AĞABEYLER ANLATIYOR

Eklenme Tarihi: 01 Nisan 2017 | Güncelleme Tarihi: 01 Nisan 2017

Selamünaleyküm,

Ben konuya hiç tahmin etmediğiniz bir açıdan yaklaşacağım ve bir iddiayla içinizde bulunan bir kişi olarak söz söyleyeceğim. Bu iddia ve bu açı Nurculuk hizmet tarihinde henüz açılmış değil. Bu açılmadığı zaman da çok şeylerin anlaşılmasında güçlükler çıkacağını düşünüyorum.

İddiam şudur: Din, dildir. Bediüzzaman’ın kullandığı dil, hepimiz çok iyi biliyoruz ki, bizim günlük dilimiz değildir. Bizim günlük kullandığımız dil, bir Müslüman dili değildir. Bediüzzaman Risale-iNur’larla geçirdiği, yazdığı bütün ömründe mücadele ettiği konu, dil ile bağlıdır. Eğer Müslüman dili konuşmuyorsak bugün Risale-iNur’un dışında bir dil bizim içimizde sürüp gidiyorsa, bunu nasıl bir İslam diline dönüştürmek lazım onu düşünmek lazım. Ekonomide, ticarette, siyasette, kültürde kullanılan dilin Müslüman dili olmadığı zaman insanların ruh ve beden itibarıyla Müslüman nitelikli, Müslüman kimlikli insanlar olduğunu düşünmek mümkün değildir.

Isparta kahramanları neden Isparta kahramanlarıdır? Bunu anlamak dil ile bağlı olan bir şeydir. Peki Bediüzzaman geldiğinde kullanılan dil, onun dilinden farklı bir dil olmamış olsaydı, ona karşı bir hareket davranış biçimi ortaya çıkmazdı. Demek ki dili değiştirmek istiyordu. Yani kullanılan dili değiştirmek istiyordu. Çünkü Osmanlı medeniyetinin dili Arapça, Farsça, Kürtçe ve Türkçedir.

Bediüzzaman diyor ki: “Ben Kürtçe düşünürüm, Türkçe yazarım.” Bunu anlamak lazım. Peki neden Kürtçe düşünüyor? Çünkü çocukluğundaannesinden öğrendiği dil, Kürtçe olmakla beraber birİslam dilidir. Annesinin kendisine öğrettiği kelimeler, manalar, birİslam düşüncesinin çerçevesini oluşturmuştur. “Ben Kürtçe düşünür,Türkçe yazarım” demekle “Ben Müslümanca düşünür Türkçeyazarım.” demek istiyor.

Şimdi burada konu iki noktada mütalaa edilmek lazım. Niçin Kürtçe düşünüyor, Türkçe yazıyor? Bunun sebebi şu. Peygamberimizin hadislerinde vardır. Cenab-ı Allah bir milletin hidayetini murad ettiği zaman, o milletin diliyle irşat ettirir. Peygamberimiz Arap toplumu içerisinde gelmiştir. Kur’an Arap dili üzerinde, Arapça olarak nazil olmuştur. Bu dil konusunun önemini biraz daha vurgulamak istersek Osmanlılardan evvel Selçuklular dönemine inmemiz lazım daha köklü bir anlayışa sahip olmamız gerekirse. Selçuklular zamanında Türkler kültür dili olarak Farsçayı kullandılar. Mevlana Türk’tür. Fakat Farsça yazmıştır. Türk, Kürt sokakta Türkçe konuşuyordu. Mevlana neden eserlerini Farsça yazdı? Çünkü anlatmak istediği İslam’ın, Türkçeyle anlaşılması mümkün değil. Fakat Farsçayla anlaşılması daha mümkündü. Allah bir millete dinini öğrenmesini murad ettiği zaman o milletin diliyle konuşur. Burada sanki bu hadisin manasına uyulmamış gibi bir noktaya geliniyor. Mevlana’nın Farsça olarak yazması, Türk dilinin, İslam itikadını anlaşılmasını sağlaması mümkün olmadığından dolayıdır.

Osmanlı dönemine geçildiği zaman neden Arapça ve Farsça kelimeler kültür diline medeniyet dili halinde yerleşmiştir? Buna rağmen halk Türkçe konuşmuştur, aydınlar münevverler Osmanlıca konuşmuşlardır. İkisi arasında önemli bir fark var. Şimdi Türkçe konuşan halkın ruhu Yunus Emre’nin gösterdiği kültürümüzde anlaşılıyor ama Osmanlı medeniyetinde, medeniyet dilinin Osmanlıcanın; Arapça, Farsça Türkçe karışımından meydana gelmesi o güne kadar İslam ayet ve hadis terimlerinin İslam sisteminin Osmanlı toplumunda yerleşmiş olmasından dolayıdır. Şimdi Van’daki sempozyumda Medresetüzzehra konusu açıldığında orada Vali ve Rektör Yardımcısının birer sunumları oldu.

Bu sunumlar Bediüzzaman’ın davasını hem ilim, hem de idare noktasından yansıtıyordu. İdareyle Bediüzzaman’ın hareketinin çelişkili olmasının sebebinin Türkiye’de Cumhuriyet’ten sonra Türkçe kelimelerin yani halkın kullandığı kelimelerin onun dilinden uzaklaştırılmaya çalışılmasına bağlıdır. Yani “Biz Türk’üz Arapça, Farsça kelimeleri Türkçeden çıkarmak lazım” gibi bir devlet politikası yerleştirilmek istenmiştir. Bu politika, uzun birsüre tahribat yapmıştır. İhlas kelimesinin ne olduğu, uhuvvet kelimesinin ne olduğu, peygamberimizin söylediği, ondan rivayet edilen hadislerin ne olduğu, yavaş yavaş unutulmaya başlanmıştır. Şimdi bu unutmayı kelimeleri tasfiye etmek suretiyle sağlanmak istendiği zaman Üstadın yaptığı şey şu; Kürtçe düşünmek Türkçe yazmak yani Osmanlıca yazmak. Risale-i Nur’u açtığımız zaman anlamakta zorluk çekmemizin sebebi bizim o dile aşina olmamamızdan kaynaklanmıyor, o dilin bize unutturulmuş olmasından kaynaklanıyor.

Risale-i Nur Türk topluluğunun, İslam topluluğunun dilidir, bir iman dilidir. Ve bu dil kullanıldığı zaman ortalıkta konuşulan lehçeden bambaşka bir anlamla beraber toplumun huzuruna Isparta’ya, Barla’ya, Sav’a gittiği zaman kelimeler insanları büyülemiştir. Kelimelerle büyülenen insanlar, Bediüzzaman’ın hizmetine katılmışlar ve cansiperane kendi imkânsızlıkları içerisinde bir hizmeti yürütmüşlerdir. Şimdi orada o zamana kadar Kur’an tefsir ediliyordu. Hocalar, âlimler vardı ama böyle bir hareket yoktu. Neden dolayı yoktu? Meselenin püf noktasına geliyorum. Bunu size arz ettikten sonra keseceğim. Sebebi şu, Bediüzzaman’ın geldiği yani yazmaya, düşünmeye, cihat yapmaya başladığı zamana kadar İslam âleminde ve dünyada kullanılan dil skolastik dildi. Skolastik demek, Bediüzzaman’dan onu anlayalım; “Beni skolastik bataklığına saplanmış bir medrese hocası mı zannediyorlar? Ben asrın hazır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin meseleleri hallettim. Hatta bu hususta bazı eserler telif eyledim. Fakat ben öyle mantık oyunları felsefe düzenbazlıkları bilmiyorum” diyor. Bediüzzaman’ın burada ne demek istediğini anlamadığımız zaman Risale-i Nur’un dilinin bir din dili olduğunu anlamamız mümkün olmaz.

Ben o noktada küçük bir kapı açmak istiyorum. Skolastik dil, skolastik lisan, skolastik düşünce, skolastik felsefe, önce Hristiyanlık dünyasında doğmuş, sonra İslam dünyasına sıçramış kapalı bir dildir. Medeniyete açık olmayan bir dildir. Skolastik bu demektir. Önce felsefeyle dini birlikte mütalaa ederken, sonra dini felsefeden ayırmışlar, bir tarafta bu ayrılıktan dolayı din üzerine düşünen papazlar, kardinaller ortaya çıkmış, bir tarafta da dini inkâr eden felsefeciler ortaya çıkmış. Şimdi böyle bir dünyada niçin skolastik batı düşüncesi İslam âlemine sıçramıştır? Sebebi şu, Gazali’den –bu âlimlerin tesbiti– Bediüzzaman’a kadar İslam düşüncesinde bir açılış olmamıştır. Sürekli olarak tefsirler, hadisler, yorumlar üzerinde dolaşmışlar fakat bir açık düşünceyi gösteren ifadeye ulaşamamışlar. Yani skolastik dil kullananlar Bediüzzaman’a kadar aynı zamanda İslam dünyasındaki âlimler aynı zamanda batıdaki Hristiyanlar ve felsefecilerdir. Şimdi zaten Hristiyanlarda din adamlarının bu skolastik dili nereye götürdüklerini biliyoruz. Cennette arsa satmaya kadar götürmüşlerdir. Felsefeden ayrıldığı zaman kendi başına kalan dil, skolastik dil, bozulan dil, onları o davranışların içine sürüklemiştir.

Bediüzzaman tamam, çok güzel bir şey bu –arkadaş da söyledi– gazete gibi okumayalım. Ama peki Bediüzzaman üzerinde ortaya çıkmış, bir onun ifade ettiği kitapta, Sokratlar, Eflatunlar nerede şimdi aramızda? Yusuf Kaplan geliyor Nurcular arasında bir seminer yaptığında, “İyi, güzel, Bediüzzaman okunuyor ama bundan yetişen mütefekkir sanatçılar nerede? Böyle bir şey görmüyorum” diyor. Medeniyet ise, onun aradığı düşünceler, şahsiyetler üzerinde kurulur. Onlar suni olarak ortaya çıkmaya başladığı zaman skolastik olur. Gerçek olarak düşünürler, sanatçılar, ortaya çıkmaya başladığı zaman, medeniyetin temelleri atılmaya başlanır.

Bediüzzaman Avrupa medeniyetiyle İslam medeniyetini mukayese ediyor. Bu medeniyet böyle kötüdür, şöyle kötüdür demiyor. Fakat onun tesis etmek istediği medeniyetin temellerine koymak istediği harç ortada yok. Ben de aynı kanaatteyim. Eğer dil dindir anlayışına yükselmediğimiz, Bediüzzaman’ın dilini bir din meselesi yapmadığımız zaman Bediüzzaman üzerinde de bir mesafe kat’ etmemiz mümkün olmaz, skolastik düşünceye döneriz. Bu çok korkulacak bir şeydir. İlerlemeye, gelişmeye, terakkiye kapalıdır. Sen bunu dedin, ben bunu dedim, Bediüzzaman bunu dedi, Abdulkadir Geylani bunu dedi, Muhyiddini Arabi bunu dedi. Tamam da sen ne diyorsun? Sen ne öğrendin onlardan da ne diyorsun? Benim diyeceğim bir şey yok. Onlar demişler diyeceklerini. Bu yanlış. Bu bir ilim meselesidir. Bu kapının aralanması için çalışmak, yorulmak lazım. Gayretsiz, çalışmadan olan bir şey değil. Onun için bu meseleyi size sunmak istedim.

Sürç-i lisan elbette yapmışımdır. Çünkü bu meselenin acemisiyim. Son 5-10 sene içerisinde bu mevzulara yaklaşmak imkânları buldum çalışmalarımdan dolayı ama bende şok tesiri uyandırdı. Kahramanlar meselesini de söylemem lazım. Bediüzzaman’da bir manevi cihat anlayışı vardır. Bu cihat kelimelerle oluyor. Bir kelime vuruyor, bir cümle söylüyor karşı taraf yıkılıyor. Cihat kelimeyle cümleyle. Biz kendimizin cümlesi olarak söylemediğimiz zaman, bizim söylediklerimizin bir anlamı olmaz. Onun için kahraman olarak vasıflandırılan o ağabeylerin mektuplarına baktığımız zaman Bediüzzaman’ın dilini kullanıyorlar. Kahramanlıkları oradan ileri geliyor. O dili kullanmayan insanların o ruhu taşımaları mümkün değildir. O yüzden bu söylediğim şeylerin adını Barla Ruhu olarak koymuşlar. Barla acayip bir ruhtur, sahabe ruhudur. Neden sahabe ruhudur, mesleğimiz neden sahabe mesleğidir? Onu anlamadığımız zaman o sahabe ruhunu da anlamak mümkün olmaz, sahabe mesleğidir çünkü.

Modern bilimin doğuşuyla beraber Avrupa’da yerleşen Hristiyanlıktan başka bir Deizm isimli bir din, önce şüpheciliğe, sonra materyalizme götüren bir din olmuştur. Dil tamamen şüphecilik ve materyalizm üzerine kurulmuştur. Bu dil tamamen Avrupa’nın işgal ettiği bütün memleketlere kültür istilası yoluyla mektepler yoluyla yerleştirilmiştir. Bizim kullandığımız dil, günlük hayatta kullandığımız dil, Deist dilidir. Yani Hristiyanlık dili de değildir. Bediüzzaman’ın kullandığı dil, İslam dilidir. Arasında dağlar kadar fark vardır. Birisi sürekli olarak yürürlükten kalkması için televizyonlarda, radyolarda, gazetelerde çalışıyor. Biz onun karşısında hiçbir şey yapmıyoruz. Sürekli olarak yerleşmiş olan Deist dininin dilini bütün dünyada insanların dili olarak yerleştirmiş insanlar onun muhafazasına çalışıyorlar. Bediüzzaman bunu yıkıyor. RisaleiNur’la diyor ki: “Dil budur. İnsanlık budur. Bu dili kullandığınız zaman insan ve dindar olabilirsiniz. İşte kılıç budur.” Onun arkasında gelen şeyler çok teferruattır. Zihinleri, düşünceleri, kalbleri de esasa yöneltmek lazım.

Teşekkür ediyorum.

Isparta Kahramanları Sempozyumu, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 7, s. 41-46.  Risale Akademi.

popüler cevapdünya atlası