâlî ve İbn-i Kemâl gibi bu ilmi hakkıyla bilen zatlar tarafından da kullanılmıştır. Hz. Ali'nin, bu ilmi Resûlullah'dan öğrendiği nakledilmektedir. Son asırda bu ilmi hakkıyla kullananlardan biri de, Bedîüzzaman'dır. Kur'ân, "Beldetün Tayyibetün" ifadesiyle İstanbul'un fethine işâret ettiği gibi, Mu'avvizeteyn sûresiyle de Türkiye’de yaşanan 1971 hâdiselerine işâret etmiştir. Birinciyi ilim, ikinciyi ilmin dışında kabul etmek, bir başka câhilliktir.[7]

Bedîüzzaman’ın 1937’de patlak veren Dersim Hâdisesiile alakalı talebesi Hulusi Yahyagil’e gönderdiği şu mektup manidardır:

“Salisen: Hulusi’nin bir gailesi var diye hissediyorum. Merak etmesin. Risâle‑i Nur şâkirdlerine inayet ve rahmet nezaret ederler. Dünyanın meşakkatleri madem sevab verir, geçerler. O musibetlere karşı sabır içinde şükür ile, metanetle mukabele edilmek gerektir. Hem o, hem sizler bütün dualarımda ve kazançlarımda benimle berabersiniz...”

Bedîüzzaman o çok heyecanlı, merak‑aver II. Dünya Harbihâdiseleri ve haberleri içerisinde ve o tarafgirane münakaşaların hüküm sürdüğü günlerde, talebelerini irşad, ikaz ve terbiye etmeyi başarmıştı. Bu davanın doğru olduğuna delil de Isparta’da, Kastamonu’da, Denizli, İstanbul ve Antalya gibi Vilâyetlerdeki Nur Talebelerinin, dünyayı meşgul eden ve herkesi alık alık hayret ve dehşet içinde harb hâdiselerini dinlettiren radyo ve gazetelerin te’sir sahalarının dışında kalarak, yüzlerce, binlerce nüsha Nur Risâlelerini yazmalarıdır. Hem her yerde Nur Talebelerinin o faidesiz, boş, fakat günahlı ve zararlı münakaşa ve tarafgirliklerin dışında kalmış olmalarıdır.

Şimdi ise, dünya servetine ve malına ve o servetle havada ve denizde filolar teşkil edip, o fil gibi filolarla nev-i beşeri esaret altına almış. Ve Avrupa medeniyetçileri, medeniyetin mehasiniyle, iyilikleriyle, menfaatleriyle değil, belki medeniyetin seyyiatıyla ve sefahetiyle ve dinsizliğiyle üç yüz elli milyon Müslümanların her tarafta hâkimiyetlerini imha edip, istibdadına serfüru etmiş ve bu musibet-i semaviyeyesebebiyet vermiş. Ve dünyaperest, gaddar zâlimlere, zulümlerine ceza olarak tokatlar gelmeye ve fakir ve mâsumlar ve mazlumlara, fâni mallarını ve hayatlarını âhiretlerine çevirmek ve kıymettar eylemek ve dünyadaki günahlarına keffaretü’z-zünûb etmeye kader-i İlâhîye fetva verdiler. Şimdi yedi senedir dünyaperestlerin bu musibette vaziyetlerini ve safahatlarını ve Harb-i Umûmî sahifelerini kat’iyen bilemiyorum. Fakat iki sene evvelki vaziyetleri, bu sûre-i kudsiyenin mânâ-yı işarî tabakasından gelen tokatlar tamı tamına onların başlarına iniyorlar. Ve sûrenin bir mâna-yı işarîsini tam tefsir ediyor.[8]

Bedîüzzaman’ın II. Dünya Harbimağdurları gayr-i Müslimlerhakkındaki bir mektubunun tahlili ve haksız hücumların yersizliği ortaya konmuştur. Başta Necip Fazılve onun şeyhi Abdülhâkim Arvasîolmak üzere bir kısım ehl-i imanın ve ehl-i tarikatın bu konudaki itirazlarını nazik bir üslub ile izah etmek bizim vazifemizdir. Bu mesele, insanı ehl-i sünnetin dışına çıkaracak imanî meselelerden değildir; belki ehl-i sünnetin âlimleriarasında da tartışılan ve hakkında farklı görüşler bulunan bir mesele ve hatta meseleler topluluğudur.

1938’de İkinci Cumhurbaşkanıİnönü’nün seçilişi, tarih kitaplarında hep geçiştirilir. Ayrıntı verilmeden “oy birliği ile seçildiği”nden söz edilir. Oysa dünyadaki siyasî entrikaların en büyüğüne taş çıkartacak bir dizi gelişmeler yaşanmıştır. Bunları özetledik ve İnönü’nün ilk ziyaretini 6 Aralık 1938’de Kastamonu’ya yaptığını gördük.

1943 başlarında Türkiye’de seçimler yenilenmiş ve Şükrü Saraçoğlubaşkanlığında yeni hükümet de kurulmuştur. Bunun yanında CHP Kurultayı yapılarak bazı tüzük değişiklikleri tahakkuk edince, Türk Basınıdaha da politikleşmiştir. Bu arada başta Bedîüzzaman’ın Kastamonu ve Isparta’daki Nur hizmetleri olmak üzere, Türkiye’de İslâmî hizmetler de hareket ve canlılık kazanmıştır. İşte Mili Şef Hükümeti, burada İslâmî hizmetlere sınırlar getirme gayretine hız kazandırmıştır.

İlk haddini bildirme, Kemal Pilavoğlu’nun başını çektiği Ticânî tarikatı davasıdır. 1943 yaz başlarındaki Ticânîlikdavası bunun için açılmıştır.

İkinci haddini bildirme, Melamilere yöneliktir. 1943 Eylülünde İstanbul’da tevkif edilen Osman Kemaleddin ve 17 arkadaşı, 29 Eylül’de İzmit’te yargılanmaya başlanmıştır.

Üçüncü haddini bildirme, Abdülhâkim Arvasî’nin İzmir’de mecburî iskâna tabi tutulmasıdır. Ancak daha sonra Ankara’ya kızının yanına gönderilmiş ve damadı olan CHP VanMilletvekili İbrahim Arvas’ın yardımlarıyla takibat sona erdirilmiştir.

Dördüncü haddini bildirme hareketi, Süleyman Hilmi Tunahanve hizmetlerine yapılmıştır.

Asıl haddini bildirme hareketi ve operasyonu, Bedîüzzaman ve Nur Talebelerine karşı yapılmıştır. Bedîüzzaman, evini son arama günü olan 20.9.1943’te Isparta savcısından gelen ta’limatı gereğince tevkif edilmişti. Evvela Kastamonu’da on beş yirmi gün kadar durduruldu ve sonra hemen Isparta’ya sevk edildi.

Bu arada Kastamonu’da telif edilen Nur Risâleleri ve Kastamonu Lâhika Mektuplarıile alakalı ayrıntılı bilgi verilmiştir.

Bedîüzzaman’ın mantıklı savunmaları ve dilekçeleri üzerine Kemalist Hükümetin erkânları Bedîüzzaman’ı Isparta’da mahkûm edecek bir yol bulamamışlardır. Bu sefer Denizli Mahkemesine sevk için yollar aramaya başlamışlardır.

Bütün bu baskılara rağmen Bedîüzzaman Hazretleri hem teliflere ve hem de talebeleriyle muhabere devam etmiştir. Bu bölümde, Nur ve Gül Fabrikalarını, Isparta Kahramanlarını, Atabey Kahramanlarını ve benzeri mümtâz Nur Talebesigruplarını ayrıntılarıyla anlattık.

Ağustos 1943’de Denizli‑Çivril’de tevkif edilen Atıf Egemenve Homalı bir kaç arkadaşı meselesi, hazırlanmış plânlar gereğince, çok fazla büyütülerek Ankara’ya bildirildi. En önemli bir meseleymiş gibi Ankara bile meşgul ettirildi.. Bütün mes’ele de Beşinci Şu’aRisâlesi idi. Reis‑i Cumhurİsmet, Başbakan Sükrü Saraçoğlu, Milli Eğitim BakanıHasan Ali Yücelhâdise ile direkt ilgilendiler. Denizli Vâlîsi her tarafa şifreli telgraflar gönderdi. Eylül ayı içinde birçok masumlar Isparta’da tevkif edilerek hapsedildi. Bedîüzzaman’ın Kastamonu’daki menzili de bu hâdisede ilk olarak 18.9.1943 günü Denizli’deki evi şiddetli bir şekilde didik didik arandı. Fakat aradıkları Beşinci Şu’a’ Risâlesi yoktu, bulamamışlardı.

Bu arada Denizli ve Isparta’da yapılan tevkiflere rağmen, Bedîüzzaman’a karşı, bir kaç gün bir sükûnet devresi içinde uzaktan murakabe edildi. Gizli zındık komiteleri başka bir plân hazırlamaktaydılar. Bir kaç gün sonra o şeytanca ve zındıkça plânları tatbike konulmuştu. Onu zehirlediler ama muvaffak olamadılar; Allah onu koruyordu.

[1] Şu’alar, sh. 359.

[2] Şu’alar, sh. 348 vd.; Denizli Dosyası, Abdülkadir BadıllıArşivi; bkz. Mufassal Tarihçe, II, sh. 1218 vd.

[3] Mektubat, sh. 61-62

[4] Kastamonu Lâhikası, sh. 83.

[5] Krş. Canlı/Beysülen, Zaman İçinde Bedîüzzaman, sh. 433 vd.

[6] Âlûsî, Şihâbuddîn Mahmud, Rûhu'l-Meânî fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Azîm ve's-Seb'i'l-Mesânî, Dâru İhyâi't-Turâsi'l-Arabî, Beyrut, ts., c. I, sh. 5.

[7] Kâtip Çelebi, Keşfü’z-Zunûn, c. 1, sh. 591-592; Said Nursî, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, 95vd.

[8] Sikke-i Tasdik-i Gaybî, sh. 56.

popüler cevapdünya atlası