AHMED HÜSREV’İN BARLA MEKTUPLARI ÜZERİNE

Eklenme Tarihi: 27 Temmuz 2015 | Güncelleme Tarihi: 23 Ocak 2017

 

Dokuz Eylül ÜniversitesiProf. Dr. Hüseyin YAŞAR'ın Barla Lahikası Sempozyumu tebliğidir

Anadolu toplumu kendisine göre sosyolojisini ve psikolojisini oluşturmuş, dindarlığını inşa etmiş, oturmuş ve geleneksel değerleri olan bir İslam toplumudur. Merkezȋ vilayetleri, yani kendisine egemenlik üreten birimleri sürekli beslemiş, bazen de onları denetlemiştir. Tarihimizde bunun dikkatçekici örnekleri bulunmaktadır. Tarihe mal olmuş Anadolu toplumunun merkezinde her zaman Kur’an olmuş; o hem hedef metin hem de motivasyonun kaynağı olmanın ötesinde değerlerin ana kaynağı olmuştur. Nur hareketi Kur’an merkezli bir hareketdir, demek mümkündür. Halkı mobilize edip, sebatı sağlayan, Kur’an’ı şaşmaz, terk edilmez tek kıble kabul eden Bediüzzaman’ın gücü de buradan kaynaklanmaktadır. Nur hareketine bu gözle bakılmadan anlaşılma imkânı zor olacaktır. Bunun yanında ona muhitten merkeze doğru, yenilenme, imanȋ ve toplumsal bir restorasyon hareketi olarak bakmak önemli ölçüde hadiseleri anlamada yardımcı olabilir. Fizikȋ ve manevȋ coğrafyanın ürettiklerinden daha doğal ne olabilir? Yirminci yüzyılın ilk yarısındaki Isparta, özellikle de Barla ve civarı tarihsel toplum yapısının en saf ve en temiz numunesini sergilediği konusunda tereddüde yer olabilir mi? Tarım toplumunun geleceği, saadeti coğrafyanın olumlu şartlarına bağlı olduğundan o, inancından umut ve maneviyat üretmek zorunda olduğu bilinen bir gerçektir. Çünkü tüccar toplumu ile ziraat toplumu arasındaki fark bunu göstermektedir. Tüm bu doğal şartların yanında uzun yıllar İslam dünyasının lideri, dünyanın önemli bir siyasȋ aktörü olan bir devletin mağlubiyeti, İslam ümmetinin dağılma sürecinin getirdiği umutsuzluk ve bıkkınlığın arkasından gelen inşirahın, yeniden toparlanma ve dirilme ufkunun Batı damgalı kültürel bir dönüşümle kararması geleneksel toplumu yeni arayışlara sevk ettiğini düşünmemiz gerekmektedir.

Pozitif beklentileri ters yüz edercesine otoriteyi ele geçiren yeni yerli güçlerin buyurgan, toptancı, bencil, köken olarak yabancı, tepeden inme ve yapay çözümleri halkta hayal kırıklığına dönüşmüştür. Psikolojimize ve sosyolojimize zıt reçetelerin derdimize çare olmadığı tarihȋ tecrübemiz bize göstermektedir. Neredeyse Cumhuriyetimizle yaşıt olan Nur hareketinin başarı ortamı böyle bir zemine dayanmaktadır. Sade bir Kur’an hareketi olan Nur aksiyonu Anadolu’nun bağrından fışkıran, yüzde yüz yerli, fıtrȋ, insiyȃkȋ ve tam islȃmȋ bir harekettir. Üzerinde Anadolu toplumunun imanȋ ve sosyolojik damgasını bütünüyle okuyabilme imkânınıyeterince yansıtmaktadır. Ancak bunu detaylarına kadar anlamak, anlatmak günümüz entelektüelinin hem işi hem de görevi olmalıdır.

Bundan dolayı hareketin başlangıcındaki insan unsuruna akademik anlamda dikkat ederek, sonraki nesillere bıraktıkları manevȋ mirasın örneklerini anlamak daha kolay olur düşüncesindeyiz. Üstad Said Nursi’nin etrafındaki insanlar halkın her kademesinden, her meslekten ve her yaştan adeta seferberlik bilinciyle harekete geçmiş, kadın erkekAnadolu insanlarıydı. Onlardan biri de merhum sıradan, lise muadili idadiyi bitirmiş Ahmed Hüsrev Altınbaşak idi. Nur hareketine kendisini adamasının, dünyevȋ nimet ve makamları, hatta ömrünü feda etmesinin bilinen sebebi dinine bağlı olması, Üstadının Kur’an hizmetine mutlak inanmasıdır, diyebiliriz. Onu bu çerçevede anlamaya çalışacağız.

Anadolu insanının pek çoğunda görülen, kökenin manevȋ bir kaynağa isnadı Ahmed Hüsrev’in soy kökünde de görülmektedir. O babatarafından Hz. Ebu Bekir’e (ra), anne tarafından da Hz. Hüseyin’e (ra) bağlanarak iki farklı manevȋ kanaldan beslendiği iması verilmiştir. Özellikle baba tarafından “Yeşil Sarıklılar”a dayandırılması ki, yeşil sarık manevȋ bir imaj sembolü olarak görülebilir, tarihȋ arka planın, tarihȋ geçmişin kutsiyetineimanın işaretidir. Bu durumda garipsenecek bir durum olmadığı gibi, belki bilgi ve bilincin beslenip gelişmesi için tasavvurȋ bir algı denebilir. Böyle durumlar psikolojik beslenme ve gelişmenin, sosyal alan açmanın tabiȋ halleridir.

Ahmed Hüsrev, Osmanlı Devletinin son istikrarlı günlerinde 1899 yılında Isparta‘nın Senirce köyünde dünyaya geldiğini biliyoruz. Anlatılanların ifadesine göre yarıbürokrat, yarı çiftçi bir ailenin çocuğu olduğu anlaşılmaktadır. Büyük dedesinin Isparta valilerinden olması, bir köyde dünyaya gelmesi bu gerçeği göstermektedir. Devlet-i Ȃliyenin sekeratı olarak tanımlanabilecek bir zaman diliminde çocukluk hayatını yaşamış, dönemin önemli eğitim kurumları olan Rüştiye ve İdadi’yi Isparta’da okumuştur. Bu eğitim kurumları üzerinde kısaca durmakta fayda var. Çünkü Ahmed Hüsrev’in bilgi ve kültürünü tahmin edebilmenin yolu eğitim kurumlarını tanımaktan geçmektedir.

İslam toplumunun en temel eksiği, yeterli malzeme ve tecrübe olmasına rağmen modern gelişmesini sağlayacak programları, planları hazırlamaktan aciz kalmasıdır. Bunun pek çok sebepleri olmakla birlikte İslam dünyasının erken devirlerdeki dünya ve varlık hakkındaki Kur’an’a dayanarak ürettiği yüksek bilginin farklı sebeplerden dolayı gelişen şartlara uyarlanamamasıdır, dememiz mümkündür. Dikkat çeken bir örnek olarak haritacılık verilebilir. İlk dünya haritasını Müslümanlar yapmalarına rağmen bunu kullanmamışlar, ya da kullanamamışlardır. Elbette ki haksız kazanç kapısının, başka bir ifadeyle sömürgecilik arzusunun Kur’an tarafından engellenmesi, kul hakkının büyük bir günah olduğunun yerleşmesi gibi dinȋ ve tarihȋ gerekçelerin olması bilinen şeylerdir. Ama tüm bunlara rağmen devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl döşendiğine bakmak için verilen nasihati (Ğaşiye, 88/17-21) dinlememek, varlığı anlamadaki en büyük eksiğimiz olduğunu ısrarla bildirmek gerekir. Âlemlerin sahibine iman, âlemleri hem anlamak hem de sahiplenmek anlamına geldiğini bilmek Mü’minin görevi olduğunu “ulȗmudiniyye ile fünȗn-u medeniyyenin ittifak ve ittihadı”nı savunan Nur hareketinden öğrendik.

Tanzimat ile başlayan eğreti eğitim kuruluşlarının benimsenmesi acı bir gerçek olarak ifade edelim ki, hȃlȃ devam etmektedir. Kendi bünyemize uygun gelişme modellerini üretme ihtiyacını karşılamaktan uzak olmamız en büyük eksikliklerimizdendir. Bu çerçevede Rüşdiye mektepleri mahallȋ idarelerin finansörlüğünde Fransız modeliyle açılmış modern orta eğitim ve öğretim kurumlarıdır, daha çok devlete elaman yetiştirmek için tasarlanmışlardır.

İdadilere gelince, onlar da Tanzimat kurumu olarak öncelikle orduya eleman hazırlamak amacıyla açılmış, rüşdiye ile aynı zemine yerleştirilmiş kurumlardır.Daha sonraları bugünkü sivil alanın değişik meslekleri için farklı programlarla Cumhuriyete kadar devam etmiş kurumlardır.

Rüşdiyeyi bitirip İdadiye devam ederken Birinci Cihan Harbi vuku bulmuş, “Hey on beşli, on beşli! On beşliler gidiyor kızların gözleri yaşlı” türkülerine makes olan bir cihan devletinin çözülüşünü dramatik bir tablo halinde gözyaşlarıyla sergileyen ağıtların arasında Birinci Cihan Harbine katılma celbi gelmiş, Ahmed Hüsrevi, askere almak için İstanbul’a davet etmişler, ancak biyolojik gelişimi savaşa uygun görülmediğinden memleketine geri gönderilmiştir.

İstiklal savaşı başladığında teğmen olarak savaşa katılan Ahmed Hüsrev esir düşmüştür. Esaret dönüşü İzmir’de zehirlendiği vebundan dolayı saçlarının ağarıp dişlerinin döküldüğü rivayet edilmektedir. Esaret hayatı ve dönüş tarihi konusunda yeterli bilgi bulunmamaktadır. Üç yıllık memuriyet hayatının ardından kendi işlerine dönen Ahmed Hüsrev, 1931 yılında Üstad Bediüzzaman’ın Barla hayatında Nur halkasına dâhil olmuştur. Bundan sonra hem hizmetinde hem bilgisinde hem de şahsiyetinde önemli gelişmeler olduğu külliyatın farklı bölümlerinde özellikle de lahikalarda vurgulanmıştır.

İlk Mektuplar

Konumuz Barla Lahikası ile sınırlandırıldığından biz sadece Barla Lahikası çerçevesinde Ahmed Hüsrev’in bazı mektupları üzerinde yorum yapmaya çalışacağız. Bu yorumlarda adı geçen eserdeki mektupların içeriğiyle sınırlı kalacaktır. Gönül isterdi ki mektupların tam metinleri, tarihleriyle birlikte elimizde olsun. Ama buna imkân yok. Mektupların sadece tercih edilen paragrafları Lahikaya derç edilmiş, biz onlar üzerinden sayfa sırasına göre, imkânnispetinde okuma ve yorumlarımızı yapmaya çalışacağız.

1-Lahika’daki ilk pasaj öyledir:

“Şu iki fıkra Hüsrev’indir:

Şimdiye kadar emsaline tesadüf etmediğim bu güzel ve yüksek Sözler’i birden bire kavramak herkese müyesser olamayacağı için, affımı rica ediyorum. Duanız berekâtıyla bir gün gelip ona da Cenab-ı Hakkın muvaffak buyuracağı ümidini taşıyorum. Ve beni zat-ı âlînize tevdi eden ve Sözler’iyazmaklığıma ruhsat veren Cenab-ı Hakka milyarlarca hamd ediyor ve şükrediyorum.’Hüsrev (Barla Lahikası, 46)

Pasajın anlatım diline girdiğimizde Ahmed Hüsrev’in Risaleler karşısında büyük bir hayret ve şaşkınlık yaşadığı, ifadelerinden anlaşılmaktadır. Metin, gönderilen mektubun bir parçasıdır, Lahikaya girmesi Üstadın tercihiyledir. İlk mektuplardan olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü “Sözler’in anlam ve ifadeleri karşısında büyük bir hayranlık duymakta olması, anlama konusunda zorlandığını itiraf etmekte, ancak ümitsizliğe kapılmayıp, Sözleri yazarak anlayacağını ummaktadır. Sözleri kopya etmekten hadsiz derecede memnun olduğu anlaşılmaktadır.

2.Mektup:

Risalelerin yüksekliğine ve güzelliğine ve lâtifliğine âciz lisanımla, kısa aklımla zayıf idrakimle hayrette kaldığım şöyle dursun, bilâkayd her okuyanı bizzarure tahsine sevk ediyor. Cenab-ı Hakka ne kadar hamd eylesem, şükreylesem, bu lütufların hakkını ödeyemem. Hüsrev” (Barla Lahikası,47)

Bu mektupta Risaleler karşısındaki fikrȋ ve edebȋ takdirleri, kendini aşmış toplumsal bir ilgiye mazhar olduğuna işaret etmektedir. Kendi takdirlerinin yanında başkalarının gösterdiği ilgiden de hoşnut olduğu, dolaysıyla bir iman hareketinin yayılmasından memnun kaldığını görmekteyiz. Kollektif bir bilincin gelişmesi ona sevinç veriyor. Ama Nur hizmetinin bir inȃm-ı ilahȋ olduğunu kabul ediyor, bunu bir şükür vesilesi görüyor.

3.Mektup:

“Hüsrev’in bir fıkrasıdır.Sevgili ve muhterem Üstadım efendim,Bizi maddî ve mânevî tenvir eden, yükselten ve erişilmez feyizlere müstağrak kılan risalelerinize mâlikiyetimden ve lâyık olmadığı halde, bu şerefe nâiliyetimden dolayı, Cenab-ı Hakka bînihâye teşekkür etmekte, gerek bu şerefe nâilolmaklığıma vesile olduğunuzdan ve gerekse âtiyen bu hususta üzerimize terettüp eden vazife-i Kur’âniyede muvaffakıyet kazanacağımızı tebşir etmekte olduğunuzdan dolayı, duyduğum pek büyük bir sürurla müftehirim. Üstadım, hakkınızda, hatırınıza gelmeyen nimetlerin en güzeliyle dünyevî ve uhrevî mes’ut olmanızı her vakit için dua etmekteyim. Muhterem Üstadım, sizi özlemiştim. Aradaki hâinlerin her hususta engel olmaları, şüphesiz çok müteessir ediyor. Bugünkü hal yüreklerimizi sızlatıyor, fakat elimizden birşey gelmiyor. Nur deryasının feyizli risaleleri kimin eline geçerse, o zatı kendine ciddî olarak raptettiği gibi, müştaklar ve ehil olanlar arasında dolaşıyor.

Hüsrev”(Barla Lahikası,59)

Bu mektupta Üstad talebe yakınlaşmasının tüm samimiyetini okuyabiliyoruz. İfadelerdeki ihlâs vurgusu bunu göstermektedir. Risalelerin manevȋ tenviri anlaşılmakla birlikte “maddȋ” aydınlanmanın ne anlama geldiği mübhem kalmaktadır. Bunu ziyade memnuniyetin ve mesrȗriyetin dışa vurumu olarak anlamak gerektiğini düşünülebilir. Kendini Nurlardan elde ettiği feyze layık görmediği tevazusunu ifade ettikten sonra yüksek bir bilinç halinin ifadesine geçiyor, “….vazife-i Kur’aniyye’de muvaffakiyet kazanacağımızı…” Bu tabir Ahmed Hüsrev’in kısa zamanda ulaştığı evrensel bir ufka işaret ediyor. Kur’an kavramındaki anlam ve kapsayıcılık çağları, coğrafyaları aşarak geçmişten geleceğe uzanan engin ve zengin manevȋ bir yükün dünya çapında Benȋ Âdemle bütünleşerek Ahmed Hüsrev’in omuzlarına yerleşmiş işaretini vermektedir. Başlangıçta ifade ettiğimiz gibi Kur’an insanları mobilize ettiğinin en büyük işareti, Kur’an hizmetidir ki, bu varlığın da yaşamanın da artık tek amacı haline gelmiş gibi görünüyor.

Mektupta “….aradaki hainlerden…” söz ediliyor. Bunlar kimlerdir, neden araya girmişlerdir, bilinir mi onlar, bilinmez mi, bu konuda bir açıklık yok. Ama artık başlangıçtaki memnuniyet ve mesrȗriyet ifadelerinin yanında Kur’an hizmetinin önemi, ciddiyeti ve kutsiyeti cümlelerin satır aralarından yoğun olarak kendisini göstermektedir. Sonundaki hamd cümlesi mektubun içeriğini özetlemektedir.

Düşüncenin muhataplarına ulaşması açısından yazının kullanılması tarihin önemli bir hadisesi olduğunu ifade etmeninzait olduğu ortadadır. Ancak modern zamanlar diyebileceğimiz yirminci yüz yılın ikinci çeyreğindeki matbuȃt yasağının uygulanması da tarihin ayıplarından biridir. Genç Cumhuriyetin dinden ve dindarlardan endişelenmesi post modern devirde pozitivist hegemonyanın son uygulamalarından biri olduğu besbellidir.

Risale Yazımına Başlama

Asıl üzerinde ısrarla durulması gereken mevzu, tüm organize güçlere karşı belli bir coğrafyanın meydan okumasıdır. Yani Barla Kürsüsü’nden ders veren “Vȃris-i Enbiya” mümessilinin her işaretinin ve kelamının aynen karakalem kaydedilmesine bir tür seferberlik anlayışıyla, Barla civarındaki eli kalem tutan halkın kısm-ı ȃzamının iştirak etmesi dikkat çeken sosyal bir hadisedir. 3 Kasım 1928 tarihinde uzun yıllar kullanılan bilginin ve kültürün temel aracı olan Arap harflerinin terk edilmiş, Tük diline yeni uyarlanan Latin harflerinegeçilmiştir. 1 Ocak 1929 tarihinden itibaren eski harfler ki, bunlar Kur’an hattının harfleridir, sivil ve resmȋ kesimin tüm alanlarında mutlak anlamda yasaklanmış, yeni harflerin uygulamasına geçilmiştir. Bu halk nezdinde çok derin etkiler meydana getirmiş, geleneksel kültürün özellikle de Kur’an’ın inşa edip beslediği kadim kültürün kökten terki olarak algılanmıştır. Milyonların bir anda kültürel birikiminin yok sayılmasına sebep olan harf değişiminin psikolojik benlikte nelere sebep olduğunu tahmin etmek gerçekten çok zor bir durumdur.

Diğer taraftan çok hızlı bir dönüşüm olan bu inkılâbın kavramlarını halkın öğrenmesi, benimsemesi için yılların geçmesi gerekiyordu. Yeni bir yazı ile ilmȋ ıstılahların inşası uzun zaman alacaktır. Bu gün bile tarihte emek vererek kazandığımız kavramları anlamakta başarısız olmaktayız. Hâlbuki bilimsel veriler tanım ve kavramlar üzerinden tartışılıp sonuca bağlanır. Diğer taraftan günümüz tekefekkür krizinin temel sebeplerinden birinin münevverlerimizin kadim kavramlar karşısındaki yetersizliğidir. Hala etkileri devam eden nesiller arası kavram ve kültür kopukluğunun, kavram kargaşasının asıl sebebi burada aranmalıdır.

Böyle dar ve zor bir zamanda Barla Medresesi dış dünya, yani kendi dışında kalan dünyaya tüm kapılarını kapayarak adeta bir ipek böceği gibi kendi mana kozasını örmüştür. Kaldı ki o zamanlarda dış iletişimin imkânları da doğal olarak izole edilmiş bir coğrafyada yok denecek kadar azdı.Bu kadar olumsuz şartlarda Üstad ve talebeleri bıkmadan usanmadan kadim kavram ve ıstılahlarındevamını egemen güçlere rağmen kahramanca savunup devam ettirmesi tarihin yeniden inşası anlamına gelmektedir. Bir tür imanın, irfanın modern güçlere, egemenlere meydan okuması olan bu büyük gayrette, Ahmed Hüsrev‘in yeri hep ön sıralarda olmuştur. Böyle atılgan ve cesur faaliyetin başlangıcı aşağıdaki mektupla olmuştur:

4. Mektup:“Hüsrev’in Sözler’i yazmaya başladığı zaman yazdığı mektubun fıkrasıdır:

Muhterem Efendim Hazretleri,Bu sefer okumaklığımız için irsal buyurduğunuz iki kitaptan birisini Bekir Ağadan aldım. Kitabın birkaç sayfasını okudum. Ve kitabın bir nüshası kendimde kalmak üzere istinsah etmeye başladım. Kitap münderecâtında arada sırada dimağımı alâkadar eden mesâilden bahsettiğini ve küçük mektupların pek büyük hakikatleri kucakladığını gördüm ve çok müstefid oldum.Altıncı Mektuba kadar yazılan Sözler’i bir taraftan yazıyor, diğer taraftan da yazının geççe yazılışından sıkılarak okumaya başlıyordum. Pek çok sürur beni kaplıyordu. Altıncı Mektuba gelince, şu gurbetteki firkatinizin en hazin kısmını tayyettiğinizi ve bir kısmının da hikâye edildiğini okudum. Okudukça sizinle beraber kalbim hazin hazin ağlamaktan kendimi alamamakta idim. Hattâ yanımda bulunan valideme dahi okudum. Okurken validem ağlıyor, gözlerinden yaşlar dökülüyordu. Ben de ağlamamak için nefsime cebrediyordum. Diğer taraftan da, acaba tayyedilen kısmından da biraz yazılsa idi...Hüsrev”(Barla Lahikası,60)

Ahmed Hüsrev’in yetişmesi için kendisine üstadın kitaplar gönderdiğini anlıyoruz. Birkaç sayfa okuduktan sonra kitabı yazmayabaşlamış, Altıncı Mektuba geldiğinde içeriğin kendisini de annesini de ağlattığını ifade etmesi aile boyu Nur halkasına dâhil olduklarının açık beyanı olarak görülebilir. Ancak aile mahremiyetine kadar inen ve sinen bu hareketin arkasındaki motive gücün çok büyük bir etkiye sahip olduğuna işaret etmek gerekir. Bu etkinin insanları tüm zaman ve mekânlarda kuşatan, dem ve damarlara kadar onları saran din duygusundan başkası olma imkân ve ihtimali olur mu?

Altıncı Metupta’ki şu fıkra insanlığın gurbet hayatını anlatması yönüyle kayda değer:

“Bırak biçare feryadı, belâdan kıl tevekkül. Zira feryat, belâ ender hata ender belâdır bil.

Belâ vereni buldunsa eğer, safâ ender vefâ ender atâ ender belâdır bil.
Madem öyle, bırak şekvâyı, şükret; çün belâbil, demâ keyfinden güler hep gül mül.

Ger bulmazsan, bütün dünya cefâ ender fenâ ender hebâ ender belâdır bil.
irmeCihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçücük bir belâdan, gel tevekkül kıl.

Tevekkül ile belâ yüzünde gül, tâ o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül.”

Gurbet, insanın kendisini yabancı bir mekânda, yabancı bir kültürde hissetmesidir, insana hareket ve iletişim imkânı vermemektedir. Bundan dolayı kişi kendini çaresiz, korumasız, güvensiz ve güvenliksiz hisseder. Gurbetin acı olması da bundandır.

5. Mektup:

Aşağıdaki metin bu mühim meseleye dikkat çekmektedir:

“Hüsrev’in bir fıkrasıdır:

Muhterem Efendim, sevgili Üstadım, Yirmi Dokuzuncu Mektubun bir kısmını nasıl bulduğum ferman buyruluyor. Bu hususta ne yazabilirim, ne gibi bir fikir dermeyan edebilirim? Risalelerin her birisinin nurları bir, fakat mevzuları ayrı, güzellikleri ayrı, lâtiflikleri ayrı, zevkleri ayrıdır. Bu risalenin nuru diğer risaleler gibi her tarafı parlak, her köşesi güzeldir. Bilhassa, ruhlarımızı sızlatan, kalblerimizi ağlatan bu hal-i müessife dolayısıyla, sevgili Üstadımdan bir şifâ-yı âcil bekliyordum. Bu şifayı, Yedinci, Sekizinci, Dokuzuncu Nükteler beklediğim devâyı vermiş ise de, binler maslahat ve faydaları içinde yalnız bir maslahat için bile olmadığı halde tebdil edilen şeâir-i İslâmiyeden bazıları, bizi çok meyus ve müteessir ediyor. Fakat, sevgili Üstadım, zaman takarrüb etmiş olmalı ki, bir taraftan mülhidlerin tecavüzleri ziyadeleştikçe, diğer taraftan muhterem Üstadımızın, Kur’ân’ın feyziyle nâil olduğu hakikat deryasından kükreyip gelen gizli hakâiki izhar etmesi bizim sevincimizi artırmaktadır. Madem çiçekleri görmek için baharı beklemek zarureti vardır; biz de ona şiddetle ve sabırsızlıkla intizar etmekteyiz.

Hüsrev”(Barla Lahikası,60)

Mektupta iki kez tekrarlanan “Efendim, Üstadım” gibi sıcak ve saygılı hitapla başlamaktadır. Üstadın Yirmi Dokuzuncu Mektubun bir kısmını okumasınıtalep ettiği anlaşılmakta olup o da, kendisini buna layık görmemektedir. Adı geçen mektupla ilgili olarak genel bir görüş beyan ettikten sonra, “ruhları sızlatan ve kalpleri ağlatan toplumsal “hal-i müessife” dolaysıyla bir teselli beklemektedir.

Bu üzücü olay, 1932 yılının Ocak ayının son günlerinde Türkçe Kur’an ve Türkçe ezan denemeleriyle başlamış, Türkçe Kur’an tatbikinden vaz geçilmiş olmasına rağmen, Türkçe ezan uygulaması aynı yılın 29 Aralığında tüm ülkede zorunlu hale getirilmiştir. Mektup bu uygulamadan sonra, muhtemelen 1933 yılının ilk aylarında yazılmış olması gerekir. Yirmi Dokuzuncu Mektubun Sekizinci Nüktesinde şeȃir konusu işlev ve anlamıyla birlikte ele alınmaktadır. Konun daha iyi anlaşılması bakımından kaydediyoruz:

“Nasıl "hukuk-u şahsiye" ve bir nevi hukukullah sayılan "hukuk-u umumiye" namıyla iki nevi hukuk var. Öyle de, mesâil-i şer'iyede bir kısım mesâil, eşhâsa taallûk eder; bir kısım umuma, umumiyet itibarıyla taallûk eder ki, onlara "şeâir-i İslâmiye" tabir edilir. Bu şeâirin umuma taallûku cihetiyle, umum onda hissedardır. Umumun rızası olmazsa, onlara ilişmek, umumun hukukuna tecavüzdür. O şeâirin en cüz'îsi (sünnet kabilinden bir meselesi) en büyük bir mesele hükmünde nazar-ı ehemmiyettedir. Doğrudan doğruya umum âlem-i İslâma taallûk ettiği gibi, Asr-ı Saadetten şimdiye kadar bütün eâzım-ı İslâmın bağlandığı o nuranî zincirleri koparmaya, tahrip ve tahrif etmeye çalışanlar ve yardım edenler, düşünsünler ki, ne kadar dehşetli bir hataya düşüyorlar. Ve zerre miktar şuurları varsa titresinler!”

Şeȃir-i İslȃmiye Hassasiyeti

Konunun iyi anlaşılabilmesi için şeȃir kavramının açılımını vermemiz gerekmektedir. Arapça bir köke sahip olan kavramın anlamı bilmek ve hissetmek manasına gelen “şi’r” köküne dayanmakta, tekili “şiȃr” çoğul hali de şeȃirdir. Kur’an-ı Kerim’de birkaç ayette, Bakara, 2/158; Maide, 5/2; Hacc, 22/32,36 ayetlerinde çoğul olarak şeȃir zikredilmiştir. Kavram olarak, ayırıcı özellik, nişan ve alamet anlamlarına gelen şeȃir, temsil özelliği olan işaret ve alemlere, bayrak, sancak gibi ayırıcı alametlere şeȃir denir. Dinî terminolojide Allah tarafından vazedilen, O’na kulluk etmeye vesile olan, saygı gösterilmesi ve korunması gereken belli ibadet, işaret ve semboller şiâr kabul edilmiştir. Sembollerin anlamı ve ifadesi konusunda yazılacak pek çok mesele olmakla birlikte, sembollerin incelenmesi sosyal bilimler için önemli bir yere sahip olduğunu bildirmek yeterlidir. Zira onlar toplumsal fenomenlerdir ve müşterek duyguları kapsarlar ve bu nedenle toplumun içtutarlılığını, bütünleşmesini ve kenetlenmesini sağlarlar. Fakat aynı zamanda sosyal çatışmaları temsil eden sosyal işlev bozuklukları da söz konusu olabilir ve tıpkı ritüel gibi sembol de, sık sık tüm beşerȋ kültürü içine alacak derecede geniş kapsamlı bir kullanıma sahiptir. Erken Cumhuriyet döneminde Batı Medeniyetine devlet gücüyle toplumu adapte etme gayretleri sonucunda sembollere yapılan müdahalenin her kesimden insanı rahatsız ve rencide ettiği bilinmektedir. Mektupta bu derin ve ağır travmanın acıları dile getirilmektedir.

Sonuç olarak semboller tabiatı itibarıyla başka bir dile çevrilemez, mevcut formundan başka bir şekle aktarılamaz. Çünkü sembol umumun müşterek algısıdır ve duygusudur. Aksi takdirde sembol olma özelliğini kaybeder. İslam dininin bazı sembolleri yerelliğin ötesinde hem tarihsel hem de evrensel ifade gücüne sahiptir. Onların bu özelliklerinin kaldırılması tarihi tahrip edip geçersiz kılmaktır. Tüm Müslümanlar, hatta gayr-i Müslimler için bile ezanın çok derin bir ifade gücü bulunmaktadır. Anlam kökü tarihin enginliklerine uzanan hem bireyi hem de toplumu egemenlik ve manevȋ ifadesiyle besleyen şümullü böyle bir sembole müdahalede Ahmed Hüsrev’in mektubu Nur hareketini bir teselli ve umut kaynağı olarak ele almaktadır.

6. Mektup:

“Hüsrev’in bir fıkrasıdır:

Sevgili, muhterem Üstadım, kıymettar Üstadım,

Bekir Ağayla gönderdiğiniz mektuptan duyduğum süruru tarif etmek, benim gibi âciz bir talebenin ne lisanı ve ne de kaleminin haddi değildir. Sevincimden mektubunuzu takbil ediyor, ruhum sizinle yaşadığı halde, cismen uzak bulunduğumuzdan ağlıyordum. Zaman oluyor ki, gözlerimden dökülen yaşları yazı yazmak veyahut risaleleri okumakla teskin edebiliyordum. Zaman oluyor, kalbim mütemadiyen ağlıyor, ah sevgili Üstadım. Sizden pek büyük istirhamım budur ki, beni affediniz. İki-üç seneden beri dünyayı sevmez olduğum halde kurtulamadığımdan çok müteessirim. Issız sahralar, susuz çöller, ruhumun birer meskeni oluyor. Hayalen oralarda dolaşıyorum. Güya bir şey arıyorum.

Evet, bir şey arıyorum. Heyhât, aradığım hem çok yakın, hem çok uzak görünüyor. Bilmiyorum, daha ne kadar zaman bu hal içerisinde çırpınacağım. Evet, yine pek çok müteşekkirim. Nasıl teşekkürüm hadsiz olmasın? Henüz bir sene oldu; iki gece birbiri üstüne gördüğüm iki rüya-yı sadıkada, temelleri atılmakta olan büyük bir gülyağı fabrikasının kâtipliğine tayin edilmiş ve işe mübaşeret etmiştim. Bu rüya tarihinden iki ay sonra risaleleri yazmaya başladım. Ve bilhassa Yirmi Sekizinci Mektubun Yedinci ve Sekizinci Meselelerinde, hizmetimizin makbuliyeti ve rıza-i İlâhî dâhilinde olduğu pek açık bir lisanla yazılması, âciz talebenizi de dilşâd etmiş bulunuyor. Sevgili Üstadım, Allah sizden ebeden razı olsun.

‘Hüsrev “(Barla Lahikası 61)

Bu mektupta hitaplar hem ziyadeleşiyor hem de samimiyet derecesi artıyor. Ahmed Hüsrev Üstadından aldığı mektuptan dolayı ziyadesiyle memnun oluyor, onu öpüyor, Üstad ile olan ruh bütünlüğünü açıkça itiraf ediyor, ayrılık hasretini Risaleleri yazmak ve okumakla teselli etmeğe çalışıyor. Toplumdan kendisini tecrit etmek istiyor veya öyle hissediyor. Böyle bir kaçış umudun bittiği, toplumsal dayanışmanın eksildiği zamanlarda görülebilir. Bu mektubun yazılışı muhtemelen 1933 yılı içinde olmalıdır. İki- üç seneden beri dünya sevgisinden kurtulamamanın elemini yaşadığını bildirmesi bu kanaatimizi desteklemektedir. İç dünyasındaki acı dolu çırpınışlardan gördüğü bir rüya metaforu ile kurtulmaya çalışıyor. “….büyük bir gülyağı fabrikasının kâtipliğine tayin edilmiş olmak…” Bundan sonra bu metefor Risalelerin terminolojisine yerleşecektir. Gül tek başına tarihimizde, kültürümüzde önemli bir semboldür. Gülü koklayanlar Muhammed’e (as) salȃt ü selȃm okurlar, onunla gül arasında sembolik bir bağlantı kurarlar. Gül kokusu, çok canlı bir semboldür, toplumun her kesimi tarafından sıcak bir ilgiyle takip edilmektedir. Yirmi Sekizinci Mektup dar ve zor bir zamanda teselli vesilesi olmaktadır.

7.Mektup:

Kur’an’ın i’cȃzı konusunu anlatan mektup Yirmi Dokuzuncu Mektubun Üçüncü Kısmın’da ele alınan tevafuklardan söz açmaktadır.

“Kur’ân-ı Hakîmin bazı âyâtından çıkan kıvılcımlarıyla, bir taraftan aklı gözlerine inmiş olan maddiyunlar ve emsâli tabakasına karşı, Mektûbatü’n-Nur ve Risalâtü’n-Nurla meydan okuyarak onların kafalarına hakikat tokmaklarını vurmakta ve diğer taraftan onların kalblerini pek parlak feyizleriyle doldurmaktadır. On sekiz bin değil, sevgili Üstadımın buyurdukları gibi, yirmi sekiz bin âleme bakan o büyük Furkan-ı İlâhînin, bugünkü asırdan başka gelecek asırlara da bakan vecihlerinin bazı mühim noktalarına işaret edilmesi ve lâfzullah üzerinde vâkitevafukatın göze çarpacak ve nazarı celb edecek şekle ifrağ edilmesi ve bazı kelimelerde görünen mânidartevafukatın güzellikleriyle meydana çıkarılması hakkında vâki Üstadımın fikirlerine, haddim olmayarak, yine Üstadımdan aldığım kuvvet ve cesaretle iştirak ediyorum.

(…………)

Evet, sevgili Üstadım, inşaallah zaman takarrüb etmiştir. İnşaallah, mev’ûd vakte biz de erişmiş bulunuyoruz. Artık sebep, Selef-i SâlihîninKur’ân’ahâşiye olarak bir şey ilâve edilmemesi hakkındaki kararlarının zamanlarına ait bulunması veulemâ-i müteahhirînin müsaadeleri de Arapçanın tahsili cihetine gidilmediğinden ileri geldiği kanaatini taşıyarak, Arapçanın okumak ve yazmak istenilmediği bir zamanda bulunuyoruz. Binaenaleyh, Kur’ân hakkında sevgili Üstadımın düşündüklerine pek büyük bir ihtiyaç olmakla beraber, bu güzel ve pek büyük bir emr-i hayra kapı açan bu işin hemen ikmal edilmesi için her şeye tercih edilmesi rica ve istirhamındayım. (Saatçi Lütfi Efendi kardeşim de bu kanaattedir.)

(………………..)

(Barla Lahikası, 62)

Kur’an-ı Kerim’in İslam’ın tartışmasız en sahih kaynağı, günümüze intikal sürecinde, karanlık hiçbir noktası bulunmayan, her devirde toplumsal etki ve aktivitesini hiçbir zaman kaybetmeyen diri bir metindir. İslam toplumlarının kültür kaynağı, inanç ve amel rehberi olan bu temel kaynağın i’cazı erken dönemlerden beri gündeme gelmiş, farklı yönlerden ele alınıp değerlendirilmiştir. Materyalist felsefenin, pozitivist bilginin iddia edip üreterek sunduğu “görmediğime inanmam” yaygarası otuzlu yılların düşünce dünyasında ülkemizde hayli ilgi görmüştü. Aşağıda sunduğumuz mektup Kur’an’ın tevafukatıyla mu’cize olabileceğini savunmaktadır.

Mektubun ikinci kısmında geçen “Selef-i Sâlihîn” kavramı ile “ulemâ-i müteahhirîn”kavramı üzerinde biraz durmak gerekir. Sonradan gelenler anlamında bir fıkıh terimi olan müteahhirȗn’un karşıt kavramı "mütekaddimȗn''dur. Mütaahhirun'a "halef", mütakaddimuna "Selef" ismi de verilmektedir. Bu ayırım daha çok Ehl-i Sünnet mensupları hakkında kullanılmaktadır. Müteahhirȗn tabiri genelde hicrî üçüncü asırdan ve özellikle beşinci asırdan sonra gelen âlimler hakkında kullanılır. Mütekaddimȗn ve Müteahhirȗn ayırımı sadece zaman unsurunu ilgilendiren bir ayırım değildir. Üçüncü asırdan sonra gelen âlimler nitelik bakımından da Mütekaddimȗn'a nazaran birtakım farklılıklar arz ederler. Hattâ mütekaddimȗn dönemine İslâm hukukunu canlı tuttuklarından dolayı "Müctehidler devri" adı verilmektedir. Bunun sonucu olarak İslâm düşüncesinde de bir takım farklılıklar ortaya çıkmıştır. Bu durum her âlim hakkında sözkonusu olmamakla birlikte, genelde kullanılan bir terim olmuştur. Nitelik bakımından ilk üç asırda yetişmiş âlimler ilim yönünden daha yetkili ve faziletçe daha üstündürler. (M. Said Şimşek- Hamdi Döndüren, Şamil İslam Ansiklopedisi, İlgili Madde: Müteahhirȗn)

Dolaysıyla halef-selef, diğer bir tabirle mütekdimȗn ve müteahhirȗn tabirleri hicrȋ beşinci yüz yıldan sonraki ve öncekiler olarak kullanılması daha uygundur. Mektupta kullanılan adı geçen tabirlerin yerinde kullanılıp kullanılmadığı konusunda şüpheler bulunmaktadır. Ancak İslam’ın ilk üç yüz yılı içinde tüm kültürel alanların, tefsir, hadis, fıkıh, kelam, tasavvuf dil, edebiyat, tarih ve benzer ilimlerin ilk temel kuralları belirlenmiş ve ana kaynakları yazılmıştır. Dolaysıyla hicrȋ ilk üç asra selef asrı, müntesiplerine de Selef-i Sȃlihȋn demek daha uygun denebilir.

“Selef-i Sâlihînin Kur’ân’ahâşiye olarak bir şey ilâve edilmemesi hakkındaki kararlarının zamanlarına ait bulunması…” Bu cümleden de kastın ne olduğu açık değildir. Hz. Peygamber hayatta iken Kur’anla karışır korkusuyla hadislerin yazılmasını yasakladığı bilinmektedir. Selef neden ne amaçla Kur’an’a haşiye yazmaya izin versin? Eğer bundan maksat tefsir ise bu ayrı bir konudur. İslam ümmeti başlangıçtan itibaren Kur’an üzerinde yeterince titizlik göstermiş, onun başka bir metin ya da bilgiyle karışmaması için çok büyük gayret göstermiştir. Hatta günümüzde T.C. Kur’an’ın sıhhatini garanti eden mührü Hz. Osman’ın (ra) geleneğini devam ettirmektedir. Bundan dolayı Resm-i Osmanȋ tabiri meşhur olmuştur.

8. Mektup:

“Hüsrev’in fıkrasıdır.

Sevgili Üstadım, Yorucu bir kuvvetle gece ve gündüz beni düşündüren ve fakat hiç de kıymeti olmayan vaziyetten kurtaran mektubunuzu aldığım vakitten beri, sürur içinde, Cenab-ı Hakka bînihâye teşekkürlerimi takdim ediyor ve beş vakitte, eltaf-ı İlâhiyeye mazhariyetinizi dua ediyorum. Bilhassa sevincimi artıran keyfiyet, Cenab-ı Hakkın sırf hizmet-i Kur’ân’da istihdam etmesininiş’arbuyurulmasıdır. Muhterem Üstadım, vaziyetimden çok çok memnunum. Artık emr-i âlileri mucibince hiçbir şey düşünmüyorum. Düşündüğüm bir şey varsa, o da Risale-i Nur’dan Sözler’i ikmal etmek, bunlardan istinsah ederek arkadaşlarımızın çoğalmasını temin etmek için lâyıkıyla çalışmaktır. Bunun için, kendimde gördüğüm âriyet ve emanet bir varlığa değil, belki Cenab-ı Hakkın kudret ve lütuflarına istinad ediyorum. Muhterem Üstadım, yazdığım Otuz İkinci ve Yirmi Yedinci Sözleri takdim ediyorum. Yirmi Yedinci Mektupta arkadaşlarımızın ihtisâsatlarını okurken, bilseniz, ne kadar sürur duyuyorum. Yekdiğerine, ayrılmamak için kıymetsiz maddî iplerle değil, kıymetli ve manevî iplerle bağlanmış bir aile ve bir cemaat efradının hissedeceği sevinçle mütelezziz oluyorum. Şüphesiz, zat-ı Üstadâneleri başımızda olmakla beraber, büyük olanlarımız ağabey ve beraber olanlarımız da kardeşlerimiz olmuşlardır. Veyahut ben bu cemaatin içerisine dahil olduğumdan, fevkalhad bahtiyarım. Kur’ân-ı Mübînin nurlarının ahz ve neşri hususunda, sevgili Üstadımız, şahsiyetiniz vasıta kılınmasından dolayıdır ki, sizi bize veren Cenab-ı Hakka minnettarlığımızı tahdid edemeyiz.

Hüsrev“(Barla Lahikası, 64)

Bu mektupta artık mesleğini benimsemiş, davasına hȃdim ve yaptığı hizmetin şükrünü ifȃ eden, halis bir muhatap var karşımızda. Kur’an’a hizmet etmenin anlamını müdrik, Üstadının vazifesini benimsemiş biri olarak yazdığı metindir bu.

 

9.Mektup:

“Ağla, hem çok ağla! Belki rahmet-i İlâhiyenin nüzûlü ve âlem-i İslâm’ınsaâdet ve selâmeti için ağlayanlarla beraber ağla" diyor.Bu anda kalb gözüm, bu hüzne iştirak ederek, Dicle ve Fırat ve Nil-i Mübarek gibi âlem-i gayb vâdilerinde sular akıtarak ağlıyor.

Ahmed Hüsrev”(Barla Lahikası,74)

Bu ifadelerde tüm İslam Ümmet’i için gözyaşı döken, üç büyük nehrin sularına telmih yaparak derdinin çokluğundangözyaşlarının bitmeyeceğine işaret ediyor. Anadolu insanın bin yıldır devam eden Cihan hâkimiyetinin yıkılmasını hazmedemeyen, nehirler miktarınca gözyaşı akıtan bir bilinçli Mü’min portresi var karşımızda. Mektubun sonunda kendisine verilen görevin itmamı konusunda acziyetini ifade etmek suretiyle tevazusunu göstermektedir.

10.Mektup:

Sevgili Üstadım Efendim,Kenzü’l-Arş duasının feyzinden gelen bir nükte-i Kur’âniyede, yanlışlığın tarafımızdan nasıl karşılandığını sual eden ve hatâsının esbabını bize izah eden sevimli mektubunuzu aldım. Bu kısmı, Sûre-i Kevser’in lâtif ve yüksek tevafukatını gösteren Altıncı Remiz’le ve bir de büyük bir fâtihten daha büyük olan tarikata ait kısımla beraber okudum.
Bu hafta sevincim ve şevkim pek ziyade idi. Bir taraftan, senelerden beri tab edilmesi ve âlem-i İslâma neşredilmesi için istinsah edilen o kıymettar mahzen-i hakaik, emin vâdilere gönderiliyordu. Diğer taraftan, şu baharın câzibedar güzelliğinden, pek çok yüksek bir nuraniyetle karşımıza çıkan Yirmi Dokuzuncu Mektubun herbir kısmının verdiği zevk-i mânevî içerisinde yaşıyorduk.
Kenzü’l-Arş duasının feyzinden gelen ikinci bir nükte-i Kur’âniyeyi, mektubunuz gelmeden evvel arkadaşlarla birlikte tekrar okuduk. Tetkik gayesi hiçbirimizde olmadığı için, on dakika içerisinde, yazılan bu kısmın nurânî şuleleri arasında kaldık. Okurken, ağzımızdan arada sırada çıkan sadâ-yı hayret ve taaccüpten başka bir şey işitilmiyor ve yüzümüzden akan beşâşet, duyduğumuz manevî zevki, târife kâfi geliyordu.

Sevgili Üstadım,Her bir risale aramızda pek büyük bir sevinçle karşılandığı ve hayretle okunduğu ve lâyık olduğu şekilde hürmet gördüğü için, her nasılsa vâki olan hatam hakkındaki mektubunuzu aldığım vakit, kıymettar Üstadım, bu hali bize ihtar etmeseydiniz, biz hiçbir vakit böyle şeyle meşgul olmayacaktık ve "Yanlış var" diyenlere karşı da hak dâvâ edeceğimizde hiç tereddüt etmeyecektik. Sûre-i Kevser’in ve Sekizinci Remzin tevafukat-ı hurufiyeleri üzerinde birer birer tetkikatta bulunmuş ve hiçbirinde noksan bulamamıştık. Esasen bu tetkikatımız, noksan aramak gayesiyle değil, belki tevsi-i malûmat ve bir de mânevî gıdamızı almak için vuku buluyordu. Bu akşam fakirhanede Refet, Lütfi, Rüşdü Efendi kardeşlerimle oturmuş bu hususta tekrar konuşmuştuk. Hepimiz diyorduk: Üstadımız bize söylemekte hiçbir şeyden çekinmediğini biliyoruz. İşte bu hal bizlere kâfidir. Şimdiye kadar da böyle birşey vuku bulmuş değildir. Bu hususta en büyük şahit, bu risaleler, ilmi kendilerine isnad eden zatların ellerinde gezdiği halde, onları da tasdike mecbur etmiştir. İşte, sevgili Üstadım, bu hâdisat dimağımızı daha ziyade takviye etmiş bulunuyor ve bizi size daha ziyade raptediyor. Her hususta bizi himâye ve vikaye etmekte olduğunuza, kâfi ve daha kat’î bir bürhan yerine geçmiş bulunuyor.Sevgili Üstadım, bu hafta hatt-ı destinizle, pek çok zahmet çekerek, bin müşkülât içerisinde yazdığınız bütün Kur’ân’daki tevafukatı gösterir bir nükteyi daha aldım. Bundan başka bir nükte gibi umumî olup, yalnız tarzları ayrı olmak üzere iki tevafukat listesi daha yazılacağı iş’âr buyuruluyor. Onları da sabırsızlıkla bekliyoruz. Ve yorgunluğunuzu hatırladıkça, yüreklerimiz sızlıyor. Cenab-ı Hak, sizlere lâyık bir tarzda hayr-ı kesir ihsan eylesin. Âmin.

Hüsrev“
(Barla lahikası, 78)

Sonuç

Her toplumda rejim ve kültür değişimleri zor geçer. Ama Anadolu toplumunda bu durum çok daha zor geçmiştir. Zor olmasının sebebi Kur’an gibi otantik ve aktif, dünyayı ve ahreti kuşatan bir metinden kaynaklanan toplumsal kültürün ani ve zorlayıcı sadmelerle yıkılıp, İslam bünyesine taban tabana zıt bir hayat tarzının dayatılması olmuştur. Cumhuriyetin erken dönem çeyrek asrı toplum zıtlaşmalarıyla, restleşmelerle geçmiştir, denebilir.

Böyle zor bir dönemde Üstad Bediüzzaman Said Nursi, Vâris-i Enbiya olarak duruma el koymuş, onun bu önemli görevinin farkına varan imanlı gönüller yardıma koşmuşlardır. Bulardan biri de Ahmed Hüsrev olmuştur. Sade ve samimi bir niyetle işe koyulan Ahmed Hüsrev’i anlatmak gerekirse, o Anadolu toplumunun Kur’an potasında şekillendirdiği geleneksel kültürümüzün renklendirdiği, dini için, Kur’an’ı için her şeyini feda etmeğe amade bir ihlâs ve sadakat abidesi olarak tarihteki yerini almıştır. Gösterdiği insanüstü gayretlerinden dolayı kendisini rahmetle anar, manevî dünyasında nur harmanında huzurla dinlenmesini temenni ve niyaz ederiz.

 

popüler cevapdünya atlası