AĞABEYLER ANLATIYOR

Eklenme Tarihi: 01 Nisan 2017

Aziz misafirler,

Cenab-ı Hakk’ın rahmeti selamı, iki cihanda saadeti ve selameti üzerinize olsun.

Isparta Kahramanları konusunda yapılan bu sempozyumda akademisyen kardeşlerimiz bu kahramanlar hakkında sitayişkarane sözler söylediler. Söylenmedik bir söz bırakmadılar.

Risale-i Nur Külliyatı’nda bu zevat-ı kiram hakkında fazlasıyla bahsedilmiştir. Üstadımız Hazretleri imandan sonra en büyük medarımız cesaret-i fıtriyedir buruyor. Bunu gösteremeyenlere Saffı Evvel olmak nasib olmamıştır. Ali İhsan Tola Ağabey bize: “Biz Üstadımızla beraber Kur’an üzerine el koyduk. Dedik ki “Üstadım senin başına ne gelirse, hapislik, idam hepsine biz razıyız.” Temsilde hata olmasın aynen Asr-ı Saadetin bu zamandaki yansıması gibi “Anam babam sana feda olsun ya Rasulullah” dedikleri gibi bu zevat-ı kiram tamamıyla bir serdengeçti. Anadan babadan serden her şeyden geçmeyi göze alan insanlardır. Onun için Ahmet Feyzi ağabeyin Maidetü’l-Kur’an’da, “Mehdinin vezirleri beşten aşağı olmayacak, yediden yukarı olmayacak.” deniyor. Bunların kimler oldukları söylendi. Nasıl ki Asr-ı Saadette, Peygamberimiz (a.s.m.)’ın devrinde, derecesi en küçük bir sahabeye kıyamete kadar gelecek olan hiçbir velinin derecesi yetişemediği gibi, gerek bu saff-ı evvel olan ağabeylerimize, gerekse ondan sonrakiler hatta ve hatta bu mecliste bulunan haziruna, ondan sonra gelenlerin dereceleri yetişmesi mümkün değil.

1957 yılında Hulusi Ağabey’in derslerinde bulundum. Üstadın geleceği müjdelendiği zaman o geceyi zor yaptım. Sabahleyin askeri ciple ve içerisine sivilleri doldurduğum bir vaziyette 40 km. kadar Emirdağ yoluna sisli bir havada düştük. Sinyal vermek suretiyle Üstadın arabasını durdurduk ve ziyaret ettik. Velillahilhamd

Üstadın elini öptük. “Seni Risale-i Nur talebesi olarak kabul ediyorum. Risale-i Nur’u nerede duyarsan dinle” diye bize talimatta bulundular. 1959 yılında vefatından 6 ay önce üç arkadaş Üstadı ziyarete gittik. O zaman telefon yok. Velayet-i Kübra’da olan Üstadımız kimleri ziyaretine kabul edecekse Zübeyir Ağabey’i gönderiyor.

Bizi otobüsten iner inmez eve götürdü. Kapıdan girince Üstadın elini öptüm oturdum. Bir Niğdeli kardeşimiz de elini öptü oturdu. Ben Nevşehirliyim. Diğer Nevşehirli sağlık memuru kardeşimiz Üstada çok zaman ömür biçiyordu kendi kendine. Üstadı o bitkin vaziyette görünce hıçkırıklar içinde ağlayarak kaçtı. İçeri giremedi. Zübeyir Ağabey’e söyledi: “O da gelsin.” O da geldi. Üstadın elini öptü. O da oturdu. Zübeyir Ağabey kulağını Üstada yaklaştırarak “Sizleri Nurun Has Şakirtleri olarak kabul ediyorum. Benim hastalığımı kimseye söylemeyin.” buyurduğunu aktardı bize. Ben kalktım tekrar elini öptüğüm zaman o kardeşin gözyaşları Üstadın elini tamamen ıslatmıştı.

Birinci ziyaretimizde Üstada 1957’de, “Hulusi Ağabey’in derslerinde bulunuyoruz. Bize Mektubât’tan ve İşaratü’l-İ’caz’dan dersler yapıyor” demiştim. Bu arada Üstadın elinin üstü tamamen kan oldu. İkimiz beraber kan arıyoruz. Meğer benim başparmağım yarılmış.

“Nasıl oldu?” dedi. Dedim: “Üstadım araba tam fren yapmadığı için ben yere yuvarlandım.” Burada ince bir mana var. Sabahın köründe askeri cip Üstada “Dur.” diyor. Şimdi Üstad Hazretlerinin kalb-i mübarekini içinden evvela Cenab-ı Hak hoşnut bulunduruyor sonra sıra bana geliyor. Fakat bizim elimiz de bu şekilde yaralanmış oluyor biz de burada bir miktar benim tevafuk etmemi sağlıyor.

Üstadın vefatından 6 ay önce de yanında otelde bulunduk. Zübeyir Ağabey, “Üstad saat iki de kalkar beni bir buçukta uyandır” dedi. Zaten on ikide yattı. Sonraki günlerde de aynı şekilde Zübeyir Ağabey’in gündüz ve gecede fazla uykusuna rastlamadık. Üstad iki gün, üç gün Eskişehir’e gidiyor geliyor periyotlar içerisinde. Biz de içerdeyiz. Fakat bu arada Kayalar Ağabey de Ankara’ya gelmişti. Üstad Zübeyir Ağabey’e diyor ki: “Zübeyir Kayalar Ankara’ya gelmiş mi?” Zübeyir Ağabey Kayalar Ağabey’e Ankara’ya telefon açıyor. “Üstad Ankara’ya geliyor” diyor. Askeri personel olduğum için otelin resepsiyonuna hüviyetimi verdim ve yukarı, bize ayrılan yereçıktım. Birinci gün Kayalar Ağabey’i filan indirdiler. İkinci gün Kayalar Ağabey’i bize ayrılan yerlerde Üstadla yan yana odalarda yatıyorlar. Yarım açık kapı fakat Üstad istirahata çekildi. Müthiş bir yorgunluk sebebi ile horlamaya başladı. Vardım kendisine göğsüne dokunarak“Ağabey bir emrin varsa hizmetinize amadeyim” dedim. Hemen doğruldu. “Kardeşim işte ben böyle Nur talebesi isterim” dedi ve bir daha uyumadı.

İrtica Masası Şefi vardı. “Biz sizin kim olduğunuzu biliyoruz. Bizim maksadımız burada güvenliği sağlamaktır. Siz buraya münasip olan ve olmayanları bizden daha iyi bilirsiniz. Bize yardımcı olabilirsiniz” dedi. Ertesi gün bir gazeteci çıkageldi. Ben koridorun başında idim. “Ne o?” dedim. Bir çantada keklik hesabı “Bir fotoğraf alacaktım, arşivleyecektim” dedi. “Emniyet yasak etmiş, sivilim ben” dedim.“Desene bize burada hikâye yok.” Hemen arkasından İrtica Masası Şefi Abdulkadir Denizlioğlu geldi. “Yahu kardeşim bu gazeteci milletini kapıdan kovarsın pencereden girer. Pencereyi kaparsın bacadan iner” dedi. Amma yüzü kıpkırmızı oldu. Sanki haberleri yok. Resepsiyonda filan her yer komiser, her yer polis. Bu arada mütemadiyen Tahsin Tola Ağabey’i arıyorlardı. Sebep, Hükumetle iliştirip daha önce milletvekili olduğu için onun fotoğrafını çekmek, gazetelere manşet taşımak için. Tabi onu ele geçiremediler. Ben kendileri ile bir röportaj yaptım. Etrafımı çevirdiler. Dedim ki: “Üstad Hazretleri size hakkını helal ediyor. Üstadın bir neşir organı yok. Siz hilaf-ı hakikat yazıyorsunuz. Risale-iNur’lar nedir? Ne değildir? diye halk da aramak gayretine düşüyor. Sizin yazdığınızı hilaf-ı hakikat buluyor. Ve dört elle Risale-i Nur’larasarılıyorlar.” Bunun üzerine Hürriyet muhabiri çok babayiğit bir  adam, alt dudağını ısırdı. Kafayı başladı sallamaya; “Meğer biz ne yapmışız” diye.

İbrahim Canan’ın çektiği o fotoğrafta, bizde o karenin içerisinde bulunuyoruz. İbrahim Canan’ın eline bir fotoğraf makinesi verilmişti. Bu fotoğraf karesinin çekilmesi de şu esnada oldu: Üstadın dersinde bulunduk. Sungur Ağabey, “Üstadım bu kardeşimiz Nevşehir’e dershane açmışlar” der demez Üstad çok sevindi ve iki yakasını tutarak ayak parmaklarının üzerine dikildi ve topuklarının üzerine bastı. “Kardeşim senin bana çok fazla hüsn-i zannın var. Bak işte ben hiçim.” Çırpınıyor Üstad. Bu arada bir eli benim omuzumda, diğer eli Kemal Ural’ın omzunda. Daire içerisindeyiz. Bir ara oradan elini çekti. Benim omzumda duruyor sol eli. Ben tabi müteaddit defalar sağ elini öptüğüm için Üstadın sol elini de öptüm. Üstad Hazretleri bize şunu söyledi. Bu bir teberrüktür. “Günde laakal bir sayfa Risale-i Nur okumakla âlem-i İslam’da hasıl olan şirket-i maneviye sevabına dahil olunabilmeli.” Günlük hasılat bu. Onun için Risale-i Nur dairesinde Üstadımız, “Her Nur talebesi binlerce dil ile tövbe eder. Bu sevabı havuza girer.” der. Salavat getirenlerin, zikredenler, dua edenlerin, tesbihatta bulunanların, Risale-i Nur okuyanların, o manevi havuzdan mislini tamamen, o şirket-i maneviyeye dâhil olanların defter-i amaline geçirilir. Onun için Üstad diyor ki: “Ben düşündüm. Mademki bir müjde var. Nasıl Nur talebeleri ehl-i cennet olacaklar. Anladım ki bu mana tahakkuk etti.” Göz göre göre bu menfaatin kaçırılacağını sanmıyorum. Onun için Zübeyir Ağabey 20 sayfa okuyan çok istifade eder ve kendini korur. 10 sayfa okuyan istifade eder demiştir. Üstad neden laakal bir sayfaya indirmiştir. İşi yoğun olanlara, çiftçilere, çobanlara, diyor ki “10 sayfa okuyun.” Hayır okuyamayız. “3-5 sayfa okuyun.” “Hayır okuyamayız.” “1 sayfa okuyun.” “Okuyamayız hoca efendi. Çift var çubuk var.” O da diyor ki, “O halde Açıp kapayın.” Bundan maksat bazı kardeşlerimiz açmak ve kapamakla bir cümle onun nazr-ı dikkatini çeker, belki sebeb-i necatı veya istifadesi olur.

Bu doğrudur. Ama en önemlisi o zatlar Üstaddan ve oradaki ağabeylerden Risale-i Nur’u dinliyorlar. Üstad onların muhabbetinden dolayı, onları şirket-imaneviye sevabına sokmak istiyor. Şimdi Türkiye’de bu Isparta Kahramanlarına artık söylediğimiz gibi yetişmek mümkün değil. Onlar gibi bir nebze yaşamak lazım. Ancak o zaman onları anlayabiliriz. Çünkü Zübeyir Ağabey’in mahkemede verdiği müdafaasına, onun zekâsında parlayan ifade tarzına Yargıtay da dayanamamıştır. İşte onlar hepimize ruh ve mana olmuştur.

Bu fakir kardeşiniz hiçbir zaman Risale-i Nur’u ne askeriyede, ne de başka yerde saklamadığımız gibi açık hava mitinglerinde bile anlattık. Genel Kurmay Başkanlığı’ndan Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının siyasetle ırkçılıkla Turancılıkla Nurculukla uğraşmaması hakkında bir yazı geldi. Ben imzamın karşısına “Risale-iNur okumak hariç” diye şerh koydum ve öyle imzaladım. “Neden okuyorsun? Ne zamandan beri okuyorsun?” diye bana sual açıldı. Verdiğimiz cevap da şu: “Ben beş altı senedir Kur’an tefsiri olarak bildiğim Risale-i Nur Külliyatı adında bir eser okumaktayım. Bu eserlerden dini, milli, ahlaki çok istifade ettim. Bu eserler tamimde geçen Nurculuk ibaresinin benim okuduğum eserlerle bir cihet-i irtibatı var mıdır? Eğer varsa bu eserleri okumanın cihet-i mahzurları nelerdir?” Biz de onlara sual açtık. Muhabere Kolu Adli Amirliğinden “Bu eserleri okumakta bir suç yoktur. Yalnız mesai saatinde gazete, mecmua dâhil hiçbir kitabın okunması doğru değildir. Adı geçen teknik eleman olduğu için teknik kitaplarla meşguliyetin lüzumu kendisine duyurulması.” cevabı gelmişti.

1962 yılında ilk defa Nevşehir’de Risale-i Nur ve Üstad hakkında mevlid okuttuk. 1963 yılında Sait Özdemir Ağabey’i ve Doktor Sadullah Ağabey’i Nevşehir’e davet ettik. Biz 15-20 kişi bir yerde piknik halinde okuyalım diye bir mağara tespit etmiştik orada. Biz öğle namazını orada kıldık. Said Ağabey ders yaptı. Nevşehir oraya taşındı. Sekiz kilometre uzaklıkta emniyet mensupları, emniyet müdürü, savcı da oradaymış. İkindi namazında Sadullah Ağabey kıldırdı. İlk safta 90 kişi, en büyük safta 116 kişi olmak üzere 13 saf tuttuk. İslam Yaşar kardeşimiz bunu duyduğu zaman beşlemesinde yazdı. Dillere destan oldu. Hizmette gözü karalıklazım. Üstad Hazretleri “İmandan sonra en büyük medarımız cesaret-i fıtriyedir” demiştir. Şimdi korku var mı? Şimdi korku yok? Tehlike yok. Öyle ise Üstad “Mademki Kur’an-ı Kerim akla hitab ediyor. Öyleyse hükmü akla isnat ediyor. Öyleyse ahir zamanda Kur’an Hâkim-i mutlak olacaktır.” Halk tabakasından başlayan bu hizmeti yürütenlerin yüksek ferasetindeki ifadelerine bu gün hiçbir edebiyatçının yetişmesi mümkün değil.

Şimdi iş akademisyenlerin ellerine geçti. Dünyayı onlar yapacaklar. Öyleyse ne yapacaklar? Şimdi gayret zamanı. Üstad odun taşıyor. Molla Hamit Ağabey “Biz taşıyalım” diyor, “Hayır.” diyor. Gayretteki şevki bir bilseniz. Bizim bir esasımız da acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, işte bu şevki yakalamak lazım. Ve şükr-i mutlak ey aziz. Öbür taraftan da acz, fakr, şefkat ve tefekkür var. Şefkat meselesinde Peygamberimizin rahmetenli’l-âlemin olması nedeniyle Ebubekir (r.a.)’ın şefkatine yaklaşmak icap ediyor. Biz artık kendimiz için değil, ümmet-i Muhammedin saadet ve selameti için bu hizmeti yürütmekle mükellefiz. Onlar lokomotif olmuşlardır. Arkasındaki bütün İslami cereyanlara örnek olmuşlardır. “Nurcular 1500 kadar mahkemeden geçtiler. Biz Allah demeye mi korkuyoruz?” diye onlara da cesaret geldi. Kıyamete kadar bu vagonlar uzayıp gidecektir. İşte şimdi akla ve ilim adamlarına hizmet düşüyor.

popüler cevapdünya atlası