Anmak Yerine Anlamak

Eklenme Tarihi: 26 Ekim 2014

Dr. Suad ALKAN'ın Birinci Ağabey Paneli konuşmasıdır

*Osman beyin düşünü Şeyh Edebali yorumladı. Bediüzzaman’ın vakıa-i sadıka, rüyasını yorumlayan şeyh-i Risale-i Nurun yeni sembolleştirmesindeki mecaz ve istiareleri iyi analiz etmek zamanıdır.

Mehmet Emin Birinci ağabeyi anlama toplantısı, Risale-i Nur’u anlamaya bir fırsat olarak düşünülmesi gerekiyor. Çocukluğundan vefatına denk bir hayatta, gözü hiçbir dünyevi konuya kaymamış bir kişiden, mesleğiyle ilgili yansıttığı mühim sırlar vardır. Çünkü çocukluğundan vefatına kadar gözü hiçbir uhrevî konuya kaymamış kişilerin, bu çağın bir özelliği olarak, gizli hiçbir meslek sırrı kalmamıştır. Daha ziyade muhitindeki dersleriyle halelenmiş olan Hulusi Yahyagil ağabey ve benzeri mahdut nur şakirtleri dışında 1960 ile 2000 yılı arasında Nur Risalelerindeki sırları öğrenmek kaygısıyla nadiren karşılaşılmıştır. Bu Nur medreselerinde, kardeş, şakirt, tilmiz, talebe kelimelerinin kaybolma sebebidir. Öğrenmeyi, dil, yani kalbin ve ruhun söylettirilmesi, aksiyon, hareket, amel, dönemi takip edecektir.

“Senin de dünyan hakikatçe dar, fakat senin gaflet ve vehim ve hayalinle duvarları çok genişlemiş. O dar dünyada, bir musibetin tahrikiyle kımıldansan, başını, çok uzak zannettiğin duvara çarparsın. Başındaki hayali uçurur, uykunu kaçırır. O vakit görürsün ki, o geniş dünyan kabirden daha dar, köprüden daha müsaadesiz. Senin zamanın ve ömrün, berkten daha çabuk geçer; hayatın, çaydan daha sür'atli akar.

Madem dünya hayatı ve cismânî yaşayış ve hayvânî hayat böyledir. Hayvâniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun. İşte o âlemin anahtarı, marifetullah ve vahdâniyet sırlarını ifade eden Lâ ilâhe illâllah kelime-i kudsiyesiyle kalbi söylettirmek, ruhu işlettirmektir.

Öyle anlaşılıyor ki, Mehmet Emin Birinci ağabeyimizin yansıttığı hakikat, bu alıntıda tasvir edilen halet, ona malum etrafındakilere meçhul en büyük sır olabilir. Müşahedeme göre kendisinden bahsedilenler, sadece zahirde görünen hallerden ibaret idi.

Mesleğinin esasını aşk teşkil eden Hz. Mevlâna, hayatını “hamdım, piştim yandım!” Şeklinde üç kelimeyle özetliyordu:
Bediüzzaman hazretlerinin aşk yerine; zamana ait tefekkür, şefkat, acz ve fakr mesleğinde ise hayat, tohum, ağaç ve meyve olarak düşünüldüğünde üç noktada toplanıyor:

Tohum, insan gibi mümbit bir zemine; istidatlara ekilen hidayeti temsil eder. Hidayetten mahrum bir insanda, hakikat noktasında uhrevi bir inkişaftan bahsedilemez. Hidayetin şuur derecesine ve idrak seviyesine yükselmesi ise meyveye dönük bir dallanıp budaklanmayı ifade eder. Bu hadise, hem kâinattaki meylü’t-terakki; fizik yapısına hem de insandaki istidadın hapsedilmeyip istihdamına matuftur. Hapsedilen istidat, cezayla sonuçlanır. Profesör Murat Yülek’in, tespitindeki gibi Üstat Bediüzzaman’ın irtihalinden düne dek yapılan Risale-i Nurla ilgili çalışmalar, bir propaganda mahiyeti arz etmiştir. Böyle olduğu, bilhassa cereyan eden mahkemeler vesilesiyle bazılarınca “iyi bir propaganda oldu” lafzı telaffuz edilmiştir.

Propagandaya dayalı çalışmalarda ise akıl devre dışı kalırdı. Bu sebeple ilk nesilden yeni nesle şuurlu bir miras tevarüs etmediği için aynı kuşaktan pek çok kurbanın verildiği gençlik, bugün anlamayı soruşturuyor. Kayıplar gençliğe yüksek bir duyarlık kazandırmıştır. Kalplerin duyarlığı, akılların duyarlığına ulaşabildiğince “aydınlanma” dönemi başlar. Fakat bunun, ifade edilmesi güç görünüyor. Anlama ve okuma meseleleri, ifade imkânlarını çok zayıflatmıştır. Bu, pedagojik bir arızadır. Hizmetin tepelerindeki kimseler ise psikolojik analizini tanımak istemiyor. Şimdi hem aklın hem kalbin müşterek çalışabileceği bir zeminin önündeyiz.

Üstat hazretlerinin hayatında iki defa anlaşılmadığını telaffuz etmesi, ince bir değerlendirme, aynı zamanda misilsiz bir meydan okumayı gösterir:

"Risâle-i Nur'u anlamıyorlar yahut anlamak istemiyorlar. Beni skolâstik[1] bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben, bütün müspet ilimlerle, asr-ı hâzır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin meseleleri hallettim. Hattâ bu hususta da bâzı eserler telif eyledim. Fakat ben öyle mantık oyunları bilmiyorum, felsefe düzenbazlıklarına da kulak vermem.”[2]

Merhum Hulusi Yahyagil ağabeyin hatıralarından da anlaşıldığı üzere, kendileri anlama konusunda gayet hassas ve dersleri üstadın tasvibine şayestedir:

“Okumak anlamak içindir. Anlayarak okumak, uhuvvetin ve ihlâsın inkişafına sebeptir. Anlamadan okumak, buz üstünde taş kaydırmak gibidir. İhlâssız hizmet de akıntıya kürek çekmek gibidir.[3]”

Risale-i Nur sembolik olarak bir yandan adanmış, kurban olmayı diğer yandan ebedi saadet, cenneti gösteriyor. Kur’an-ı Hakîm’de de aynı üslup görülüyor.

İnsan, hakikate isal eden bir yola girmişse, bu onun miladı; doğumudur. Aklını ve kalbini bir hakikat mesleğine bağlamış olan o insan, hakikate hizmet sadedinde, istidadı çerçevesinde bir alandan başka bir alana kendi aksiyonunu (amelini) sürdürmeğe geçmişse bu da onun hicretidir. Bundan anlaşılacağı üzere, Türkiye’de Bediüzzaman’ı tanımak fırsatı bulmuş her insanın, hayatında bir milat ve eğer hakikate hizmet alanında bir tebeddül söz konusuysa bir de hicreti vuku bulmuştur.

Konuyla ilgili olarak söylemem gerekirse, Bediüzzaman Hazretleriyle müşerref oluşum, miladım; Mehmet Emin Birinci Ağabeyle istişarelerim neticesinde başlayan çalışmalarım ise hicretimdir.

Hala hicretteyim!

Kendi miladımla ilgili açılmış sayfada görünen özellik, Bediüzzaman Hazretlerini ziyaretimle 16-17 yaşlarımda kendimi, Risale-i Nurların Müslüman gönüllerde iman aşılama cazibesine, onun imalı ve mecazlı beyanına kaptırıp bir eğitim sürecinde karşılaştığım orijinal yargılardır. Bunlar, okullar boyunca, bilhassa Türkçe ve edebiyat hocaları; daha sonra gazeteci ve edebiyat uzmanları gözüyle okunan satırlardır. Mehmet Emin Birinci Ağabey’in hayatımın hicretinde oynadığı rol, Türkiye ve Dünya hakkında cesur yorumlarıyla Bâb-ı Âli’nin yüreğine korku salan çekirdekten gazeteci Merhum Mustafa Polat’ın yazdıklarımı beğenmesinden kaynaklanıyor. Nur tilmizlerinin bütünlüğü yıllarında (1968) yayınlanan ve Marksistler dünyasını telaşa veren “Nur Çocuklar” isimli kitabın girişindeki “Çocuk cennet” başlıklı yazı, Mehmet Emin Birinci Ağabey’in yazmamı istediği bir metindi. “Nur Çocuklar” halis bir ekip çalışmasının meyvesi olmuştur. Ve tekrar gün ışığına çıkmaya hasrettir.

Mehmet Emin Birinci ağabey, kabiliyetleri keşfedişi ve Polat’a ulaştırmasıyla iyi destek oluyordu. Kendilerinin şair sayılmasa da şiir denemeleri olduğunu görmüştüm. Fatih’teki mekânında bulundurduğu temaşasından zevk duyduğu ve tefekkürüne obje yaptığı bitkiler ve tablolar iç dünyasındaki nezahet inceliğini gösterir. Kaba bir adam değildi. Çiçeğe düşkün ruh, kendisini iyi mütalaa ederse, çiçeği cennetle bir ilgi kurma aracı olarak hissedebilir.

“Cennet bir çiçektir. Huri taifesi dahi bir çiçektir. Ruy-ı zemin dahi bir çiçektir. Bahar da bir çiçektir. Sema da bir çiçektir; yıldızlar, o çiçeğin yaldızlı nakışlarıdır. Güneş de bir çiçektir; ziyasındaki yedi rengi, o çiçeğin nakışlı boyalarıdır. Âlem, güzel ve büyük bir insandır; nasıl ki insan, küçük bir âlemdir.”

İstidatların istihdamı, medeniyetlerin doğması ve sönmesinde muhakkak ki, birinci derecede rol oynuyor. Risale-i Nurların kendi medeniyetinin kurgusunda kabiliyetlere yaptığı vurgu çok kabarıktır.

Mehmet Emin Birinci Ağabey Risale-i Nurları 1947 yıllarında tanıdı. O sıralarda ilkokul son sınıfta idi. Şeflik dönemi, bütün bölgeler hakkında çok sıkıntılıydı. Vergi tahsildarlarından Kur’an-ı Kerim’in bile saklanması gerekiyordu. Köylülerin borçlarına karşı bunlara el konabilirdi. Akrabalarından iki kişi her yıl Kızılırmak’ın denize döküldüğü yerlerde geçici olarak çalışmaya gidiyordu. Orada iki kişiden Afyon vilayeti civarında Bediüzzaman adlı mühim bir zatın yaşadığını öğrendi. Onlarla köylerine dönmeden Bediüzzaman’ın yazılarını aramaya koyuldular.

Kitapların değeri bütçelerini zorluyordu. Nihayet arkadaşlarının yardımıyla 33 liraya kitapları sağladılar. Köyün ayakkabıcısı bir torbanın içinde bunları köye getirdi. Kur’an hattıyla yazılmış metinleri çözmeye çalıştılar. Önce Bediüzzaman Hazretleri’nin sonra Samsun’da Mustafa Sungur Ağabey’in mahkemedeki savunmalarını takip etti. Bu sırada Üstatla mülaki ve talebesi oldu. 1957 yıllarında risalelerin Latin harfleriyle basıldığı sırada Ankara’daydı. Bu onun miladıdır. Cazibeli ve coşkulu bir hayat içinde sürekli öğreniyor ve anlıyordu. Bu bakımdan Birinci Ağabeyi Anma Toplantısı, anlamak İçin Bir Fırsat Sayılmalıdır.

Bir basamak daha yukarıda Mehmet Emin Birinci Ağabey’i anlamak Üstadı ve Risale-i Nur’u anlamak şeklinde algılanabilir. Bediüzzaman Hazretleri’nin irtihalini müteakip hala devam eden bir “anlamasan da oku” heyecanı, Risale-i Nur’a ulaşabilenlerin sayısı hatırı sayılır düzeye çıktığında okumalar propagandaya dönüşmüş, akıl devre dışı kalmıştır. Hâlbuki Bediüzzaman’ın irşadı, Batı akıl aydınlanmasından iman aydınlanmasına uyarlanabilen “akılcılık” üzerine tahkim edilmiştir. “İman hem nurdur, hem kuvvettir.” Münevver bir kalbi ve yüksek bir aklı sembolize eder. Aklın devre dışı kalmış olması, tefekkür ve sanat zaafına sebep teşkil ediyor.

Yusuf Kaplan’ın İlim ve Kültür vakfında verdiği seminerde “bu kadar sene çalışmalar sonucu henüz Risale-i Nur’dan mütefekkirler ve sanatçılar yetişmemiştir” hükmü, Bediüzzaman’ın yakın çevresindeki kişilerin önemini gösteriyor. Onlar “sahabe mesleği” ni ve sena-i Kur’anî’ye mazhar olan isar hasletini kavramış, hayatın ne olduğunu anlamışlardır. Prof. Murat Yülek’in, kaydettiği gibi son zamanlarda başlayan panel, sempozyum ve konferanslarla sağlanmak istenen yaklaşımlar, ant-i propagandist çalışmalardır.

Belirtmek gerekir ki, Fransız Prof. Paul Dumont[4] ve Boğaziçi Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi Dekanı Prof. Şerif Mardin’in katıldığı bir Risale-i Nur Paneli, yüz binlerce müntesibi bulunan Türkiye’den beş sene evvel Paris’te Sorbonne Üniversitesinde yapıldı. Üniversite duvarlarında 1986 de mezkûr panel alışmalarına ulaşmak isteyen kişilere müracaat adresi gösteriliyordu Bu hareket, Bediüzzaman’ın mesleği, Batı dünyasının ve Risale-i Nur şakirtlerinin konumlarıyla müştereken analiz edilecek evrensel bir hadise olarak düşünülebilir.

Risale-İ Nur’u Okumak Döneminden Anlamak dönemine giriyoruz. Sonra Şahlanış Dönemi başlar.

Ahiret hayatıyla bir bağlantısı olmayan anma toplantılarında umumiyetle telaffuz edilen, aralarından ayrılmış kişi için güya onu yüceltmek maksadıyla söylenen şu tabir vardır:

Yeri doldurulamaz!

Bu lafzın Müslümanlıkla bir bağlantısı yoktur. Aynı zamanda “zaman ahir zamandır gittikçe daha fenalaşacak”, sorusuna verilen:

“Neden dünya herkese terakki dünyası olsun da, yalnız bizim için tedenni dünyası olsun? Öyle mi?” Şeklindeki cevaba da zıttır.

Aşılamaz sözü nihayet puta tapıcılığı simgeleyen en köklü bir duygunun tezahürüdür. Tarihin hiçbir döneminde, peygamber ve hususi şahsiyetler müstesna, gerek bilim gerekse sanat mevzuunda aşılamayan bir vakıa, yeri doldurulamayan kişi olamaz. Ancak dünyadaki görevi sona eren kabiliyetlerin terk-i dünya eylediklerinin hemen ardından yeni kabiliyetlerin keşfine zemin hazırlamalıdır. Aksi takdirde kabiliyetsiz, beceriksiz kimlikler, dalkavuklukla hayatlarını sürdürebilen mıymıntı, parazit ruhlar, hazıra konma duygusunu tatmin yolunda hizmet mirasına göz diker, bir mirasyedi olur çıkar. Bediüzzaman Hazretleri o anlamda “mirasyedi” tabirini kullanıyor. Onlar yasakçıdır, hakikat araştırıcı değil, tabudurlar, etraflarına etten duvar öreler! Tevarüs, bir kültür ve kimlik mirasıdır.

Osmanlı Medeniyeti’nin kuruluşunda Osman Bey’in rüyasını Şeyh Edebali’nin yorumladığı gibi, Bediüzzaman’ın rüyasında kendini Ağrı Dağı’nın altındaki anasına seslendiği üzere tavzifini yorumlayan Şeyh-i Risale-i Nur olmuştur. Bu rüya, Osmanlı medeniyeti ile endüstri medeniyetinden sonra doğmağa hazırlanan yeni medeniyetin işaretleridir.

Mehmet Emin Birinci Ağabey’in irtihali üzerine onun kaldığı yere taziyeye gelenlerin konumu, iman mesleği bakımından son derece onurlu olmuştur. O kadar biri birinden habersiz, hatta tevhid-i efkâr’a yaklaşamamış, kalplerin birliğine akıl erdirememiş şahsiyetler, onun şahsiyeti çerçevesinde halelendiler. Belki de istikbalde doğacak olan sayfayı gösterdiler. Nur Risaleleri’nde ruhun o ihsası, aklın o idraki zamana işlemiştir.

İnsanın her kuvâsı, hadsiz bir mesafede cevelân eder gibi, gayr-ı mütenâhi cânibine gider. Çünkü insan, Hâlık-ı Kâinatın nihayetsiz esmâ tecellilerine bir ayna olduğu için, kuvâlarına nihayetsiz bir istidat verilmiş.

Meselâ, insan, hırs ile bütün dünya ona verilse, Hel min mezîd! Diyecek. Hem, hodgâmlığıyla, kendi menfaatine binler adamın zararını kabul eder. Ve hâkezâ, ahlâk-ı seyyiede hadsiz derecede inkişafları olduğu ve Nemrutlar ve Firavunlar derecesine kadar gittikleri ve sıyga-i mübalâğa ile “zalûm” olduğu gibi, ahlâk-ı hasenede dahi hadsiz bir terakkiyâta mazhar olur, enbiya ve sıddîkîn derecesine terakki eder.

Bir önceki örneklere dayanarak bir şekilde istidatların keşfine ve istihdamına çalışmalıdır.


________________________________________
[1] Ortaçağ Avrupa’sında kilisenin de etkisiyle hâkim olan yeniliğe kapalı baskıcı bir düşünce sistemi olarak gelişmiş düşüncedir. Her şeyin en doğrusunun kilise ekolünce dini kurallar ışığında kararlaştırılacağını benimser. Ortaçağ karanlığı denilen durum bu düşünce sisteminin hâkimiyeti altındaki Avrupa’da ortaya çıkmış, bilimin ve sanatın gelişimini engellemiştir. Bu dönemde bilim ve sanatla ilgilenenlere cadı ve büyücü gözü ile bakılmış bunlara şeytan sıfatı bile yakıştırılmıştır. Engizisyon adı verilen mahkemelerde yargılanan onlarca aydın skolâstik düşünce kurbanıdır. Yalnız unutulmaması gereken bir şey baskıcı sistemlerin her ne olursa olsun varlıklarını sonsuza dek sürdüremeyeceği ve elbet karşısında bir karşı güç bulacağıdır. Bir nevi antitezi oluşan skolâstik düşünce tezliğini yitirerek ortadan kaybolmuş ve yeniçağ ile kilisenin de toplum yaşamındaki etkileri olabildiğince azalmıştır. Bu düşünce sisteminin hâkim olduğu ortamda gelişen reform ve Rönesans hareketleri, skolâstik düşüncenin dogmalığından Avrupa’nın kurtuluşunda etkili olmuştur.
[2] “Bkz.“Halid-i Bağdadîden Bediüzzaman’a tecdit meselesi” başlıklı Hakkâri paneli.
[3] “Nur’un birinci talebesi Hulusi Yahyagil”, İhsan Atasoy
[4] Strasbourg Üniversitesi Türkoloji Başkanı Prof. Dr. Paul Dumont: "Avrupa Türk Dinamizmine Muhtaç" Strasbourg Üniversitesi Türkoloji Başkanı Prof. Dr. Paul Dumont Lübnan’da doğan (1945) ve çocukluğunu İstanbul’da geçiren bir Türk Dili Edebiyatı ve Medeniyeti profesörüdür. CNRS’te araştırmacı olarak çalıştıktan sonra 1989-99 yılları arasında Marc Bloch Strasbourg Üniversitesi’ne bağlı Türk Araştırmaları Bölümü ve CNRS’e bağlı olan İç Asya Türk ve Osmanlı Dünyası Araştırmaları Merkezi’ni yönetti. İstanbul’da Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü’nün müdürlüğünü de yaptı.

popüler cevapdünya atlası