ANAYASAL HUKUK AÇISINDAN ISPARTA KAHRAMANLARI VE HUKUK İHLALLERİ

Eklenme Tarihi: 01 Mayıs 2017 | Güncelleme Tarihi: 01 Mayıs 2017

Dünya tarihine baktığımız zaman Risale-i Nurların, Üstad Hazretlerine ve o dönemdeki Nur Talebelerinin başlarına gelenlerin -Asr-ı Saadeti istisna tutmak gerekirse-bir başka esere veya bir başka şahsın başına geldiğine çok fazla şahit olduğumuzu söyleyemeyiz. Şimdi tabi bu despotik veya baskıcı dediğimiz bu dönemde, çok sıkı takibatlar, tarassutlar, davalar, mahkemeler, tutuklanmalar bütün bunlar tabi Türkiye’yi ciddi manada bunaltmış, öylesine bunaltmış ki, bu bunalmışlık içerisinde birisi Üstad Hazretlerini sorduğu zaman veya Risale-i Nurdan bahsettiği zaman veya Nur Talebelerinden bahsettiği zaman insanlar çekinir korkar olmuşlar. Yani birisi sorduğu zaman ona cevap vermek yerine, belki sıvışmak yolunu tercih ettikleri o korku ve dehşetengiz ortamında Isparta kahramanları dediğimiz bu kahramanlar, yılmadan, sebatla, metanetle, hiçbir inhiraf göstermeksizin Üstadın etrafında kenetlenmişlerdir.

Isparta kahramanlarının önemli şahsiyetlerinden birisi olan Bayram Ağabeyle alakalı bende küçük bir hatıraya şahit oldum. O hatırayı burada nakletmek istiyorum. En azından Isparta kahramanlarının Cenabı-ı Hak katındaki o makbuliyetlerini ifade kabilinden 1982-83 yıllarında İstanbul’da Sungur Ağabey, Bayram Ağabey, Kırkıncı Hocam, Demirci Hocam vs. ağabeyler orada sohbet ederken birden Kırkıncı Hocam; “Bayram Ağabey seninle bir şey paylaşmak istiyorum.” dedi. Buyur hocam dedi: “Ben şimdiye kadar yaptığım ve bundan sonra yapacağım ve vesile olduğum bütün hizmetleri sana veriyorum ama sen sadece Üstadın hizmetinde bir defa suya gidip gelmeyi bana ver yeter. Bunun dışında bir şey istemiyorum.” Şimdi tabi bu basit bir söz değil, basit bir hadise değil. En azından bir pencereden o kahramanların Cenab-ı Hak katında ki makbuliyetini ifade etme açısından herhalde bize bir ölçü verecektir.

Tabi o dönemdeki yaşanan hadiselerin hukuki veçhesi var. Bu hukuki vecih itibariyle baktığımızda birinci derecede din ve vicdan hürriyeti ile alakalı bir meseledir. Şimdi burada Üstad Hazretlerinin ilim-i siyaset noktasındaki maharetine değinmek istiyorum. Aslında ifade hürriyeti, din ve vicdan hürriyeti, din hürriyetinin ifade boyutu, bir demokratik hukuk devletinde haiz olduğu bir muhteva var. Birde o dönemdeki muhteva var. Üstad Hazretleri o dönemin şartlarında din ve vicdan hürriyeti bağlamında ne şekilde hareket edilmesi gerektiğini talebelerine tavsiye etmiştir. O noktadan da gerek mahkemelerdeki, gerekse diğer adli işlemlerdeki nur talebelerinin tutumlarında Üstadın göstermiş olduğu bu yolun ciddi manada maharetli ve netice alınır olduğunu görüyoruz.

Önce burada din ve vicdan hürriyetinin kapsamı ve muhtevası üzerinde duracağım ama bu muhteva günümüz manasında demokratik bir hukuk devletinde, din ve vicdan hürriyetinin manası ve muhtevası ne olması lazım onu kısaca özetleyip ondan sonra o dönemi tahlil etmekistiyorum.

Birincisi din ve vicdan hürriyeti dediğimiz şey aslında kişilerin inanma ve inanmama, inandıklarından dolayı herhangi bir farklı muameleye tabi tutulmama hürriyeti diye kısaca özetlememiz mümkündür. Bunun bir takım gerekleri var. Şimdi bu gereklere geçmezden önce Üstad Hazretlerinin aslında bugünde çok fazla tanımına rastlamadığımız ama demokratik laiklik dediğimiz laiklikle birebir örtüşen bir tanımı var. Bunun din ve vicdan hürriyetiyle de çok alakası var. Ona kısaca yer vermek istiyorum.

“Nasıl ki, hükümet-i cumhuriye, dini dünyadan tefrik edip bî-tarafâne kalmak prensibini kabul etmiş dinsizlere dinsizlikleri için ilişmediği gibi dindarlara da dindarlıkları için ilişmemesi o prensin icaplarındandır. “Yani bir ülkede laiklik varsa, devlet şayet dünyevi şeylere veya işte siyasi şeylere veya zındıkaya veya sefahate veya şuna buna dokunmuyorsa, dindarlara da sırf dindarlıklarından dolayı yani şiddete yönelmemek, menfi hareket etmemek şartıyla sırf dindarlıklarından dolayı dokunmaması gerekiyor. Bu bağlamda en azından eşit şartların oluşması gerektiğini ifade ediyor.

Din ve vicdan hürriyetinin gereklerinden birisi insanların inançlarından dolayı herhangi bir mahkûmiyete, mağduriyete, farklı uygulamaya, kınamaya, suçlamaya maruz kalmaması ama tekrar söylüyorum sırf inançlarından dolayı veya inançlarını ifade etmekten dolayı, ikincisi dini ibadet ve gereklerinin yerine getirilmesi yani ibadet ve ibadet dışı ve sair dinin gerekliliklerinin yerine getirilmesi, bunların ayrıntısına girmiyorum. Üçüncüsü dini düşüncelerin ifade edilmesi, dini kanaatlerin ifade edilmesi, tabi buradaki ifadenin kapsamı geniştir, sadece konuşmak, sadece anlatmak değil, bunun çeşitli boyutları var. İşte kitap yazmak, dergi, makale yani normal bir fikri ifade hürriyeti bağlamında ifade edebilecek her türlü araçların, vasıtaların burada dini düşüncelerin ifadesi açısından lüzumlu olduğu belirtiliyor. Bir diğer şey, din eğitiminin iki boyutu vardır. Bir, kurumsal boyutu, okullar, kurslar, medreseler vs. dersler, din dersleri, din eğitimi. İkinci boyutu da kişilerin ferdi olarak kitapların, dergilerin vs. dini kaynakları okuması, erişmesi, onlardan yararlanması suretiyle dini bilgi ihtiyaçlarını gidermesidir. Burada ifade hürriyeti bağlamında en ehemmiyetli vazife, en muteber, en şerefli vazife dine hizmettir. Aslında bu sadece İslam dinine mahsus değildir. Sahih dinlerde de böyledir yani hizmet etmek aslında ayrıca bir ibadettir. O boyutuyla belki seküler âlem, ehl-i dünya bunu anlamayabilir ama bütün din mensupları bunu anlayabilir.

Önemli bir husus, dini siyasete alet etmek, şunu yapmak, bunu yapmak, din lehine propaganda yapmak vs. Şimdi propaganda, o dönemde, o hale getirilmiş ki, en büyük suç gibi sayılmıştır. Aslında günümüz dünyasında gerek din açısından, gerek ifade hürriyeti açısından propaganda bir dini veya düşünceyi meşru bir ifade aracıdır. Propaganda da şu vardır yani insanları ikna etmek, etkilemek gibi daha sistematik bir faaliyet var. Böyle olduğu için cumhuriyetin ilk yıllarında, buna karşı çok ciddi bir tutum alınmıştır. Ama modern hukuk içerisinde yer alan ifade hürriyetinin bir unsuru olarak propagandanın, o dönemde ne kadar hor görüldüğü, geriletildiği görülüyor. İfade hürriyeti dediğimiz zaman, cari rejimi eleştirmek insanların hakkıdır. Hatta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi diyor ki, “Toplumu şok edecek şeylerde söylenebilir.”Burada diyelim laik sistemi veya cumhuriyet rejimini veya neyse bir başka sistemi, hataları varsa, katılmadığımız noktaları varsa, elbette ki eleştireceğiz ama o dönemde öyle hadiseler yaşanmış ki, laikliği ağza almak bile, o dönemde cesaret meselesi idi.

Din ve vicdan hürriyeti kapsamında dini cemaatler, tarikatlar, mezhepler vs. din ve vicdan hürriyetinin kapsamı içerisinde yer almaktadır. Risale-i Nurlarla Nur Talebeleriyle ilgili gizli cemiyet veya nurculuk cemiyeti vs. ithamlar var. Aslında cemiyet, dernek, örgütlenme demek yani bu örgütlenmede dini teşekküller örgütlenmesi de aslında nedir, bir anayasal haktır, bir insan hakkıdır. Ama o dönemde maalesef buna karşıda dışlayıcı bir tutum sergilenmiştir. Demokratik bir hukuk devletinde devlet, dinler arasında, işte bilmem İslam dininin şu yorumu veya bir başka dinin bu yorumu makbul, şunlar makbul, bunlar makbul değil şeklinde bir ayrım yapamaz. Bu ayrıma istinaden insanlar hakkında farklı muameleler yapamaz. Aksi takdirde devletin belirlemiş ve tayin etmiş olduğu resmi bir din ortaya çıkacaktır. Bunun dışında kalan cemaatler, tarikatlar, mezhepler kanun dışı ilan edilecektir ki bunun demokratik hukuk devletiyle bağdaşıklığı bulunmamaktadır.

Şimdi önemli bir şeyde dini örgütlenmelerin, teşkilatlanmaların, bu bağlamda din adamlarını yetiştirmeleridir.Din adamları yetişmeksizin bir dinin varlığını sürdürebilmesi mümkün değildir. 1930-1948 arasına baktığımız zaman, ne kurumsal olarak, ne resmi olarak, nede sivil olarak dini eğitimin sıfırlanmaya çalışıldığı görülüyor. Zaten özel teşekküllere çok katı bir baskısı var. Kaçak Kur’an kursu, Kur’an eğitimi vs. şeklinde resmi kurumlarda tamamen ortadan kaldırılmıştır. Dolayısıyla o dönemde din ve vicdan hürriyetinin taban yaptığını görüyoruz. Peki bütün bunlar ne için yapılmış? Bunlara Üstad Hazretlerinin tepkisi ve bakış açısı konusunda bir parça okumak istiyorum:

“Malumdur ki, bir adamın bir günde harab ettiği sarayı yirmi adam yirmi günde yapamaz ve bir adamın tahribatına karşı yirmi adam çalışmak lazım gelirken şimdi binler tahribatçıya mukabil Risale-i Nur gibi bir tamircinin bu derece mukavemet ve tesiratı pek harikadır. Eğer bu iki mütekabil kuvvet bir seviyede olsa idi, onun tamirinde mu’cizevârî muvaffakiyet ve fütuhat görülecekti. Yani Üstad Hazretleri şunu sağlamıştır: “Bize imkân sağlamasan da ilgilenmesen de hiç olmazsa zındıkayla şununla bununla eşit şartlar oluşsun. Biz bunu istiyoruz. Bunun ötesinde bir şey istemiyoruz.” Bu şartlar olursa, şu Nur hizmetinin karşısında bunların duramayacağı bir başka şeyi söylemek gerekirse, o dönemin cumhuriyetçi elitleri zaten bunu bildikleri için yani kurgulamış oldukları projeyi eşit şartlarda tatbik edemeyeceklerini anladıkları için bunu yapmışlardır. Nur Talebelerine ve Risale-i Nurlara yönelik hücumatta bulunmuşlardır.

Şimdi meseleye anayasal açıdan baktığımız zaman, yirmi dört anayasasının yetmiş beşinci maddesine göre: “Hiçbir kimse mensup olduğu din, mezhep, tarikat ve felsefe ictihadından dolayı muaheze edilemez. Asayiş, âdâb-ı mu‘âşeret-i umumiye ve kavanina mugayir olmamak üzere her türlü ayinler serbesttir.” Burada din ve vicdan hürriyeti düzenlenmiştir. Bu düzenlemede aslında yapılan uygulamaları meşrulaştıracak bir hüküm yoktur. Hatta, “Anayasaya aykırı kanun çıkarılamaz.” şeklinde bir de hüküm var. Fakat o dönemde bunları anayasaya aykırılıklarını devreye girdirip iptal ettirecek mekanizma olmadığı için, maalesef o dönemde, bu anayasanın bu hükmüne rağmen, fiili olarak hukuk dışı uygulamalar ortaya çıkmıştır.

Türk Ceza Kanunu yüz altmış üçüncü maddesinde, birde 196787 sayılı kanunda, dinin istismar edilmesi veya bilmem temel düzenin dönüştürülmesi, değiştirilmesi, bu yönde propagandanın yapılması gibi şeyler var. Şimdi burada istismar diye bir kavram kullanılıyor. İstismar aslında hukuku ilgilendiren, özellikle Ceza Hukukunu ilgilendiren bir şeydir. İstismar tamamen ahlaki bir şeydir yani birisi istismar yapmışsa, onu kınarsın. Ancak samimi dindar bir kişinin dinden bahsetmesi istismar değildir. İstismar, samimi olmayan sahte insanların yapmış olduğu bir şeydir. Dolayısıyla Nur Talebelerine bunu atfetmek, izafe etmek mümkün değildir. İstismarın bir siyasi boyutu vardır, birde bireysel boyutu vardır. Şimdi o dönemdeki uygulamalar o hale gelmiştir ki, siyasi boyut yanına bireylerin birbirleriyle olan münasebetlerindeki dini referanslardan bahsetmek bile istismar kapsamına girdirildiği için, ciddi manada şeylere yönelmiş Nur Talebelerine yönelik takibatlar ortaya çıkmıştır. Burada bir anayasa hukukçusunun ifadesi var. Diyor ki: “İstismar kavramı bir ceza hukuku açısından belirginlik ifade eden bir kavram değildir. “Tamamen muğlak yani bu kavrama istinaden ceza vermek mümkün değil. Şayet biz bu muğlak kavramı esas alırsak eşitsizlikler, farklı farklı uygulamalar ortaya çıkar.”

Bunla ilgili biraz farklı bir ses duyasınız diyeçok kısa bir şey nakletmek istiyorum. Belirginsizlik neticesinde ne olur? Bugün şu kararı verir, başka gün başka karar verir, şahsa göre kararlar ortaya çıkar. Lazlar, Karadenizliler sigara haram mı, helal mi diye tartışmışlar. En sonunda Oflu Hocaya gitmişler. Oflu Hoca bunları dinlemiş. En sonunda demiş ki: “Dur hükmü veriyorum. Tütünü Şiraz, çubuğu kiraz, lülesi Burgaz içende Laz olursa helaldır. Şayet tütünü çürük, çubuğu erik, lülesi kırık içende Yörük olursa haramdır.”

Şimdi hukuki kavramlar özellikle Ceza Hukuku ile ilgili kavramlardaki belirginsizlik ne yapıyor? Bu manada şahıslara yönelik kararların verilmesine sebep oluyor. Uğranılan mağduriyetlerle alakalı şimdi bu dönemde Nur Talebeleriyle alakalı aslında verilen şey yoktur. Çok fazla çok istisnai birkaç şey hariç, mahkûmiyet yoktur. Peki bu sıkıntılar niçin yaşanmıştır? Niçin böyle hep şikâyet edilmişlerdir? Bir defa mecburi ikamete tabi tutmak, iki tarassut, takip var. Ne yapıyorsun? Sürekli bir insanı tarassut ve takip ediyorsun, buda yetmiyor pat evine, camiye baskın düzenliyorsun, yolda arabaya baskın düzenliyorsun. Ne yapıyorsun? Bunları tutukluyorsun. İlk iş tutuklamak, yakalamak. Peki bunlar kaç gün kalıyorlar içeri girdikleri zaman? İki ay, üç ay, beş ay. Ne yapıyor bunlar? Yatıyorlar. Peki niçin yatıyorlar?

Risale-i Nurlar hakkında binlerce mahkeme kararı, yüzlerce bilirkişi raporu var. Çok ilginç ortaokul öğretmeninden eczacısına, ceza hukuku profesöründen ilahiyatçısına, sosyologuna, Diyanet İşleri Başkanlığına varıncaya kadar hemen her kesimden Risale-i Nurların suç teşkil etmediğine dair bilirkişi raporları var. Buna rağmen tutuklamak, yakalamak, baskın düzenlemek devam ediyor. Bu aslında nedir? Dünya tarihinde hukuki olarak rastlanılması imkânsız olan bir şeydir. Bir kişi, bir kitapta suç yoksa, tespit olunmuşsa, kimse onunla ilgilenmez ama suç olmadığı mahkeme kararıyla bilir kişi raporuyla yüzlerce kararlarla sabit olduğu halde bütün bunların yapılması, bu yaşanan mağduriyetlerin hukuki boyutunun ne kadar dehşetengiz olduğunu gösteriyor.

Isparta Kahramanları Sempozyumu, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 7, s. 305-311,  Risale Akademi.

popüler cevapdünya atlası