21. Yüzyılda Ortak Atamız Olarak Hz. İbrahim

Eklenme Tarihi: 24 Mayıs 2017 | Güncelleme Tarihi: 10 Haziran 2019

 

"Kitap'ta İbrahim'i de an.

O, gerçekten, sıddîk/dosdoğru bir peygamberdi”.

Meryem: 41

 

Giriş:

Hz. İbrahim (as) Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâm'ın müştereken kabul ettiği büyük (ulu’l-azm) bir peygamberdir. Bundan dolayı da Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümalar tarafından en büyük ata ve temel referans noktası kabul edilir. Hz. İbrahim'le ilgili Yahudi, Hristiyan ve İslâmî literatürde diğer birçok peygambere nispetle daha geniş malumat bulunmaktadır. Lider kişiliği, ahlakı, cesareti, misafirperverliği, kısacası Kur’an’ın ifadesi ile “dosdoğru bir peygamber” olarak asırlardır hepimize örnek olmaya devam etmektedir. (Dykes, 1877)

Tevrat'a göre İbrahim'in adı önce "ulu ata" manasında Abram iken daha sonra "milletlerin babası" anlamında Abraham'a dönüşmüştür. Arap dilcileri de "İbrâhîm" kelimesinin Arapça olmadığını kabul ederek menşeini araştırmışlar; kelimenin Süryânîce olduğunu ve "eb rahîm" (merhametli baba) anlamına geldiğini belirtmişlerdir. (TDV)

Kur’an’da Hz. İbrahim’in bir mümin ve Hanif olarak yaşadığı uzun hayatı, bizlere örnek olarak takdim edilerek (60/Mümtehine 4-6),  onun hayatında bizlere fayda verecek ibretlerin bulunduğu ifade edilmektedir (2/Bakara: 124). Buna göre İbrahim Nuh'un milletindendir; inananların babası, Allah'ın dostudur. Kendisine göklerin ve yerin melekûtu gösterilmiş, rabbinin emrettiği yere hicret etmiştir. Onun soyuna da peygamberlik ve kitap verilmiştir. Hz. İbrahim son derece ağır başlı ve yu­muşak huylu olup varlığını Allah'a adamış­tı.(9/Tevbe,1;14; 11/Hûd:15) Hz. İbra­him çok misafirperverdir (15/Hicr: 51) sıdki bütün bir peygamberdir. (19/Meryem: 41) Bu sebeple İbrahim'de ve onunla beraber olanlarda müminler için güzel ör­nekler bulunduğu bildirilmiştir (60/Mümtehine 4). Dahası, Allah tarafından birtakım kelimelerle sınanan İbrahim imtihandan başarıyla çıkmış, bu sayede insanlara lider (imam) yapılmıştır (Yolcu, 2011). Bundan hareketle bu çalışmada Hz. İbrahim’in ve temsil ettiği değerlerin 21. Yüzyılda yaşayan bizler için anlamını özetlemeye çalışacağız..

Hz. İbrahim’i Anlamanın Anlamı

Bazı tarih felsefecileri “geçmişi anlamanın, geleceğin sorunlarını çözmede bize yardımcı olabileceğini” ileri sürerler. Ancak, linear ve ilerlemeci tarih anlayışını savunan Pozitivist ve aydınlanmacı tarih anlayışını benimseyenler bu görüşe katılmaz. Tüm insanlığın en büyük tarih bilgesi olarak kabul edilen İbn Haldun ise tarihin bir bilim olduğunu; tarihi anlamanın ve doğru yorumlamanın günümüz ve gelecekle ilgili sorunlarımızı çözmede bizlere yardımcı olabileceğini vurgular. Ona göre tarihin zâhiri (açık anlaşılan) mânasının ötesine geçerek, “tarihin içinde saklanan mânayı incelemek, düşünmek, araştırmak; varlığın (kâinatın) sebep ve illetlerini dikkatle anlamak ve hâdiselerin vuku ve cereyanının sebep ve tertibini inceleyip bilmek” gerekmektedir (İbn Haldun 1990). Bu anlayışın tarihten ve geçmiş milletlerin başına gelenlerden ibret almayı teşvik eden Kur’ani temellerini tahmin etmek zor değildir.

Bugün Hz, İbrahim’in hayatını anlamaya çalışmanın ve hatta onun izinde olmanın anlamı da bu tarih anlayışı ile ilgilidir. Aydınlanmacı filozoflara göre, 21. Yüzyılda ne dinlerin, ne de onların en büyük temsilcilerinin yeri olmamalıydı. 19. Yüzyıldan bu yana ısrarla ve bazen de militanca pozitivist bilim anlayışının tüm sorunlarımızı çözmemiz için yeterli olduğu vurgulandı ve savunuldu.

Bugün Hz. İbrahim’in çadırına misafir olacak; onu yakından tanımaya ve anlamaya çalışacağız. Dahası “semavi dinlerin büyük atası” ve “Allah’ın dostu” olarak bizlere yapabileceği katkıyı birlikte anlamaya çalışacağız.

Aslında sadece bizler değil, Hz. İbrahim’in diğer çocukları olan Musevi ve İseviler de onu anlamaya çalışıyorlar. İbrahimi dinlerin mensupları 21. Yüzyılda “beraber ve barış içerisinde birlikte yaşamanın” sembolü olarak Hz. İbrahim’i görmektedirler. Dahası, onun hayatını ve misyonunu tarihte daha önce örneği görülmemiş bir tarzda yeniden anlamaya gayret etmekte; küreselleşen dünyada onu tekrar “büyük babaları” olarak keşfetmeye çalışmaktadırlar.

Yaklaşık 4000 yıl önce yaşamış bir Peygamberin hayatını anlamaya çalışmanın ebetteki birçok sebebi vardır. Birincisi, küreselleşen ve küçülen dünyamızda birbirimize o kadar bağımlı hale geldik ki, birbirimizi farklı ve yeni bir şekilde anlamaya; farklı geleneklere, kültürlere ve tarihlere mensup olsak da “beraber ve birlikte” yaşamaya mecbur olduğumuzu her geçen gün daha iyi anlıyoruz. Sadece Avrupa kıtasında 25 milyon ve ABD de ise yaklaşık 10 milyona yakın Müslüman’ın yaşaması bunun en iyi örneğidir.

İkincisi, İbrahim’in çocuklarının sayısının (Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman) dünya nüfusunun yarısından daha çok olmasıdır. Bunun anlamı, Hz. İbrahim’in çocuklarının huzur ve barış içerisinde yaşaması hem kendileri, hem de dünya barışı için elzemdir.

Budan dolayı kutsal metinlerimizi tüm yaşadığımız tecrübelerin ışığında bir kez daha okumak; atalarımızın kendi dönemlerinde yaptığı gibi, bizler de kendi bulunduğumuz durum ve şartları esas alarak bu metinleri yeniden anlamak ve anlamlandırmak durumundayız. Kendi geleneklerimizden bir kopuşa gitmek zorunda olmadığız gibi, geleneğin bizi esir etmesine de izin vermemeliyiz. Birbirimizi anlama; farklılıklarımızı ve ortak noktalarımızı tespit etme ve beraber yaşamanın reçetesini beraberce bulma göreviyle karşı karşıyayız. Bir adım daha atarak bu anlayışı eğitim müfredat ve programlarına yansıtarak, birbirini daha iyi tanıyan ve aynı aileden olduklarını bilen nesiller yetiştirmek durumundayız. Bugün başta AB üyesi ülkeler olmak üzere birçok ülkede eğitim müfredatları gözden geçirilmekte ve din eğitimi öne çıkmaktadır.

Bildiğiniz gibi, aynı sınıftan, aynı okuldan, aynı köy ve şehirden olmak; aynı takımı tutmak insanlar arasında psikolojik olarak bir bağ oluşur. İnsanların içinde bulundukları grup üyelerine karşı dostâne bir bağ ve özel bir ilişki geliştirdikleri de inkâr edilemez. Başka bir ifade ile köyleri, şehirleri, memleketleri, okulları ve öğretmenleri aynı ve ortak olan insanlar sevimli bir kardeşlik ve dostâne bir arkadaşlık hissederler. Aynı şekilde, Hz. İbrahim bizler için böyle ortak bir değer oluşturmaktadır. Birbirimize “öteki” veya “yabancı” olarak değil de, aynı ailenin bireyleri olarak bakmanın huzurunu yaşayabiliriz. Yunus Emre’nin yetmiş iki milleti bir görme anlayışı bir de bu açıdan değerlendirilmelidir. Bundan hareketle, Hz. İbrahim’in hayatı, mücadelesi, yüksek ahlakı ve bu ahlaki değerleri yaşamadaki kararlılık, ihlas ve içtenliği hepimize örnek teşkil edebilir.

Hayatın Anlamını Arayanlar İçin Örnek

Hz. İbrahim’in hayatının, ahlakının ve temsil ettiği değerlerin bizler için ifade ettiği anlamı daha iyi anlamak için liderlik ve kişisel gelişimle ilgili çalışmları ile tanınan dünyaca ünlü Stephen R. Covey’in çalışmaları iyi bir örnek olabilir. Kişisel, mesleki ve ailevi sorunların çözümünde ilke merkezli bir yaklaşım benimseyen Covey, insan onuruna yaraşır, dürüst, uyumlu, huzurlu ve başarılı bir hayat için edinilmesi gereken alışkanlıklarla ilgili detaylı araştırmalarıyla bilinmektedir. (Covey, 2004)

Covey’e göre, doğru prensipler değişmez bir yapıya sahip olup; zamana, mekâna, kişilere veya olaylara göre değişmez. “Bu temel değerler” adeta içimizdeki bir pusula gibi bize hep doğru yönü ve yolu gösterir. Bu temel değerlerin aslında tüm büyük dinlerde ve ahlak sistemlerinde var olan “dürüstlük, alçakgönüllülük, bağlılık, ölçülü olmak, cesaret, adalet, sabır, çalışkanlık, yalınlık” gibi bazı ilkeler olduğunu da özellikle vurgular. Ona göre bu ilkeler “tıpkı tabiat kanunları gibi vazıhtır; insanlık durumumuzun, insan vicdanının ve insan bilincinin bir parçasıdırlar”. Bundan dolayı, Hz. İbrahim’in sahip olduğu ahlaki değerler tüm semavi dinler için evrensel olduğu gibi, diğer birçok ahlak sistemi için de geçerlidir. Bundan hareketle, öncelikle Kur’an’ın bize sunduğu Hz. İbrahim’in örnek şahsiyetinden hareketle, onun dini tecrübesinin bize sunacağı imkânlardan bir kaçına işaret etmek istiyorum.

Tevhid Temelli Allah İnancı

İbrahim’in daha çocuk yaştaki en belirgin özelliğinin eleştirel düşünen, araştırmacı ve fırtınalı bir ruha sahip olması; ulaştığı sonuçları cesur ve devrimci bir şekilde ifade etmesi olduğu söylenebilir. Bundan dolayı daha genç yaşta ailesinin ve içinde yaşadığı toplumun putperest din anlayışını reddetti. Büyük bir tecessüs ile adım adım tabiat olaylarını izledi; kâinatı bir kitap gibi okuyarak bu âlemin sahibini ve yaratıcısını buldu. Kur’an onun bu arayış sürecini çok canlı bir şekilde bizlere sunmaktadır.

Buna göre Allah, İbrahim’in kâmil ve sarsılmaz bir imana sahip olması içi adeta onu eğitmiş ve öncelikle de ona göklerde ve yerdeki mülk ve melekûta ait delilleri bütün açıklığı ile göstermiştir (6/En’am: 74–75).

Hz. İbrahim yıldızları, ayı ve güneşi, kısaca kâinat kitabını dikkatle inceleyerek “âlemlerin Rabbi” olarak Allah’ı nasıl keşfettiğini ve bütün kalbiyle O’na nasıl bağlandığını etkileyici bir şekilde kendi toplumuna ve tarih boyunca da hepimize göstermiştir.

İçinde bulunduğu toplumsal düzeni tüm boyutları ile eleştiren, araştıran, soran ve sorularına cevap bulmak için tüm gece uyumayan Hz. İbrahim nihayet âlemin sahibini bulmuş ve bütün varlığı ile O’na teslim olmuştu.

Hz. İbrahim’in sorgulayışı ve delil temelli Rabbini arayışı O’nu bulmakla bitmez. Tarih boyunca inan insanlar için bile bazen müphem görünen “haşir” konusunu da anlamak ister. Bu arayış ve sorgulayışının metodik bir şüphe olduğu anlaşılıyor. Zira Hz. İbrahim Allah’a ve onun sonuz kudretine ve ilmini inanmış ve teslim olmuştu. Bununla beraber Hz. İbrahim hep birlikte olduğu; onu duyan, gören, besleyen, hastalandığında ona şifa veren rabbine bir kez daha sordu ve “Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster” dedi. Allah’ın “yoksa inanmıyor musun?" diye sorması üzerine Hz. İbrahim’in verdiği cevap “meyl-i taharri-i hakikat” ile hareket eden herkese düstur olacak niteliktedir: "Elbette inanıyorum; ama kalbimin de tatmin olmasını istiyorum” (2/Bakara: 260).

Kur’an’ın Hz. İbrahim’in şahsında bizlere takdim ettiği bu Allah anlayışı çok önemlidir. Bu anlayış, başta modernitenin bize takdim ettiği karanlık, soğuk, cansız, ruhsuz ve düşman dünya anlayışı olmak üzere, modern insanın yüzleştiği yalnızlık ve yabancılaşma sorunlarını da aşmamızda bizlere yardım edebilir.

Hz. İbrahim’in inandığı ve bizlere takdim ettiği Allah anlayışı hayatımızı anlamlandırmada bizlere yardımcı olabilir, zira bizi yaratan ve bize doğru yolu gösteren; bizi yediren, içiren; hastalandığımız zaman bize şifa veren; bizim canımızı alacak, sonra bizi diriltecek ve hesap günü hatalarımızı bağışlayacağını umduğumuz Varlık’tır. (26/Şuara: 78-83)

Bundan hareketle, Allah’a iman, tıpkı babamız İbrahim’de olduğu gibi, bireyin tüm benliğine, yaşantısına, hal ve hareketlerine nüfuz etmeli; böyle sahih bir iman “insanı insan, belki de insanı sultan” etmelidir. Onun çocukları olarak “kutsalın kaybolduğu veya kaybolmaya yüz tutuğu bir dünyada” imanımızın amel boyutunu yeniden irdeleyebilmeliyiz. Tam da bu bağlamda, Hz. İbrahim’in en önemli bir niteliğine dünyamızın karşı karşıya bulunduğu ciddi bir sorun bağlamında dikkat çekmek istiyorum.

İbrahim’in Cömertliği ve Fakirlik Sorunu:

Hz. İbrahim’in en önemli özelliklerinden birisi diğerkâmlığı ve cömertliğiydi. Tek başına sofraya oturmadığı gibi, kim olursa olsun sofrasını paylaşmaktan çekinmezdi. Bir Mecusi’ye yaptığı ikram, onun cömertliğinin ulaştığı sınır tanımazlığın en iyi örneğidir. Hz. İbrahim’in tarihteki cömertliği kadar diğer bir gerçek ise, dünyamızdaki fakirlik veya ekonomistlerin tabiriyle gelir dağılımımdaki eşitsizlik sorunudur. Fakirlik ve bundan kaynaklanan diğer sorunlar sebebi ile yaşlı dünyamız tarihte ender görülmüş bir nüfus ve göç hareketliliğine sahne olmaktadır. Başta ekonomik ve siyasi nedenler olmak üzere; etnik, eğitim ve diğer birçok nedenlerle insanlar köylerini, kentlerini ve ülkelerini terk ediyorlar.

Bu nedenle zengin-yoksul arasındaki uçurumu doldurmak; dünya barışı için hayati bir öneme haiz olmasına rağmen, mevcut kapitalist felsefe ile bunu gerçekleştirmek mümkün görülmemektedir. Mevcut hâkim anlayış, hayatta kalma­nın tek ilkesi olarak mücadeleyi, savaşmayı, daha çok kârı kabul etmekte;  diğer yandan da “ben tok olayım başkası açlıktan ölsün bana ne diyerek, “sen çalış ben yiyeyim” anlayışını meşrulaştırmakta; insan aklı, bilgisi ve tek­nolojisiyle başta tabiat olmak üzere zayıfa, güçsüze, az geliş­mişe ve gelişmemişe hayat hakkı tanımamaktadır. Zira çağdaş uygarlık ve dünya görüşü, sevgi, ba­rış, kardeşlik, yardımlaşma ve diğergamlığa adeta yabancıdır. Hatta bu değerleri zayıflığın belirtisi olarak görür ve küçüm­ser.

Bir örnek vermek gerekirse: Evrim kuramından ve bu kuramın “yaşamaya en elverişli olanın hayatta kalmasına” ağırlık vermesinden et­kilenen 19. Yüzyıl Alman düşünürlerinden Nietzsche, sev­giyi, diğergâmlığı (altruism) ve fedekârlığı bir zayıflık ve kendini inkâr etme olarak görmüş ve suçlamıştır. Ona göre, vicdan azabı duymaksızın kendi menfaat­leri uğruna sayısız insanı feda etmeye hazır olmak, iyi ve sağlıklı bir soylular sınıfının özel niteliğidir. Hırs ve açgözlülük bunun diğer bir boyutunu meydana getiriyor.

Zira Allah’ın olmadığı, hakkın kuvvette olduğu, kuvvetin Hakta olmadığı, başkasını sömürmenin ve benci­lliğin kabul gör­düğü bir değerler siteminde fakir-zengin arasındaki uçurumu doldurmak mümkün değildir. Klasik ve modern koloniyel sömürge anlayışı bunun tipik örneğidir.

İşte büyük atamız İbrahim’in Allah inancı ve bunu hal ve hareketleri ile tercüme ederek ulaştığı “Allah dostluğu” özellikle de cömertlik ve misafirperverliği bizleri bu bencillikten kurtarabilir. Komşularımıza, etrafımızdaki veya ülkelerimizdeki muhacirlere olduğu kadar, toplumun yoksul kesimlerine karşı daha şefkatli ve merhametli olmada bizlere yol gösterebilir.

İbrahimi Bir Bilge: Bediüzzaman Said Nursi

Tebliğimin bu bölümünde 20. yüzyılda Hz. İbrahim doğru anlayarak hayatını değiştirmiş; önceliklerini İbrahimi ve Kur’ani değerler üzerinde belirlemiş; Kur’an ahlakını ve iman hakikatlerini hal ve hareketleri ile bizlere tefsir ederek İbrahimi değerleri zamanımıza taşımış örnek bir şahsiyetten, Bediüzzaman Said Nursi’den bahsetmek istiyorum. Böylece Hz. İbrahim’in 21. Yüzyılda bizlere neler verebileceğine müşahhas bir örnek de vermiş olacağız.

Üstad Said Nursi, bir “Nebiyy-i Peygamber ve Hakîm-i İlâhî” olarak gördüğü Hz. İbrahimi âdeta bütün boyutları ile anlamış; onu ve onun temsil ettiği Peygamberi anlayışı günümüze taşımış bir İslam âlimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Üstad Nursi, “iman ve Kur’an ahlakı” ekseninde oluşturduğu Risale-i Nur hareketini İbrahimi esaslar üzerine inşa etmiştir.

Said Nursi öncelikle, Kur’an’ın bize takdim ettiği şekliye Hz. İbrahim aşığı bir insan olarak karşımıza çıkmaktadır. Devlet-i Aliyenin gurup ettiği; çağdaşlarının büyük ekseriyetin dünyaya ve dünyalığa; mevki ve makama yöneldiği ve kendisinin ise sürgüne gönderildiği bir dönemde, kalbine Kur’an’dan ilham edilen şu İbrahimi katreler anlamlı olduğu kadar düşündürücüdür: “Batıp gidenleri sevmem”.

Günün sonunda “gurubla gaybûbet etmeye mahkûm” olan şeylere bırakın “perestiş edip bağlanmayı,” aksine batmaya ve yok olmaya mahkûm şeyler için “kalbin alâkasına, fikrin merakına değmiyor. Âmâle merci olamıyor. Arkasında gam ve kederle teessüf etmeye lâyık değildir. Nerede kaldı ki kalb ona kalsın” diyerek bir kenara bırakıyor.

Fenaya ve yokluğa mahkûm hiçbir maksat ve gaye peşinde koşmuyor; yok olmaya mahkûm sahte ilahlara perestiş etmek, onlara sığınma ve onlardan yardım talep etmek bu İbrahimi ruhun işi değil: “fâniyim, fâni olanı istemem; neyleyeyim? Âciz olan, benim pek büyük dertlerime deva bulamaz. Ebedî yaralarıma merhem süremez. Zevalden kendini kurtaramayan nasıl mâbud olur? Diyerek 21. Yüzyılın anlam arayışındaki insanlarına İbrahimi mesajlar takdim ediyor. Bütün enerjisini iman ve Kur’an ekseninde oluşturduğu ebedi bir davaya vakfederek; pozitivist bilim ve materyalist felsefeden gelen tüm putları ve paradigmaları yerle bir ediyor.

Üstadın Nur Risalelerini ilk yazıldığı yıllarda kendisine “Risaletü’n- Nur’un verdiği zevk ve şevk ve iman ve iz’ân” bazı eski kitaplara göre “çok kuvvetli olmasının sebebini” soranlara verdiği cevap konumuz açısından önemlidir. Üstad, öncelikle İslam irfan geleneğine mensup  “eski mübarek zâtların zamanlarında imanın esasatına ve köklerine hücumun” olmadığını ve bundan dolayı da  “erkân-ı iman sarsılmadığını” belirterek; bunun tabii bir sonucu olarak,  o “zatların yazdığı ekseri divanlar ve ulemanın bir kısım risaleleri imanın ve mârifetin neticelerinden ve meyvelerinden ve feyizlerinden” bahsettiği tespitinde bulunur.  

Ancak 19. Yüzyılda etkili olmayan başlayan ve 20. Yüzyılın ilk yarısında tüm semavi dinler için büyük bir meydan okuma oluşturan pozitivist ve materyalist felsefelerin etkisi ile 20. yüzyılda İslami imanın “köklerine ve erkânına şiddetli ve cemaatli bir surette taarruz” olduğunu; farlı bir zaman ve zeminde, dahası İslam Medeniyetinin en parlak devirlerinde telif edilen “divan ve risalelerin çoğu has mü’minlere ve fertlere hitap ettiğini, bundan dolayı da “bu zamanın dehşetli taarruzunu def edemediklerini” belirtir.

“Risaletü’n-Nur ise, Kur’ân’ın bir mânevî mu’cizesi olarak imanın esasatını kurtarıyor ve mevcut imandan istifade cihetine değil,   belki çok deliller ve parlak burhanlarla imanın ispatına ve tahkikine ve muhafazasına ve şübehattan kurtarmasına hizmet ettiğinden,   herkese bu zamanda ekmek gibi,   ilâç gibi lüzumu var olduğunu dikkatle bakanlar hükmediyorlar. O divanlar derler ki: “Velî ol, gör; makamata çık, bak, nurları, feyizleri al.”

Risaletü’n-Nur ise, Hz. İbrahim’in çocuk denecek bir yaşta ve putperest bir toplumun göbeğinde kâinatı bir kitap gibi okuyarak rabbini buluşunu örnek alarak, 20. Yüzyılda yaşayan muhataplarına şöyle hitap eder: “Her kim olursan ol; bak, gör. Yalnız gözünü aç,   hakikati müşahede et,   saadet-i ebediyenin anahtarı olan imanını kurtar”. Bence Risalelerin gücü bu İbrahimi ve Kur’ani metottan kaynaklanmaktadır.(Nursi, Kastamonu Lahikası)

Zamanımızın en büyük ve etkili İslami hareketlerinden biri olarak kabul edilen Risale-i Nur hareketini “sahabe modeli” olarak gördüğü “Haliliye” üzerine inşa eden bu mübarek zatın; tecessüs, tefekkür, tefeyyüz, şefkat ve merhamet temelli meşrebini ise “Hz. İbrahim’in (as) hususî meşrebi olan tefekkür ve şefkat” ilkeleri üzerine inşa etmesi manidardır. (Şualar, 723) Ancak burada ince bir noktaya da işaret etmek gerekir. O da bu şefkati yanlış anlamamaktır.

Şefkat, her şeye hoşgörü ve sessizce yaklaşmak, muhatabın her haline kayıtsız kalmak değildir. Nitekim İbrahim da babası, ailesi, ailesi ve halkına şefkatle muamele etmekle beraber kendini tanrılaştıran ve zulmün sembolü olan Nemrud’a taviz vermemiştir. Üstad Said Nursi’nin hayatında -başta Rus Kumandanı Nikola Nikolayeviç olmak üzere- Nemrudi zihniyeti temsil edenlere karşı İbrahimi izzetli ve vakarlı duruşunun birçok örneği bulunmaktadır. “Şefkatle cihazlanmış şehâmet-i İmaniye” olarak tanımladığı bu anlayışı kendisi bizzat şu şekilde tanımlamaktadır: “tezellül etmemek, haksızlara, zalimlere zillet göstermemek, mazlumları da zelil etmemek, hürriyet-i şer’iyenin esasları olan müstebitlere dalkavukluk etmemek, biçarelere tahakküm ve tekebbür etmemektir.”(Hutbe-i Şamiye)

Üstad “hillet” kavramını İbrahimi bir meslek olarak yeniden tanımlar ve günümüze taşır. “Haliliye Mesleğini” “Hıllet” yani samimi dost olmak ve Allah için dostluğu devam ettirmek ve dostluğun gereği olan “en fedakâr arkadaş, en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak” şeklinde izah ederek; çağımızın en güçlü İslami hareketlerinden birinin farklı dil, kültür ve etnik yapılardan gelen talebeleri arasında çok güçlü bir bağ oluşturur.

Bügün dünya çapındaki Risale-i Nur hareketinin gücünün, Kur’an temelli İbrahimi meslek ve meşrepten geldiğini görüyoruz. Bundan dolayı, Üstad Bediüzzaman, Haliliye mesleğinin olmazsa olmaz temelinin de samimi ihlâs olduğunu, aksi takdirde bu mesleğin devam etmeyeceğini kesin ifadelerle vurgulayarak Nur talebelerinin İhlas Risalesini en az onbeş günde bir okumalarını vasiyet eder.( Lem’alar, İhlas Risalesi)

Allah’ın dostu olan Hz. İbrahim’i kendisine dost edinen, hayatını ve hizmetini onun ekseninde oluşturan bu Allah ve İbrahim dostu zatının son arzusu ilginç ve ibret verici olduğu kadar, etkileyicidir. Her faninin doğduğu topraklara olan özlem duyduğu ve hasretle oraya gömülmeyi vasiyet ettiği malumdur. Bunun edebiyat ve siyaset dünyası başta olmak üzere birçok örnekleri vardır. Ancak Üstad Nursi’nin son arzusu dokuz-on yaşlarında ayrıldığı ve bir daha göremediği köyü Nursa dönmek değil, Allah’ın dostu Hz. İbrahim’e komşuluktur. Tarihçe-i Hayatını, hele hele onun yakın talebelerinin ve onunla son zamanlarında görüşenlerin hatıratını okurken bunu açıkça görüyoruz. Doksan seneye yaklaşan ömrünü hiçbir fani makam ve mevkii hedef edinmeden; her amelinde “Rızay-ı İlahiyi” esas alarak dinine ve milletine hizmet için vakfeden bu azizi zat hayatın son yolculuğuna çıkmaktadır. Bir bahar günü Isparta’dan Urfa’ya doğru yola çıkarken, bu son yolculuğun hedefi Allah’ın dostu ve büyük Peygamber Hz. İbrahim’e komşu olmaktır. Etrafındaki talebelerine “hazırlanan! Urfa’ya gidiyoruz der. Onların taaccübünü görünce de ekler: “İbrahim Aleyhissellamı rüyamda gördüm. Beni Urfa’ya çağırdı”(Şerifoğlu, 2005). Hepimizin ortak atası Hz. İbrahim’in bu davetine icabet ederek Urfa’ya gelir. Onu bir ömür boyu rahat bırakmayan zihniyet ve ruh ve buna alet olanlar onu rahat bırakma niyetinde değiller; Urfa’dan çıkarıp, geldiği yere göndermek isteyenlere verdiği cevap anlamlıdır: “Ben buraya ölmeye geldim”.

Sonuç olarak, bugün insanlığın karşı karşıya bulunduğu siyasi, ekonomik ve ahlaki sorunları çözmede; küreselleşen dünyamızda beraber, birlikte ve barış içerisinde yaşamada büyük atamız İbrahim’in liderliğinin, imanının ve yaşantısının bizlere yardımcı olabileceği açıktır. Yeter ki, bu kadar kavga, savaş ve gözyaşından sonra; bunlardan ve tarihten ders çıkaran evlatlar olarak onun kapısını çalalım. Daha doğrusu cömertlik ve misafirperverliğin sembolü olan Babamız İbrahim’in çadırını ziyaret edelim. Onun kapısının her zaman herkse açık olduğunu, misafirsiz yemek yemediğini, bazen misafir bulmak için 3-4 km yol kat ettiğini bir kez daha hatırlayalım.

Bu çadırdan tekrar çıktığımızda yenilenmiş bir ruh ve bakış açısıyla çıkacağımıza inanıyorum. İşte tam da o zaman birlikte ve beraber yaşamanın manifestosunu yazacak ve yaşama geçirebileceğiz. Böyle bir sorumluluk İbrahim ailesinden geldiğini söyleyen herkesin omuzlarındadır. Belki de insanlığa yapabileceğimiz en büyük armağan veya İbrahim babamızın ifadesiyle “ikrâm”  İbrahim Ailesine mensup kişiler olarak beraber yaşamanın formülünü iman, ihlas, şefkat, cömertlik ve misafirperverlik ekseninde insanlığa takdim etmek olacaktır.

 

Kaynaklar:

Covey, Stephen R. Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı, 24.Basım, (İstanbul: Varlık Yayınları, 2004)

Delaney,  Carol. “Abraham, Isaac, and Some Hidden Assumptions of Our Culture - Abraham's impact on Judaism, Christianity and Islam”,  Humanist,  May, 1999 http://www.findarticles.com/p/articles/mi_m1374/is_3_59/ai_54574811

(erişim 15 Mart 2013).

Dykes, J Oswald Abraham, the friend of God : a study from Old Testament history, London : James Nisbet, 1877. (1981 yılına kadar 8 baskısı yapılmıştır)

İbn Haldun 1990, Mukaddime, ter. Z. Ugan. İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı, 1990.

Nursi, Bediüzzaman Said. Hutbe-i Şamiyye.

Nursi, Bediüzzaman Said. Kastamonu Lahikası.

Nursi, Bediüzzaman Said. Lem’alar,

Şerifoğul, İsmail. Bediüzzaman’ın Urfa Günleri, Şahdamar Yayınları, İstanbul, 2005)

Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. “İbrahim” maddesi.

YOLCU, Yrd. Doç. Dr. Mehmet. Hz. İbrahim’in “Kelimeler” İle Sınanması ve Abdullah B. Abbas’ın Yorumu, e-Şarkiyat İlmi Araştırmalar Dergisi -,Sayı: VI, Kasım 2011 (erişim 15 Mart 2013).

1. Hz. İbrahim ve Dostluk Sempozyumu, Risale Akademi, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 11, s. 3-15, 22-24 Mart 2013 

popüler cevapdünya atlası