84. MEKTUPTAN MANEVİ KAZANÇ SIRLARI

Eklenme Tarihi: 05 Mayıs 2015 | Güncelleme Tarihi: 22 Temmuz 2019

Doç. Dr. Kasım YENİGÜN’ün Kastamonu Lahikası Sempozyumu tebliğidir

Özet

Kastamonu Lahikası, Bediüzzaman Said Nursi'nin 1936-43 yılları arasındaki Kastamonu dönemine ait mektuplarını ihtiva eden bir eserdir. Bu lahikalar, Nur talebeleri ile salt bir haberleşme aracından öte bir eğitim-moral ve hayat rehberi özelliğini taşımaktadır. Çalışmada ele alınan 84. Mektup ise muhtevası itibariyle Risale-i Nurun orijinalitesini, talebelerinin eserlere olan bağlılıklarıyla ulaşacakları kazançları ve bu bağlılığın şeklini anlatan özet bir rehber niteliğini taşımaktadır.

Sözü edilen lahika içinde anahtar kelimeler olarak yerleşmiş olan ve Risale-i Nura mahsus orijinal terimleri itibariyle değerlendirilmiş ve bu bunlara atfedilen soruların cevaplarının yine Risale-i Nur içinde aranmasıyla analiz edilmiştir. Çalışmanın tahlilinde, Risale-i Nurun izahının yine Risale-i Nur içinden en iyi şekilde yapılacağı görüşü esas alınmıştır.

Anahtar Kelimeler: Kastamonu Lahikası, 84. Mektup, İman-ı tahkiki.

GİRİŞ

Risale-i Nur, Bediüzzaman Said Nursi tarafından 20. yüzyılda telif edilmiş ve son derece etkileyici bir muhteva ve üsluba sahip orijinal bir eserdir. Risale-i Nur metinlerini okuma ve öğrendiklerini bir hayat tarzı haline getirme düşüncesini taşıyan Talebeler'in, zorlu bir hayat sürmüş olan müellif Bediüzzaman'la olan haberleşme, soru-cevap ve aldıkları tavsiyeleri içine alan Lahikalar da bu külliyatın önemli bir bölümünü teşkil etmektedir. Bediüzzaman'ın dönemin Bakanlar Kurulu Kararıyla 1936-43 yılları arasında mecburi ikamete tabi tutulduğu Kastamonu döneminin mektuplarını kapsayan Kastamonu Lahikası adlı eser gibi diğer lahikalar da incelendiğinde, oldukça orijinal özellikleriyle okuyucusunu şaşırtır. Bir yönüyle en etkin bir sivil toplum hareketi olarak Nur Talebelerinin iletişim dokümanı iken, diğer bir yönüyle de mazlum-masum-mahkum talebelerle Üstadları arasında bir moral-motivasyon-istişare belgesi olarak Lahikaların incelenmesi ve tahlil edilmesi gereken çok yönlerinin olduğu çok açıktır.

Bu cazip yönüyle incelenmeye başlandığında, Kastamonu Lahikasının tüm mektupları gibi 84. mektubunun da ilginç sırları barındırdığı ve buradaki ifadelerin atfedildiği linklerde de bir çok kazancın bulunduğu görülür. Bu çalışmada hedef, bu mektubun tahliliyle içinde geçen orijinal bakış ve yaklaşımların, Risale-i Nurun tümüne yayılmış kaynağını keşfetmeye çalışmak ve böylelikle, Bediüzzaman'ın bu mektupla talebelerine ulaştırmaya çalıştığı önemli kazançlarla bu kazanç için atılması gereken adımın ne olduğunun anlaşılmasıdır.

84. MEKTUP VE TAHLİL ADIMLARI

'Kastamonu'daki kardeşlerimize hitaben yazılan bir hakikattir.

Belki size de fâidesi olur diye gönderdim.'

"Risaletü’n-Nur, kendi sadık ve sebatkâr şakirtlerine kazandırdığı çok büyük kâr ve kazanç ve pek çok kıymettar neticeye mukabil fiyat olarak, o şakirtlerden tam ve hâlis bir sadakat ve dâimî, sarsılmaz bir sebat ister. Evet, Risaletü’n-Nur on beş senede medresede kazanılan kuvvetli iman-ı tahkikîyi on beş haftada ve bazılara on beş günde kazandırdığını, yirmi senede, yirmi bin zât tecrübeleriyle şehadet ederler.

Hem, iştirak-i a’mâl-i uhreviye düsturuyla, herbir şakirdinin, herbir günde binler hâlis lisanlarıyla edilen makbul duaları ve binler ehl-i salâhatin işledikleri a’mâl-i salihanın misil sevaplarını kazandırıp, her bir hakikî sadık ve sebatkâr şakirdlerini amelce binler adam hükmüne getirdiğini... kerametkârâne ve takdirkârâne İmam-ı Ali’nin üç ihbarı ve keramet-i gaybiye-i Gavs‑ı Âzamdaki tahsinkârâne ve teşvikkârâne beşareti ve Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın kuvvetli işaretle o hâlis şakirtler, ehl-i saadet ve ehl-i Cennet olacaklarını müjdesi pek kat’î ispat ederler. Elbette böyle bir kazanç, öyle bir fiyat ister.

Madem hakikat budur, Risale-i Nur dairesinin yakınında bulunan ehl-i ilim ve ehl-i tarikat ve sofî meşrep zâtlar onun cereyanına girmek ve ilim ve tarikattan gelen sermayeleriyle ona kuvvet vermek ve genişlenmesine çalışmak ve şakirtlerini teşvik etmek ve bir buz parçası olan enaniyetini,—tam bir havuzu kazanmak için—o dairedeki âb-ı hayat havuzuna atıp eritmek gerektir ve elzemdir. Yoksa, başka bir çığır açmakla hem o zarar eder, hem bu müstakim ve metin cadde-i Kur’âniyeye bilmeyerek zarar verir, belki zındıkaya bilmeyerek bir nevi yardım olur. ........."        Said Nursi [1].

Metinde Tahlile Esas Alınan İfadeler

Metnin tahlili için esas alınacak ifadeler renklendirilerek numaralandırılmıştır;

"Risaletü’n-Nur, kendi sadık ve sebatkâr şakirtlerine kazandırdığı çok büyük kâr ve kazanç (1) ve pek çok kıymettar neticeye mukabil fiyat olarak, o şakirtlerden tam ve hâlis bir sadakat(2) ve dâimî, sarsılmaz bir sebat ister. Evet, Risaletü’n-Nur on beş senede(3) medresede kazanılan kuvvetli iman-ı tahkikîyi on beş haftada ve bazılara on beş günde kazandırdığını, yirmi senede, yirmi bin zât tecrübeleriyle şehadet ederler.

Hem, iştirak-i a’mâl-i uhreviye(4) düsturuyla, herbir şakirdinin, herbir günde binler hâlis lisanlarıyla edilen makbul duaları ve binler ehl-i salâhatin işledikleri a’mâl-i salihanın misil sevaplarını kazandırıp, her bir hakikî sadık ve sebatkâr şakirdlerini amelce binler adam(5) hükmüne getirdiğini kerametkârâne ve takdirkârâne İmam-ı Ali’nin (6) üç ihbarı ve keramet-i gaybiye-i Gavs‑ı Âzamdaki (7) tahsinkârâne ve teşvikkârâne beşareti ve Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın (8) kuvvetli işaretle o hâlis şakirtler, ehl-i saadet ve ehl-i Cennet(9) olacaklarını müjdesi pek kat’î ispat ederler. Elbette böyle bir kazanç (10), öyle bir fiyat ister.

Madem hakikat budur, Risale-i Nur dairesinin yakınında bulunan ehl-i ilim ve ehl-i tarikat ve sofî meşrep zâtlar onun cereyanına girmek ve ilim ve tarikattan gelen sermayeleriyle ona kuvvet vermek ve genişlenmesine çalışmak ve şakirtlerini teşvik etmek(11) ve bir buz parçası olan enaniyetini,—tam bir havuzu kazanmak için—o dairedeki âb-ı hayat havuzuna atıp eritmek(12) gerektir ve elzemdir. Yoksa, başka bir çığır açmakla hem o zarar eder, hem bu müstakim ve metin cadde-i Kur’âniyeye bilmeyerek zarar verir, belki zındıkaya bilmeyerek bir nevi yardım(13) hesabına geçer" [1].

Tahlilde Cevabı Aranacak Sorular

1) Risale-i Nurun kazandırdığı kar ve kazanç nedir?

2) Buna karşılık bizden ne fiyat (karşılık) istiyor?

3) Risale-i Nur 15 senelik ilmi nasıl kısa zamanda kazandırır?

4) İştirak-i amal (şirket-i maneviye) nedir?

5) Talebe-i ulum şerefi ne demektir?

6) Risale-i Nur hakkında büyük müjdeler ne demektir?

7) Risale-i Nurun halis şakirtlerinin akıbetleri nedir?

8) Risale-i Nur tarikat ve meşreplerin çok mu üstündedir?

9) Hizmette ‘ene’nin rolü nedir?

10) Risale-i Nura rakibane davranış, küfür ve zındıka hesabına mı geçer?

Metinde Numaralandırılan Anahtar Kelimelerde Cevaplarının Aranması

1) "çok büyük kâr ve kazanç" ifadesinin barındırdığı tüm kazançlar, aşağıdaki metinde öz biçimde verilmiştir;

"Risâle-i Nur’un o zahmet çekenlere kazandırdığı (a)îman-ı tahkikî ve îman-ı tahkikî ile (b)hüsn-ü hatime ve (c) şirket-i ma’nevîye ile yüzer adam kadar a’mal-i sâliha o acı zahmeti tatlı bir rahmete çevirdiğinden, bu iki neticenin fiatı, sarsılmaz bir sadakat ve sebatkârlıktır. Onun için, pişman olmak ve vazgeçmek, büyük bir hasârâttır" [2].

Burada geçen "iman-ı tahkiki" konusunu Bediüzzaman, hem imanın sınırlarını ve hem de mertebelerini tarif ettiği bir başka lahikasında şöyle tarif eder:

a) "Îman, yalnız icmalî ve taklidî bir tasdike münhasır değil. Bir çekirdekten, ta hurma ağacına kadar; ve eldeki aynada görünen misalî güneşten, ta deniz yüzündeki aksine, ta güneşe kadar mertebeleri ve inkişafları olduğu gibi; îmanın o derece kesretli hakîkatları var ki, bin bir esmâ-i İlâhîye ve sâir erkân-ı îmaniyenin kâinat hakîkatiyle alâkadar çok hakîkatları var ki: “Bütün ilimlerin ve marifetlerin ve kemâlât-ı insaniyenin en büyüğü îmandır ve îman-ı tahkikiden gelen tafsilli ve bürhanlı marifet-i kudsiyedir” diye ehl-i hakîkat ittifak etmişler.

Evet, îman-ı taklidî, çabuk şüphelere mağlûp olur. Ondan çok kuvvetli ve çok geniş olan îman-ı tahkikîde, pek çok meratib var. O mertebelerden “ilmel-yakîn” mertebesi, çok bürhanlarının kuvvetleriyle, binler şübhelere karşı dayanır. Halbuki taklidî îman bir şüpheye karşı ba’zan mağlûb olur.

Hem îman-ı tahkikînin bir mertebesi de “aynelyakîn” derecesidir ki; pek çok mertebeleri var. Belki, esmâ-i İlâhîye adedince tezahür dereceleri var. Bütün kâinatı bir Kur’ân gibi okuyabilecek derecesine gelir.

Bir mertebesi de “hakkelyakîndir.” Onun da çok mertebeleri var. Böyle îmanlı zatlara şübehat orduları hücum etse, bir halt edemez. Ve İlm-i Kelâmın binler cild kitabları, akla ve mantığa istinâden te’lif edilip, yalnız o mârifet-i îmaniyenin bürhanlı ve akli bir yolunu göstermişler. Ve ehl-i hakîkatın yüzer kitapları keşfe ve zevke istinâden o marifet-i îmaniyeyi daha başka bir cihette izhar etmişler. Fakat Kur’ânın mu’cizekâr cadde-i Kübrâsı, gösterdiği hakâik-i îmaniye ve marifet-i kudsiye, o ulema ve evliyanın pek çok fevkinde bir kuvvet ve yüksekliktedir.

İşte Risâle-i Nur bu cami ve küllî ve yüksek cadde-i saadeti ve mi’rac-ı marifeti tefsir edip, bin senedenberi Kur’ân aleyhine ve İslâmiyet ve insaniyet zararına ve adem âlemleri hesabına tahribatçı küllî cereyanlara karşı, Kur’ân ve îman nâmına mukabele ediyor, müdafaa ediyor. Elbette hadsiz tahşidata ihtiyacı var ki, o hadsiz düşmanlara karşı dayanıp ehl-i îmanın îmanını muhafazasına Kur’ân nuriyle vesile olsun. Hadîs-i Şerifte vardır ki, “Bir adamın seninle îmana gelmesi, sahra dolusu kırmızı koyunlardan daha hayırlıdır.” “Ba’zan bir saat tefekkür, bir sene ibadetten hayırlı olur.” Hattâ Nakşîlerin hafi zikre verdiği büyük ehemmiyet, bu nevi tefekküre yetişmek içindir" [3].

Aynı metindeki imanda mertebe kazandıkça "hüsn-ü hatime" kazancını ise, yine Kastamonu Lahikası içindeki bir başka mektupta şöyle müjdeliyor;

b)"İman-ı tahkikî ilmelyakînden hakkalyakîne yakınlaştıkça daha selb edilmeyeceğine ehl-i keşif ve tahkik hükmetmişler ve demişler ki: “Sekerat vaktinde şeytan vesvesesiyle ancak akla şüpheler verip tereddüde düşürebilir.” Bu nevi iman-ı tahkikî ise yalnız akılda durmuyor. Belki hem kalbe, hem ruha, hem sırra, hem öyle letâife sirayet ediyor, kökleşiyor ki, şeytanın eli o yerlere yetişemiyor. Öylelerin imanı zevalden mahfuz kalıyor” [4].

"Sıkılma! Bunların yazıları çabuk okunmadığından, acelecileri yavaş yavaş okumaya mecbur ettiğinden, Risale-i Nur’un gıda ve taam hükmündeki hakikatlerinden hem akıl, hem kalb, hem ruh, hem nefis, hem his, hisselerini alabilir. Yoksa, yalnız akıl cüz’î bir hisse alır, ötekiler gıdasız kalabilirler.

Risale-i Nur, sair ilimler ve kitaplar gibi okunmamalı. Çünkü ondaki iman-ı tahkikî ilimleri, başka ilimlere ve maariflere benzemez. Akıldan başka çok letâif-i insaniyenin kut ve nurlarıdır" [5].

Risale-i Nurun genelinde görülebilen ve bir metnin izahının bir başka metinde bulunabilmesi hususiyetini aşağıdaki "şirket-i maneviye" ifadesinde de görmek mümkündür. Bu durum aynı zamanda Risale-i Nur metinlerinin birbiriyle olan teyit ve ispat özelliğini de göstermektedir.

c) "Sen Isparta vilâyetindeki kahramanlara benzemek istiyorsan, tam onlar gibi olmalısın. Hapishanede — Allah rahmet eylesin — mühim bir şeyh ve  mürşid ve cazibedar  bir  Nakşî evliyasından bir zât, dört ay mütemadiyen Risale-i Nur’un elli altmış şakirtleri içinde celbkârâne sohbet ettiği halde, yalnız bir tek şakirdi muvakkaten kendine çekebildi. Mütebakisi, o cazibedar şeyhe karşı müstağni kaldılar. Risale-i Nur’un yüksek, kıymettar hizmet-i imaniyesi onlara kâfi olarak kanaat veriyordu.

O şakirtlerin gayet keskin kalb basireti şöyle bir hakikati anlamış ki: Risale-i Nur’la hizmet ise, imanı kurtarıyor; tarikat ve şeyhlik ise, velâyet mertebeleri kazandırıyor. Bir adamın imanını kurtarmak ise, on mü’mini velâyet derecesine çıkarmaktan daha mühim ve daha sevaplıdır. Çünkü iman, saadet-i ebediyeyi kazandırdığı için bir mü’mine, küre-i arz kadar bir saltanat-ı bakiyeyi temin eder. Velâyet ise, mü’minin Cennetini genişlettirir, parlattırır. Bir adamı sultan yapmak, on neferi paşa yapmaktan ne kadar yüksek ise, bir adamın imanını kurtarmak, on adamı velî yapmaktan daha sevaplı bir hizmettir.

İşte bu dakik sırrı, senin Ispartalı kardeşlerin bir kısmının akılları görmese de umumunun keskin kalbleri görmüş ki, benim gibi biçare günahkâr bir adamın arkadaşlığını evliyalara, belki de eğer bulunsaydı müctehidlere dahi tercih ettiler.

Bu hakikata binaen, bu şehre bir kutup, bir gavs-ı âzam gelse, “Seni on günde velâyet derecesine çıkaracağım” dese, sen Risale-i Nur’u bırakıp onun yanına gitsen, Isparta kahramanlarına arkadaş olamazsın" [6].

2)"tam ve hâlis bir sadakat ve daimi sarsılmaz bir sebat" ifadesinde geçen bağlılık vurgusu, eserler de birçok yerlerde ve değişik şekillerde karşımıza çıkar. Örneğin;

a) "Yâ Resulallah, nasıl olur ki Ashab-ı Kehfin köpeği, Senin ashabınla beraber Cennete girsin? O Cennette, ben Cehennemde—revâ mıdır bu? O Kehf Ashabının köpeği, ben senin ashabının... (Mevlana Cami)" [7].

b)         "S - Herşeyden evvel bize lâzım olan nedir?

            C - Doğruluk.

            S - Daha?

            C - Yalan söylememek.

            S - Sonra?

            C - Sıdk, sadakat, ihlâs, sebat, tesanüd.

            S - Neden?

            C – Küfrün mahiyeti yalandır. İmanın mahiyeti sıdktır. Şu burhan kâfi değil midir ki,      hayatımızın bekàsı imanın ve sıdkın ve tesanüdün devamıyladır?" [8].

c) "Biz öyle bir hakikate hayatımızı vakfetmişiz ki, güneşten daha parlak ve Cennet gibi güzel ve saadet-i ebediye gibi şirindir" [9].

3) "on beş senede"  medresede kazanılan kuvvetli iman-ı tahkikînin, Risale-i Nurların on beş haftada ve bazılara on beş günde kazandırması ve bunun çok sayıda şahidinin olması oldukça enteresandır. Aşağıda verilen iki farklı metin, bu konuyu izah etmeleri bakımından orijinaldir:

a) "Nurun iki namzet talebesine Rehberden Leyle-i Kadirde ihtar edilen meseleyi okudum. Âhirinde, “Beş on senede medrese hocalarının tahsil derecelerini, Nur şakirtleri on haftada kazanır” dediğim aynı dakikada kalbe geldi ki:

Eski Said’in, on beş yaşında iken medrese usulünce on beş senede okunan ilmi, on beş haftada okumaya inâyet-i İlâhiye ile muvaffak olması gibi, rahmet-i Rabbâniye ile, Risale-i Nur dahi, ilm-i hakikatte ve imaniyede on beş seneye mukàbil, bu medresesiz zamanda on beş hafta kâfi geldiğini, bu on beş senede belki on beş bin adam kendi tecrübeleriyle tasdik ediyorlar" [10].

b)"Meselâ, her zînazar, gözüyle, yerden tâ Neptün seyyaresine kadar bir saniyede çıkar. Her zîilim, aklıyla kozmoğrafya kanunlarına binip yıldızların tâ arkasına bir dakikada gider. Her zîiman, namazın ef’al ve erkânına fikrini bindirip, bir nevi Miracla kâinatı arkasına atıp huzura kadar gider. Her zîkalb ve kâmil velî, seyr ü sülûk ile, Arştan ve daire-i esmâ ve sıfâttan kırk günde geçebilir. Hattâ, Şeyh-i Geylânî, İmam‑ı Rabbânî gibi bazı zatların ihbarat-ı sadıkaları ile, bir dakikada Arşa kadar urûc-u ruhanîleri oluyor. Hem ecsâm-ı nuranî olan melâikelerin Arştan ferşe, ferşten Arşa kısa bir zamanda gitmeleri ve gelmeleri vardır. Hem ehl-i Cennet, mahşerden Cennet bağlarına kısa bir zamanda urûc ediyorlar" [11].

4) "iştirak-i a’mâl-i uhreviye" ifadesiyle sözü edilen uhrevi amellerdeki ortaklık konusu, hem izahı ve hem de kazancı itibariyle Risale-i Nurun birçok yerinde detaylandırılmıştır;

a) "Risale-i Nur şakirtlerinin iştirâk-i a’mâl-i uhreviye düstur-u esasiyeleri sırrınca, herbirisinin kazandığı miktar, herbir kardeşlerine aynı miktar defter-i a’mâline geçmesi, o düsturun ve rahmet-i İlâhiyenin muktezası olmak haysiyetiyle, Risale-i Nur dairesine sıdk ve ihlâsla girenlerin kazançları pek azîm ve küllîdir. Herbiri, binler hisse alır. İnşaallah, emval-i dünyeviyenin iştirâki gibi inkısam ve tecezzî etmeden, her birisine, aynı amel defterine geçmesi, bir adamın getirdiği bir lâmba, binler âyinelerin herbirisine aynı lâmba inkısam etmeden girmesi gibidir"[12].

b) “ 'Bu kadar günahlara karşı insanın hususî ibadeti ve takvâsı nasıl mukabele edebilir?' diye meyusâne düşündüm.

Hayat-ı içtimaiyedeki Risale-i Nur talebelerinin vaziyetlerini tahattur ettim. Risale-i Nur şakirtleri hakkında necatlarına ve ehl-i saadet olduklarına dair kuvvetli işaret-i Kur’âniyeyi ve beşaret-i Aleviyeyi ve Gavsiyeyi düşündüm. Kalben dedim ki: “Herbiri bin yerden gelen günahlara karşı bir dille nasıl mukabele eder, galebe eder, necat bulur?” diye mütehayyir kaldım. Bu tahayyürüme mukabil ihtar edildi ki:

Risale-i Nur’un hakikî ve sadık şakirtlerinin mâbeynlerindeki düstur-u esasiye olan iştirak-i a’mâl-i uhreviye kanunuyla ve samimî ve hâlis tesanüd sırrıyla her bir hâlis, hakikî şakirt, bir dille değil, belki kardeşleri adedince dillerle ibadet edip istiğfar eder. Bin taraftan hücum eden günahlara, binler dille mukabele eder. Bazı melâikenin kırk bin dille zikrettikleri gibi, hâlis, hakikî, müttakî bir şakirt dahi kırk bin kardeşinin dilleriyle ibadet eder, necata müstehak ve inşallah ehl-i saadet olur.

Risale-i Nur dairesinde sadakat ve hizmet ve takvâ ve içtinab-ı kebâir derecesiyle o ulvî ve küllî ubudiyete sahip olur. Elbette, bu büyük kazancı kaçırmamak için, takvâda, ihlâsta, sadakatte çalışmak gerektir"[13].

c) "Fâtır-ı Hakîm nasıl ki unsur-u havayı kelimelerin berk gibi intişarlarına ve tekessürlerine bir mezraa ve bir vasıta yapmış. Ve radyo vasıtasıyla bir minarede okunan ezan-ı Muhammedî (a.s.m.) umum yerlerde ve umum insanlara aynı anda yetiştirmek gibi; öyle de, okunan bir Fâtiha dahi, meselâ umum ehl-i iman emvâtına aynı anda yetiştirmek için hadsiz kudret ve nihayetsiz hikmetiyle mânevî âlemde, mânevî havada çok mânevî elektrikleri, mânevî radyoları sermiş, serpmiş, fıtrî telsiz telefonlarda istihdam ediyor, çalıştırıyor. Hem nasıl ki bir lâmba yansa, mukàbilindeki binler âyineye, herbirine tam bir lâmba girer. Aynen öyle de, bir Yâsin-i Şerif okunsa, milyonlar ruhlara hediye edilse, her birine tam bir Yâsin-i Şerif düşer" [14].

Bu arada, Risale-i Nur talebelerinin kazançları arasında sözü edilen "Talebe-i Ulum Şerefi" hakında da şu ifadelere göz atmakta fayda vardır;

"Cenâb-ı Erhamürrâhimîne hadsiz şükür olsun ki; bu acip zamanda ve garip yerde, talebe-i ulûmun kıymetli şerefini ve ehemmiyetli hizmetlerini kazanmayı sizler vasıtasıyla bizlere de müyesser eyledi.

Ehl-i keşf-i kuburun müşahedesiyle, müteaddit vâkıatla, tahsil-i ulûm ânında vefat eden bazı müştak ve ciddî bir talebe-i ulûm, şehidler gibi kendini hayatta ve kendi dersiyle meşgul görüyor. Hattâ meşhur bir ehl-i keşf-i’l-kubur, vefat eden ve ilm-i sarf ve nahvi okuyan bir talebenin kabrinde Münker, Nekir’e nasıl cevap verecek diye murakabe etmiş. Ve müşahede edip işitmiş ki, melek-i suâl, ondan sordu. “Men Rabbûke? Senin Rabbin kimdir?” dediği zaman, o nahv dersiyle iştigal ederken vefat eden talebe, o meleğin cevabında demiş: “Men mübtedâdır, Rabbûke onun haberidir.” Nahiv ilmince cevap vermiş, kendini medresede zannetmiş.

İşte bu vâkıaya muvafık olarak, ben merhum Hâfız Ali’yi aynen hayattaki gibi Risale-i Nur’la meşgul olarak en yüksek bir ilimde çalışan bir talebe-i ulûm vaziyetinde ve tam şehidler mertebesinde ve tarz-ı hayatlarında biliyorum ve o kanaatle ona ve onun gibi Mehmed Zühdü’ye ve Hâfız Mehmed’e bazı dualarımda derim: “Yâ Rabbî! Bunları kıyamete kadar Risale-i Nur kisvesinde hakaik-i imaniye ve esrar-ı Kur’âniye ile kemâl-i ferah ve sevinçle meşgul eyle. Âmin. İnşaallah”[15].

5)"Binler adam" ifadesi ise, iman mesleğinde kazanılan kuvveti ve asayişi teminde gösterilen tesiri ifade etmektedir ki bu konuda aşağıdaki metinler bu mevzuya ışık tutmaktadır;

a) "Eğer korkunuz mesleğimden ve Kur’ân’a ait dellâllığımdan ve kuvve-i mâneviye-i imaniyeden ise, elli bin nefer değil, yanlışsınız, meslek itibarıyla elli milyon kuvvetindeyim, haberiniz olsun!"[16].

b) "Risale-i Nur’a intisap eden zâtın en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak ve yazdırmaktır ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan veya yazdıran, “Risale-i Nur talebesi” ünvanını alır. Ve o ünvan altında, her yirmi dört saatte benim lisanımla belki yüz defa, bazan daha ziyade hayırlı dualarımda ve mânevî kazançlarımda hissedar olmakla beraber, benim gibi dua eden kıymettar binler kardeşlerin ve Risale-i Nur talebelerinin dualarına ve kazançlarına dahi hissedar olur"[17].

c) "İşte bu sırr-ı şefkat içindir ki, idare ve âsâyişe kat’iyen ilişmediğim gibi, bütün arkadaşlarıma o derece tavsiye etmişim ki, üç vilâyetin insaflı zabıtalarının bir kısmı itiraf etmişler ki, “Bu Nur şakirtleri mânevî bir zabıtadır; idare ve âsâyişi muhafaza ediyorlar” dedikleri ve bu hakikate binler şahit ve yirmi sene hayatıyla tasdikleri ve binler şakirtlerin de zabıtaca hiçbir vukuat kaydetmemeleriyle teyid ettikleri halde, o bîçare adamın ihtilâlci ve insafsız bir komiteci gibi menzilini basmak ve insafsız adamlar ona ihanet etmek ve menzilinde bir şey bulamamakla beraber, yüz cinayeti bulunan bir adam gibi, hattâ gayet kıymettar ve antika ve mu’cizeli Kur’ân’ını ve başındaki levhalarını evrak-ı muzırra gibi toplamak, acaba hangi kanun müsaade eder? Böyle âsâyişe hüsn-ü ahlâk ile hizmet eden dindar binler zâtları, evham yüzünden idare ve âsâyiş aleyhine zorla sevk etmek, hangi maslahat icabıdır?"[18].

6)"İmam-ı Ali’nin üç ihbarı", Nur talebelerine ait müjdelerden bir bölümüdür;

a) "Zamanın ehemmiyetinden, hem bu asrın şeriat-ı Muhammediyeye (a.s.m.) ve şeâir-i Ahmediyeye (a.s.m.) ettiği tahribatın dehşetinden, hem bu âhirzamanın fitnesinden eski zamandan beri bütün ümmet istiâze etmesi cihetinden, hem o fitnelerin savletinden mü’minlerin imanlarını kurtarması noktasından, Risale-i Nur öyle bir ehemmiyet kesb etmiş ki; Kur’ân ona kuvvetli işaretle iltifat etmiş. Ve Hazret-i İmam-ı Ali (r.a.) üç kerametle ona beşaret vermiş. Ve Gavs-ı Âzam (r.a.) kerametkârâne ondan haber verip tercümanını teşci etmiş"[19].

b) "Hazret-i Ali Radıyallahu Anh, Kaside-i Celcelûtiyede iki suretle Risale-i Nur’dan haber verdiği gibi, Âyetü’l-Kübrâ risalesine işareten:

وَبِاْلاٰيَةُ الْكُبْرٰى اَمِنِّى مِنَ الْفَجَتْ der. Bu işarette îma eder ki, Âyetü’l-Kübrâ yüzünden ehemmiyetli bir musibet Risale-i Nur talebelerine gelecek ve “Âyetü’l-Kübrâ hakkı için o فَجَتْ ve ‘musibetten şakirtlerine aman ver” diye niyaz eder, o risaleyi ve menbaını şefaatçi yapar. Evet, Âyetü’l-Kübrâ risalesinin tab’ı bahanesiyle gelen musibet, aynen o remz-i gaybîyi tasdik etti"[20].

7) "keramet-i gaybiye-i Gavs‑ı Âzam'daki beşareti " ise Şualar adlı esere atıfta bulunur;

"Evet, şeddesiz شَرِّ beş yüz (500) eder; مِنْ  doksandır (90). İstikbale bakan çok âyetler, hem bu asrımıza, hem o asırlara işaret etmeleri cihetinde istikbalden haber veren İmam-ı Ali (r.a.) ve Gavs-ı Âzam (k.s.) dahi, aynen hem bu asrımıza, hem o asra bakıp haber vermişler. غَا سِقٍ اِذَا وَقَبَhttp://www.erisale.com/images/blank.gifkelimeleri bu zamana değil, belki غَا سِقٍ  bin yüz altmış bir (1161) ve اِذَا وَقَبَ sekiz yüz on (810) ederek, o zamanlarda ehemmiyetli maddî mânevî şerlere işaret eder. Eğer beraber olsa, milâdi bin dokuz yüz yetmiş bir (1971) olur. O tarihte dehşetli bir şerden haber verir. Yirmi sene sonra, şimdiki tohumların mahsulü ıslah olmazsa, elbette tokatları dehşetli olacak" [21].

8) "Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın kuvvetli işareti" hakkında ise yine Şualar adlı eserinde şu ifadelere rastlamak mümkündür;

"Evet, Eskişehir hapishanesinde dehşetli bir zamanda ve kudsî bir tesellîye çok muhtaç olduğumuz hengâmda, mânevî bir ihtarla, “Risale-i Nur’un makbuliyetine eski evliyalardan şahit getiriyorsun. Halbuki وَلاَيَابِسٍ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍ وَلاَ رَطْبٍ sırrıyla en ziyade bu meselede söz sahibi Kur’ân’dır. Acaba Risale-i Nur’u Kur’ân kabul eder mi? Ona ne nazarla bakıyor?” denildi. O acip sual karşısında bulundum. Ben de Kur’ân’dan istimdat eyledim. Birden, otuz üç âyetin mânâ-yı sarîhinin teferruatı nev’indeki tabakattan mânâ-yı işârî tabakasından ve o mânâ-yı işârî külliyetinde dahil bir ferdi Risale-i Nur olduğunu ve duhûlüne ve medâr-ı imtiyazına birer kuvvetli karine bulunmasını bir saat zarfında hissettim. Ve bir kısmı bir derece izahlı ve bir kısmını mücmelen gördüm. Kanaatime hiçbir şek ve şüphe ve vehim ve vesvese kalmadı. Ve ben de ehl-i imanın imanını Risale-i Nur ile takviye etmek niyetiyle o kat’î kanaatimi yazdım ve has kardeşlerime mahrem tutulmak şartıyla verdim. Ve o risalede biz demiyoruz ki, âyâtın mânâ-yı sarîhi budur. Tâ hocalar fîhi nazarun desin. Hem dememişiz ki, mânâ-yı işârînin külliyeti budur. Belki diyoruz ki, mânâ-yı sarîhinin tahtında müteaddit tabakalar var. Bir tabakası da mânâ-yı işârî ve remzîdir. Ve o mânâ-yı işârî de bir küllîdir; her asırda cüz’iyatları var. Ve Risale-i Nur dahi bu asırda o mânâ-yı işârî tabakasının külliyetinde bir ferttir. Ve o ferdin kasten bir medâr-ı nazar olduğuna ve ehemmiyetli bir vazife göreceğine, eskiden beri ulema beyninde bir düstur-u cifrî ve riyazî ile karineler, belki hüccetler gösterilmişken, Kur’ân’ın âyetine veya sarahatine, değil incitmek, belki i’caz ve belâğatine hizmet ediyor. Bu nevi işârât-ı gaybiyeye itiraz edilmez. Ehl-i hakikatin nihayetsiz işârât-ı Kur’âniyeden had ve hesaba gelmeyen istihraçlarını inkâr edemeyen bunu da inkâr etmemeli ve edemez"[22].

9) "Ehl-i saadet ve ehl-i Cennet" ifadesi ile alakalı olarak inceleme yapıldığında ise, Şualar'daki şu ilginç işaret ve müjdeli ifadeler karşımıza çıkar;

"Kur’ân hizmetkârlarından bir taifenin ashab-ı Cennet ve ehl-i saadet olduğunu mânâ-yı işârîsiyle ve tevafuk-u cifrî ile ihbar eder ve bu tarihte Risale-i Nur şakirtleri Kur’ân hesabına fevkalâde hizmetleri ve tenevvürleri ve çok mühim risalelerin te’lifleri ve başlarına gelen şimdiki musibetin, düşmanları tarafından ihzarâtı tezahür ettiğinden, elbette bu tarihe müteveccih ve işârî, tesellikâr bir beşaret-i Kur’âniye en evvel onlara baktığını gösterir…

Bu müjde-i Kur’âniyenin binden bir vechi bize teması, bin hazineden ziyade kıymettardır. Bu müjdenin bir müjdecisi bir sene evvel görülmüş bir rüya-yı sadıkadır. Şöyle ki:

Isparta’da başımıza gelen bu hâdiseden bir ay evvel bir zâta, rüyada ona deniliyor ki, “Resâili’n-Nur şakirtleri imanla kabre girecekler, imansız vefat etmezler.”

Biz o vakit o rüyaya çok sevindik. Demek o müjde, bu müjde-i Kur’âniyenin bir müjdecisi imiş" [23].

10) Metinde sözü edilen "böyle bir kazanç" Şualar da şu şekilde taçlanır;

"Bu yeni medrese-i Yusufiyedeki Risale-i Nur’un yeni talebelerine deriz: Kuvvetli hüccetlerle, hattâ ehl-i vukufu da teslime mecbur eden işârât-ı Kur’âniye ile “Nurun sadık şakirtleri imanla kabre girecekler. Hem şirket-i mâneviye-i Nuriyenin feyziyle, her bir şakirt derecesine göre umum kardeşlerinin mânevî kazançlarına ve dualarına hissedar olur. Güya âdetâ binler dille istiğfar eder, ibadet eder.” Bu iki faide ve netice, bu acîp zamanda bütün zahmetleri, sıkıntıları hiçe indirir, pek çok ucuz olarak o iki kıymettar kârları sadık müşterilerine verir"[24].

11) "Risale-i Nur dairesinin yakınında bulunan ehl-i ilim ve ehl-i tarikat ve sofî meşrep zâtlar onun cereyanına girmek ve ilim ve tarikattan gelen sermayeleriyle ona kuvvet vermek ve genişlenmesine çalışmak ve şakirtlerini teşvik etmek" olarak ifade edilen Nura bağlanma düsturu için yine Risale-i Nurdan şu metinlere ulamak mümkündür;

a) "Eski zamandan beri ekser yerlerde medrese tâifesi tekkeler taifesine serfürû etmiş, yani inkıyat gösterip onlara velâyet semereleri için müracaat etmişler. Onların dükkânlarında ezvâk-ı imaniyeyi ve envâr-ı hakikati aramışlar. Hattâ medresenin büyük bir âlimi, tekkenin küçük bir velî şeyhinin elini öper, tâbi olurdu. O âb-ı hayat çeşmesini tekkede aramışlar. Halbuki medrese içinde daha kısa bir yol hakikatin envârına gittiğini ve ulûm-u imaniyede daha sâfi ve daha hâlis bir âb-ı hayat çeşmesi bulunduğunu ve amel ve ubudiyet ve tarikattan daha yüksek ve daha tatlı ve daha kuvvetli bir tarik-i velâyet ilimde, hakaik-i imaniyede ve Ehl-i Sünnetin ilm-i kelâmında bulunmasını, Risale-i Nur, Kur’ân‑ı Mu’cizü’l-Beyânın mu’cize-i mâneviyesiyle açmış, göstermiş; meydandadır.

İşte, Risale-i Nur’a herkesten ziyade kemâl-i şevkle taraftarâne ve müftehirâne medrese taifesinden olan ulemaların koşmaları lâzım ve elzem iken, maatteessüf, daha medrese ehlinin ekseri, kendi medresesinden çıkan bu âb-ı hayat çeşmesini ve bu kıymettar bâki hazinesini tanımıyor, aramıyor, muhafaza edemiyor. Lillâhilhamd, şimdi tam tamına başladılar. Sözler mecmuası, hem hocaları, hem muallimleri Nurlara çekti"[25].

b) "Gülistan sahibi Şeyh Sa’di-i Şirâzî naklediyor, der: “Ben bir ehl-i kalbi tekkede, seyr-i sülûk ile meşgul iken görmüştüm. Birkaç gün sonra onu talebeler içinde, medresede gördüm. Ne için o feyizli tekkeyi terkedip, bu medreseye geldin, dedim. O da dedi ki: Orada herkes kendi nefsini—eğer muvaffak olursa—kurtarabilir. Burada ise bu âlî-himmet şahıslar kendileriyle beraber çoklarını kurtarmaya çalışıyorlar. Uluvv-ü cenâb, uluvv-ü himmet bunlardadır. Fazîlet ve himmet bunlardadır. Onun için buraya geldim.” Şeyh Sa’dî bu vâkıayı, kısaca hülâsasını Gülistan’ında yazmıştır.

Acaba, talebelerin, نَصَرَ, نَصَرَا, نَصَرُوا, نَصَرَتْ... gibi sarf ve nahvin küçücük meseleleri tekkelerdeki virdlere râcih gelirse, Risâle-i Nur’un: اٰمَنْتُ بِاللهِ وَمَلٰۤئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَبِالْيَوْمِ اْلاٰخِرِhttp://www.erisale.com/images/blank.gif

deki hakaik-ı kudsiye-i imâniyeyi en kat’î ve vâzıh bir sûrette ders verip, en muannid zındıkları ve en mütemerrid feylesofları susturup ders verirken, onu bırakıp, yahut sekteye uğratıp, veyahut kanâat etmeyip, tarikat hevesiyle Risâle-i Nur’dan izin almayarak kapanmış hangâhlara girmek, ne derece yanlış olduğunu ve bizim bu şefkat tokadına ne derece istihkak kesbettiğimizi gösteriyor" [26].

12) "enaniyetini, tam bir havuzu kazanmak için, âb-ı hayat havuzuna atıp eritmek" düsturu ise Nur talebelerinin çok temel bir kuralı olmuştur;

a) "Gaflet ve dünyaperestlikten çıkan dehşetli bir enâniyet bu zamanda hükmediyor. Onun için ehl-i hakikat—hattâ meşrû bir tarzda dahi olsa—enâniyetten, hodfuruşluktan vazgeçmeleri lâzım olduğundan, Risale-i Nur’un hakikî şakirtleri, buz parçası olan enâniyetlerini şahs-ı mânevîde ve havz-ı müşterekte erittiklerinden, inşallah bu fırtınada sarsılmayacaklar.

Evet, münâfıkların ehemmiyetli ve tecrübeli bir plânı, böyle herbiri birer zâbit, birer hâkim hükmündeki eşhası, müşterek bir meselede böyle kaçınmak ve birbirini tenkit etmek asabiyetini veren sıkıntılı yerlerde toplattırır, boğuşturur, mânevî kuvvetlerini dağıttırır. Sonra, kuvvetini kaybedenleri kolayca tokatlar, vurur. Risale-i Nur şâkitleri, hıllet ve uhuvvet ve fena fi’l-ihvan mesleğinde gittiklerinden, inşallah bu tecrübeli ve münâfıkane plânı da akîm bırakacaklar"[27].

b) "Çünkü bu zamanda enaniyet çok ileri gitmiş. Herkes, kameti miktarında bir buz parçası olan enaniyetini eritmeyip bozmuyor, kendini mazur biliyor; ondan nizâ çıkıyor. Ehl-i hak zarar eder; ehl-i dalâlet istifade ediyor"[28].

13) "başka bir çığır açmakla hem o zarar eder, hem bu müstakim ve metin cadde-i Kur’âniyeye bilmeyerek zarar verir, belki zındıkaya bilmeyerek bir nevi yardım olur" ikazı ise, Bediüzzaman'ın tüm bu kazançların önündeki en mühim engeli ve hatta zararı ifade etmektedir;

a) "Şu nefiy zamanında görüyorum ki, hodfuruş ve siyaset bataklığına düşmüş bazı insanlar, bana tarafgirâne, rakibâne bir nazarla bakıyorlar. Güya ben de onlar gibi dünya cereyanlarıyla alâkadarım!

Hey efendiler! Ben imanın cereyanındayım. Karşımda imansızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok. O adamlardan ücret mukàbilinde iş görenler, belki kendilerini bir derece mazur görüyor. Fakat ücretsiz, hamiyet namına bana karşı tarafgirâne, rakibâne vaziyet almak ve ilişmek ve eziyet etmek, gayet fena bir hatadır. Çünkü, sabıkan ispat edildiği gibi, siyaset-i dünya ile hiç alâkadar değilim. Yalnız, bütün vaktimi ve hayatımı hakaik-i imaniye ve Kur’âniyeye hasr ve vakfetmişim. Madem böyledir; bana eziyet verip rakibâne ilişen adam düşünsün ki, o muamelesi zındıka ve imansızlık namına imana ilişmek hükmüne geçer" [29].

b) "Siz ey gizli düşmanlar ve zındıka hesabına adliyeyi şaşırtan ve hükümeti bizimle sebepsiz meşgul eden insafsızlar! Kat’î biliniz ve titreyiniz ki, siz idam-ı ebedî ile ve ebedî haps-i münferitle mahkûm oluyorsunuz. İntikamımız sizden pek çok muzaaf bir surette alınıyor görüyoruz. Hattâ size acıyoruz. Evet, bu şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölüm hakikatinin elbette hayattan ziyade bir istediği var. Ve onun idamından kurtulmak çaresi, insanların her meselesinin fevkinde en büyük ve en ehemmiyetli ve en lüzumlu bir ihtiyac-ı zarurîsi ve kat’îsidir. Acaba, bu çareyi kendine bulan Risale-i Nur şakirtlerini ve o çareyi binler hüccetlerle bulduran Risale-i Nur’u âdi bahanelerle ittiham edenler ne kadar kendileri hakikat ve adalet nazarında müttehem oluyor, divaneler de anlar"[30].

Teşekkür

Bu Lahikaya ait tahlillerin yapılmasına katkısından dolayı Eğitimci M. Ragıp Öncel'e teşekkürlerimi sunarım.

 

KAYNAKLAR

[1] Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, 84. Mektup, S:153, Söz Basım, İstanbul.

[2] Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, 13. Şua, s:415, Söz Basım, İstanbul.

[3] Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, 63. Mektup, S:144, Söz Basım, İstanbul.

[4]Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, S.36, Söz Basım, İstanbul.

[5] Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, S:95, Söz Basım, İstanbul.

[6] Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, S:107, Söz Basım, İstanbul.

[7] Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, 27. Söz, S:657, Söz Basım, İstanbul.

[8] Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, S:113, Söz Basım, İstanbul.

[9] Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, 13. Şua, S:410, Söz Basım, İstanbul.

[10] Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, 14. Şua, S:662, Söz Basım, İstanbul.

[11] Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, 31. Söz, S:776, Söz Basım, İstanbul.

[12] Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, 62. Mektup, S:121, Söz Basım, İstanbul.

[13] Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, 64. Mektup, S:12, Söz Basım, İstanbul.

[14] Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, 1.Şua, S:837, Söz Basım, İstanbul.

[15] Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, 13. Şua, S:429, Söz Basım, İstanbul.

[16] Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, 16. Mektup, S:109, Söz Basım, İstanbul.

[17] Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, 18. Mektup, S:43, Söz Basım, İstanbul.

[18] Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, 14. Şua, S:478, Söz Basım, İstanbul.

[19] Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, 8. Şua, S:910, Söz Basım, İstanbul.

[20] Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, 13. Şua, S:395, Söz Basım, İstanbul.

[21] Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, 11. Şua, S:351, Söz Basım, İstanbul.                              

[22] Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, 15. Şua, S:834, Söz Basım, İstanbul.

[23] Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, 1. Şua, 26. Ayet, S:876, Söz Basım, İstanbul.

[24] Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, 14. Şua, S:608, Söz Basım, İstanbul.

[25] Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, 144. Mektup, S:282, Söz Basım, İstanbul.

[26] Bediüzzaman Said Nursi, Lemalar, 28. Lema, 17. Nükte, S:445, Söz Basım, İstanbul.

[27] Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, 13. Şua, 417-8, Söz Basım, İstanbul.

[28] Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, 120. Mektup, S:242, Söz Basım, İstanbul.

[29]Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, 16. Mektup, S:108, Söz Basım, İstanbul.

[30]Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, 14 Şua, S:474, Söz Basım, İstanbul.

popüler cevapdünya atlası