Adım Adım Davaya Doğru

Eklenme Tarihi: 18 Kasım 2013

Yazar Hüseyin KARA'nın Mehmet Birinci Ağabey Paneli konuşma metnidir

Kader, A’dan Z’ye bütün olaylara hâkim. İzinsiz bir yaprak dahi sallanmaz. Biz ise, çoğunlukla bunun farkında değiliz; hayatımızda kendimizin bir payı olduğunu sanırız. Heyhat! Bunun farkına varabilsek zaten kemal yolunda ciddi mesafe almış oluruz.

Bu vakıa, Asrın Adamı Bediüzzaman ve onun güzide talebelerinin hayatları biraz irdelendiğinde çok daha net bir şekilde ortaya çıkar. Doğrusu kader açısından bakıldığında insanın elinde fazla bir şey yok. Çağımızda Bediüzzaman bu sırrı anlayıp özümseyenlerden, uygulayanlardan biridir: “Kaderin mahkûmuyum” der, her türlü zulüm ve baskıları eğitici birer aşama olarak kabul eder.

Akla önem verildiği, gücün her şeyin üstünde tutulduğu, çıkarın gözetildiği çağımızda, Risale-i Nur davasının zaferi, çokların en sinsi hesap ve planlarını, öteden beri hafızalara yerleşmiş ezberlerini bozmuş, bir kez daha Küllî İrade’nin aleyhteki amansız şartlara rağmen neler yapabileceğini gözler önüne sermiştir. Bir tarafta her türlü imkân ve devlet güçleri, diğer tarafta adım adım ilerleyerek Risale-i Nur davasının zaferi; gönüllerde taht kurması, dünya ülkelerince okunması, üzerinde tezlere esas olan araştırmalar yapılması.

Kur’an’a yeni bir açılım, çağa yeni bir bakış açısı kazandıran sevgili Üstadımız Bediüzzaman’ın hayatına gözle görülecek netlikte kader hâkim idiyse, onun birinci ve ikinci saftaki talebelerinin de hayatlarına ayni şekilde hâkimdi. Sanki bir el onları istihdam etmişti. Sanki Üstadımız onları aramıştı, onlar da Üstad’ın yolunu gözlemişti.
Üstad’ın hayatı doğumundan ölümüne kadar ailesinden uzaklaşma pahasına bu arayışlarla geçmiş. Dur durak bilmemiş. Kâh doğduğu yer Bitlis’teydi, kâh Van’da, kâh İstanbul’da, kâh Urfa’da, Şam’da, harbin tam içinde, Erek Dağı’nda yarı inzivadaydı. Kader onu sürgüne mahkûm ettiğinde başkalarının telaşı karşısında o son derece rahattı; sanki gaye-i hayalinin gerçekleşmesi yolunda olmanın engin sabrı içindeydi; yolunun üzerinde onu bekleyen dava dostlarıyla buluşmaya gider gibiydi. O kaderin mahkûmuydu. Allah’ın iradesine teslim olmuştu. Çünkü dava Allah’ın davasıydı; kendi kelamını, yani Kur’an’ı koruyacak O’ydu. Aziz Üstadımız bu sırrın da bilincindeydi; onun bütün görevi yolda olmaktı, emre hazır beklemekti. Kadere boyun eğmek bunu gerektiriyordu çünkü.

Van’dan ta Anadolu’ya, Burdur’a, Isparta’ya ve oradan da ölsün, izi kaybolsun diye sürüldüğü Barla’da Şamlı Hafız Tevfik’i, Muhacir Hafız Ahmet’i, Sıddık Süleyman’ı bulmuştu. Isparta’da Ahmet Hüsrev Altınbaşak’ı, Refet Barutçu’yu, Bekir Ağa’yı; İslamköy’de Hafız Ali’yi; Atabey’de Tahirî Mutlu’yu; Sav Köyünde Hacı Mehmet Avşar’ı, İbrahim Gül’ü; Kuleönünde Büyük Ruhlu Küçük Ali’yi; Eğridir’de Hulüsî Yahyagil’i, Santral Sabri’yi ve daha nice kahramanları bulmuştu. Onlar da kaderin tayin ettiği şekilde O’nu, ahir zamanda beklenen insanı, Bediüzzaman Said Nursî’yi bekliyorlardı. Arada dağlar, ovalar, geçit vermeyen sarp yerler, yolsuz araziler, uzak mesafeler ve engeller olsa da karabulutların kapladığı vatan sathında bir kurtuluşun, bir ümit ışığının, bir derin nefeslenmenin olabileceğine, dış şartlarda değil belki, ama iç dünyalarında, akılları bir çıkış bulamazsa da duygular kesiminde bunun gerçekleşeceğine inanıyorlardı. Bu kahramanlar mehtaplı gecelerde gözleri gökyüzündeydi hep; oradan, o yücelerin yücesinden bir ışık, bir kurtuluş bekliyorlardı. Ve Üstad’ı ilk kez gördüklerinde, hiç olmazsa kendi dünyalarının merhemini bulduklarına kani olmuşlardı. Bütün amansız baskılar karşısında bir iken, iki, üç ve yüzlere ulaşabilmişlerdi. Yetersizdiler; ama her biri bire on bire yüz kuvvetindeydiler, devlet güçlerinin çekindiği bir görüntüdeydiler.

Üstad’ın sanki bir yerden okuyup süratlice Şamlı Hafız Tevfik’e yazdırdığı risaleler elden ele, heybelerde taşınarak, izbe yerlerde, mum ışığında, sandık içlerinde yazılarak Isparta’nın, Anadolu’nun hakikate hasret insanına ulaştırılıyordu. Risale-i Nur davasının hareket noktası Barla’ydı. “Üstadım ikimizden başkası kim okuyacak bu yazıları?” deyip, bütün dünya okuyacak diye cevap alan Şamlı Hafız Tevfik bu davanın ilk muhatabıydı; sonra nasırlı ellerle hakkına razı bir avuç insan.

Derken Üstadımız, Eskişehir Hapishanesi’nden sonra sürüldüğü Kastamonu’da Çayçı Emin’i, Mehmet Feyzi’yi; Denizli’de Hasan Feyzi’yi, Emirdağ’da Mehmet ve oğlu Ceylan Çalışkan’ı, Ermenekli Zübeyir Gündüzalp’i, Mustafa Sungur’u, Bayram Yüksel’i; İstanbul’da Mehmet Fırıncı’yı ve başka diyarlarda nicelerini bulmuştu. Onlar da O’nun yolunu gözlüyorlardı zaten, Üstad’ın araması onların bekleyişiyle tam örtüşmüştü. Onlar O’nunla bütünleşmişti, hiçbir dünyalık gütmeyen bu bir avuç insan bir ihlâs abidesi olmuştu; koca bir devletin baş edemediği manevî bir güç oluşturmuşlardı.

Asrın Adamı Bediüzzaman onlarsız yapamazdı, onlar ise O’nsuz hiç yapamazdı. Bediüzzaman buna “iktiran” demişti. Yani iki şeyin aynı anda gelmesi, bir güç oluşturması; iki gücün birbirini destekleyerek başarıyı getirmesi demektir. Bu büyük birliktelikten kimse kendine pay çıkaramazdı. Bu kaderin hükmü, Allah’ın bir lütfuydu çünkü.

Bu bir kervandı. Bu bir yarıştı. Bu kervana karışan kurtulmuş olurdu. Bu yarışa giren ancak ipi o göğüslerdi. Kader de dava da rahatı çileye ve zahmete tercih ederdi. Davada akıldan çok yürekle, bilgiden çok içtenlikle koşulurdu. İhlâs, davanın özüydü. Risale-i Nur davasını duyan, evet yalnızca duyan Anadolu’nun her tarafından sökün etmişti. Üstad’ı görsün görmesin hiç fark etmezdi. Çağımızda Kur’an’ın çağrısıydı bu, yeni bir dirilişin müjdesiydi.

Ve Mehmet Emin Birinci, bu diriliş müjdesinden fazla geçmeden, bir Karadeniz yiğidi olarak, koyu yeşilin, cennet yeşilinin yemyeşile boyadığı Rize’den, güzelim Pazar ilçesinden bu kervana katılmıştı, bu yarışa girmişti; elindekine bakmadan bir yerden başlamıştı. Sanki her şeyin başının besmeleyle başlamak olduğunu kendisi önceden öğrenmişti. Kader onu böyle hazırlıyordu. O Karadeniz’in seçilmişlilerindendi.

1933 Pazar ilçesinin Hisarlı köyünde doğan Mehmet Emin Birinci, o dönemin zulmüne az çok tanık olduktan sonra, ortaokulun son sınıfında, on dört-on beş yaşında bir gençken, kader, onu bu davanın sevdalısı olmaya hazırlıyordu. Akrabalarından gurbetçi olan Remzi Efendi ile Halil Dayı, Bafra’da tanıştıkları dava adamlarından ilk kez duydukları Bediüzzaman ismine hemen ısınmışlardı. Oradan bir küçük kitap da almışlardı. İşte Mehmet Emin Birinci de Bediüzzaman ismini, ilerde baş koyacağı davanın sahibini, 1949’da, henüz on altı yaşlarında kanı kaynayan bir delikanlıyken, ilk kez duyuyordu. Bu, kaderin sunduğu muhteşem baht açıklığının ona alenen görünmesiydi. Hayatının ilk ışığıydı. Delikanlılık duygularının önüne geçen yardım eliydi, Allah’ın bir ihsanıydı.

Kader bir hükmetmeye başlasın, akıllar durur, planlar altüst olur ve engellere rağmen olacak olan mutlaka solurdu. Mehmet Emin Birinci de olgunlaşma yolunda ilk adımlarını atıyordu. Gençlerin davaya sarılması ise bir başka olur.
Toplanan paralarla ısmarlanan risalelere kavuşmuştu Remzi Efendi. O kocaman kitaplar içinde Beşinci Şua’yı görünce Remzi Efendi’nin keyfine diyecek yoktu. Bu sevinç, bu heyecan ve bu coşku delikanlı Mehmet Birinci’yi de derinden etkilemişti. Akranları oynarken Mehmet Birinci bu koca adamların yanında risale dinliyordu, taze duygularını doyuruyordu. Akşamları, belki de tam uyuma vaktinde eskimez yazıyla yazılı eserlerden dinlemesi için Hakkı amcasına giderdi. Gündüzleri çalışan Hakkı amcası yorgundu, dinlenmesi gerekirdi, onu doyuracak kadar okuyamıyordu. Baktı böyle olmayacak, duygularının da sabrı tükenmeden Mehmet Birinci, kendi başına hummalı gayretiyle yirmi gün içinde İslam yazısını tutup öğrendi. Gençlik duygularının baskın olduğu bir dönemde Mehmet Emin Birinci’nin bu gayreti, bu heyecanı, bu coşkusu kaderin, Allah’ın ona bir ihsanıydı.

Her dava adamında olduğu gibi ilk anlarda tam anlamıyordu gerçi risaleden okuduklarını. Ama okuduklarında bir cazibe vardı; aslında duyguları çok şeyler anlıyordu. Bütün dava adamları, başka eserlerde olmayan bu aşamalardan geçmişlerdi. Mehmet Birinci o denli okuduklarından hoşlanıyordu ki duyguları “İhlâs Risalesi”ni yeni yazıya çevirip okuldaki arkadaşlarına verme gereğini duymuştu.

Remzi Efendiler, Halil Dayılar, Kadir Ustalar risalelerden aldıkları heyecanla çoklarının dikkatini Pazar ilçesine çevirmişlerdi. Risale-i Nur davasının rüzgârını estirmişlerdi. Onları rahmetle anıyoruz. Bir genç olarak Mehmet Emin Birinci de bu rüzgârın etkisine çok çabuk girdi. Bu hizmet rüzgârı da kaderin her bölgeye, herkese nasip olmayan bir gülümsemesiydi; bir iltifatı, bir nasibi, bir baht açıklığı…

Mehmet Emin Birinci, bir Karadeniz çocuğu olarak, amcası Yusuf Birinci ile motorla Samsun’a varmıştı. O günlerde Mustafa Sungur’un mahkemesi vardı. Bafra’dan, Muammer efendi ile mahkemeye gitmişti. İlk kez bir dava adamının mahkeme huzurunda bütün içtenliğiyle söylediği “Üstadımdır, hocamdır!” sözünü işitiyordu. Bu sözde bir pervasızlık, bir aşk, bir saygı ve bir yiğitlik görmüştü. “Üstadımdır, hocamdır” sözü kulaklarında hep çınlayıp durmuştu. Elinde kelepçe Sungur’un güleç hali, o nuranî çehresi uzun bir süre gözlerinin önünden kaybolmamıştı. Kader ona her şeyi güzel göstermişti. Kader, Külli İrade hükmedince cüzî irade elbette susmak zorundaydı. Mehmet Birinci de susuyordu, Üstadı gibi kadere teslim oluyordu. Mehmet Birinci’ye yollar açılıyordu bir bir belki de iradesi dışında; Risale-i Nur davasına ulaşan yollar…

1952 yılında; İstanbul’da Deniz Astsubay okuluna girmek için girişimde bulundu Mehmet Birinci. Ne çare ki burada da kader hükmünü icra edecekti. Tansiyonunu bahane ederek okula almadılar. “Tevekkeltü alellah” dedi hakkındaki kaderin hükmünü bilemeden. Bir otelde çalışmaya başladı.

Kendisine karşı derin bir sevgisi olduğu Bediüzzaman’ın mahkemesinin olduğunu ise Hür Adam Gazetesi’nde okudu. Onu bir heyecan tuttu. O saati zor bekledi. Hemen yerini ve saatini öğrendiği mahkemeye erken bir saatte gidip bekledi. Koridor hınca hınç doluydu. Mahkeme salonu herkesi alamazdı. Koridorun başında son derece vakur halde gördüğü Üstadını seyre daldı Mehmet Emin Birinci. Acayip duygular içindeydi. İyi ki mahkeme kapısı kapanınca içeride kalmıştı. Yoksa giremeseydi çok ağırına gidecekti. Kader burada da onu adım adım davanın içine içine çekiyordu.

Görüşmek istiyordu; ama utancından ısrar da edemiyordu. Sanki onu görmeye kendini layık görmüyordu. Bir tevazuuydu Mehmet Birinci’nin, kendini genç yaşta bile bir hiç görüyordu. Bu genç yaşta onun için bir erdemdi bu tutumu.
Akşehir Palas’taydı Üstad, kaç kez gitmişse görüşme nasip olmamıştı. Onu görmek Reşadiye Oteli’nde gerçekleşti. Ona haber verdiklerinde büyük bir heyecana kapılmıştı. Titriyordu; ürkerek ve çekinerek Üstad’ın odasına girdi. Sonunda hayatının sonuna kadar emrinde ram olacağı Üstadının elini büyük bir saygı içinde öptü. Ona nereli olduğunu ve ne yaptığını sorarken heyecandan dili tutulmuştu Mehmet Birinci’nin. Tanıyanlar onun adına cevap verdiler. Üstad’ın “ Seni, hem Zübeyir, hem Bayram, hem Ceylan, hem Hüsnü, hem Tahirî, hem Abdülmuhsin gibi kabul ediyorum. Risale-i Nur’a hizmet eyle!” hitabını işitince, duygularının sanki baştan aşağı yıkandığını hissetti. Bu ne bahtiyarlıktı! Birden o gözde talebelerinin içinde kendini kabul ettiğini bizzat Üstadının ağzından duyması hayatının bir dönüm noktası olmuştu elbette.

Üstadından bu müjdeyi duyduktan sonra artık içinde hizmet aşkı da tutuşmuştu. Oteldeki işini bıraktı. Biriktirdiği birkaç lirası da vardı. “Tevekkeltü alellah” diyerek, Süleymaniye’de, 50 numaralı evdeki dava adamlarıyla birlikte kalmaya başladı. Üstad’ın “Ben dünya yükümü bir elimle kaldırabilirim” sözünü dava arkadaşlarının birinden işitince geçim kaygısı da zihninden silindi. Kader hükmünü icra edecekse, dünyayı öyle inceden inceye düşünmeye de değmezdi. Dava vardı; yarın, ahiret, ebedî hayat vardı.

Tam altı ay bu dava dostlarının yanında kaldı. Hizmete iyice ısındı. Askerlik yoklaması için ilçesi olan Pazar’a geçti. Şikâyetler üzerine ailesini de konu komşularını da sıkıştırmışlardı. Aramalar, tevkifler derken, yurt çapında dava adamlarının başına gelenler onların da başına geldi. Yok yere, yurdun her tarafında zulüm işleniyordu. Bütün bunlar Mehmet Birinci’nin moralini kırıyor muydu? Hayır! Onda çelikten bir irade vardı, tam tersi bu haksızlıklar, bu zulümler davaya olan bağlılığını kat kat artırıyordu.

Doğduğu ilçede ayak sürterken belki de hayatının sonuna kadar hiç unutmadığı bir olay oluyordu. Tarih 1953’ü gösteriyordu. Büyüklerinden “Üstad seni İstanbul’a istiyor, acele et!” diye bir telgraf alıyordu. Birkaç gün önce de öğretmenlik için müracaat etmişti. Amacı gençlere iman hakikatlerini sunmaktı. Düşüncesinde yanılmıştı. Üstadının arzusuna değil de kendi düşüncesine göre hareket etmişti. Hayatının en büyük pişmanlığını yaşadı ama. Oysa dava adamına en çok ihtiyaç duyulan bir dönemde davanın, Üstad’ın, Kaderin emri öncelikliydi. Davaya teslim, kadere teslimdi, Allah’ın emrini yerine getirmekti. Hiçbir hata cezasız kalmazdı. Tokadı çok tez yedi. Derken görev yaptığı esnada bir sebepten ötürü evi basıldı; risaleler ele geçirildi ve nihayet vazifesine son verildi. Mehmet Emin hiç şüphe yok ki bu dersten çok hoşnut kalmıştı. Bu tokat bile kaderin okşamasıydı.

Aynı yılın, yani 1953’ün Nisan’ında yine İstanbul’daydı. Artık hizmetin içindeydi şimdi. Yoğunlaştığı tek şey vardı Mehmet Birinci’nin: Risale-i Nur hizmeti. Onunla yatıyor onunla kalkıyordu. Bütün duyguları Risale-i Nur’la doyuma kavuşmuştu. 1954’de askere gitti. Askerde iken de birkaç risale yazdı. Üstadına gönderdiği Sözler Üstad’ın arkasına yazdığı dua ile yine kendisine geri döndü.

Askerlik bitiminde İstanbul’a gitti. Onun hizmet merkezi orasıydı. Ama o günler, Ankara’da, Üstad’ın gaye-i hayali olan Risale-i Nur’un matbaalarda basılması gündemdeydi. Ankara’daki dava arkadaşlarına destek için Anakara’ya geçmişti. Üstad Tahirî Mutlu ile Ceylan Çalışkan’ı da oraya göndermişti. İl etapta Sözler, Lem’alar, Mektubat basılmıştı.

Ankara’da olduğu sırada Nazilli’de bir olay üzerine gazetelerin aleyhte yazdıklarına cevap olarak bir lahika neşredilmişti. Ankara’da etkili olsun diye matbaada basılan bu lahika sebebiyle savcı, üzerinde imzaları olan Zübeyir, Tahirî, Ceylan, Sungur gibi dava adamlarını tutukladı. İstanbul’da olan Mehmet Emin Birinci ile Türkmenoğlu da getirtilip Ankara Merkez Hapishanesi’nde onlarla birlikte tutuklandılar.

Mehmet Emin Birinci Anakara’da hapishanede iken memlekette annesi “devletin temel nizamlarını dini inançlara uydurmak maksadıyla propaganda yapmak” suçundan yargılanıyordu. Oysa muhtereme annesi itham edilen suçların ne olduğundan bile haberi yoktu.

Hiçbir dava bedelsiz olmaz. Bir bedel ödemeden cennetin kapıları kimseye açılmaz. Anneler de evlatlarının hizmetlerinden paylarını düşeni alacaklardır.

Mehmet Emin Birinci, hizmetin her yerindeydi. Nerede hizmet varsa ve ona ihtiyaç duyuluyorsa bir emirber nefer gibi itirazsız oradaydı. Bir defasında, Isparta’da ziyaret ettiği Üstad, onu Mustafa Ezener’e yardım için Antalya’ya göndermişti. Hutbe-i Şamiye’nin tashihi bittikten sonra tekrar Isparta’ya dönmüştü. Bu görüşmede risalelerin matbaada basılmasını ima ederek “Kardeşim Risale-i Nur’lar küfrün belkemiğini kırmıştır. Artık doğrulamaz” sözünü bizzat Üstadının ağzından duyması, içindeki hizmet aşkını daha da tutuşturmuştu.

Risale-i Nurların basılması Üstad’ın gaye-i hayaliydi. Talebelerinin de gaye-i hayali oldu. Artık Isparta’da, Antalya’da, Ankara’da, İnebolu’da ve İstanbul’da risalelerin basımında Mehmet Birinci etkin roldeydi. Özellikle İstanbul’da Risale-i Nur’un neşrinde aktif olan üç kişiden biriydi.

Zübeyir Gündüzalp’in başlattığı Hizmet Rehberi’nin elimizdeki hale gelişinde Mehmet Emin Birinci’nin emeği büyüktü; hizmete ilişkin pasajların derlenmesinde uğraşan, baştan sona daktilo eden ve Zübeyir büyüğüyle defalarca kontrolden geçiren oydu.

Türkiye’nin, Karadeniz’in, Rize’nin ve davanın yüz akı olan Mehmet Emin Birinci, bu büyük davanın her yerindeydi ama dava adamlarınca bilinen birçok üstün vasıfları ise özetle şunlar:

İbadetteki hassasiyeti zirvedeydi; özellikle namazlarını vaktinde ve tatil-i erkânla kılmasıyla Tahirî ağabeyin bir vekili gibiydi. Onun olduğu yerde namazın biraz sonraya bırakılması acil işler dahi olsa düşünülemezdi.

Bir başka özelliği ki başkasında olmayan bir özellikti. Hanım dava insanlarıyla ilgilenmek üzere Üstad’ın ona izin vermesiydi. Bu açıdan hanımların hizmetleriyle ve hanım yazarlarla çok ilgilenmişti. Hanımların onunla ilgili birçok hatıraları vardır.

Hayatının sonuna kadar dünya hazlarına fazla dalmayan ve hiç evlenmeyen biriydi. Mücerret yaşama onun hayatına uyguladığı bir ilkeydi.

Mehmet Emin Birinci, hayatının sonuna kadar istikametten ayrılmadı. İnancından taviz vermedi. Sahabe hayatına benzer bir hayat yaşadı. Kanaatkârdı. O da her insan gibi ölüm meleği geldiğinde, son nefesinde, hareketsiz bir halde iken namazda kıyamda imiş gibi kaderin bu son emrine hazır oldu. İnanıyoruz ki onu Üstadı, davanın önde gelenleri karşılamıştı. Ruhu şad olsun.

popüler cevapdünya atlası