11 Eylül'den Önce ve Sonra Amerika'da İslamofobia

Eklenme Tarihi: 24 Ocak 2017 | Güncelleme Tarihi: 11 Şubat 2017

 

Furkan AYDINER

Giriş

11 Eylül’den yaklaşık üç sene önce Amerika’ya gitmiştim. Amerika’da hem Müslümanların faaliyetlerini ve Amerikalıların İslama bakış açılarını üç yıl boyunca hem görmüş,  hem okumuş, hem de tecrübe ile anlamıştım. Amerika’nın İslam’ı özgürce yaşamak dünyanın belki de en iyi beldesi olduğu kanaatine varmıştım. 11 Eylül sabahı yaşananlar bu kanaatimi yerle bir etmişti. Birden kendimin ve ailemin güvenliğinden bile endişe etmeye başlamıştım. 11 Eylül’den bir süre sonra çekilen yabancı bir belgeselde insanlardan şu iki soruya tek kelimeyle cevap vermeleri isteniyordu: İslam deyince aklınıza ne geliyor?” “Terör deyince aklınıza ne geliyor?” Cevaplar tahmin edeceğiniz gibi: Birinci soruya “terör” veya “şiddet”; ikinciye ise, “İslam” veya “Ortadoğu” cevabını veriyordu insanların büyük çoğunluğu. 11 Eylül’den sonra Amerika ve Avrupa’da yapılan kamuoyu araştırmaları da yabancıların zihnindeki İslam imajının belgeseldekinden farklı olmadığını gösteriyor.  Çünkü, 11 Eylül vahşetini işleyenler sadece Dünya Ticaret Kulesini değil, milyonların zihnindeki İslam Kulesini de yerle bir etti. 11 Eylül’den sonra, hem yazılı hem de görsel medyada İslam’ı terörle eş kılan sayısız yorumlar yapıldı. Birçok insanın zihnine İslam ve terör kelimeleri birlikte kazındı.

11 Eylül’e rağmen ABD’de 12 yıl yaşadıktan sonra 11 Eylül mimarının diyarına gittim. İlginçtir, Bin Ladin’in öldürülmesi haberine karşı hemşehrilerinin tepkisini yerinde müşahede imkanı buldum. Bu tebliğimde 11 Eylül önce ve sonrasında ABD’de İslam imajını hem kitabi hem de tecrübi bilgiler ışığında anlatmaya çalışacağım.

11 Eylül Milat Oldu

21.yüzyıl dünya tarihini yazanlar, Amerikan tarihi hakkında, 11 Eylül’den önce–11 Eylül’den sonra diye iki ayrı dönemden söz edeceklerdir. 11 Eylül’den önce hürriyetler ve fırsatlar ülkesi olarak algılanan Amerika, dünyanın süper beyinlerinin ilgi odağıydı. 28 Şubat post-modern darbesinden iki sene sonra Amerika’ya gittiğim için, hürriyetin ve demokrasinin faziletlerini daha iyi idrak ve takdir etmiştim. Hatta çok geçmeden, bir özel radyo kanalında “Hür Dünyadan Haberler” adıyla bir programa katılıp hürriyetin güzelliklerini Türk insanıyla paylaşmaya çalışmıştım. Oysa 11 Eylül, tarihin seyrini değiştirdi. Hürriyetler diyarı, 11 Eylül’den sonra kuşkular, korkular ve kısıtlılıklar diyarına dönüştü. Yusuf İslam gibi terörle uzaktan yakından alakası olmayan birinin havaalanından geri çevrilmesi bu değişimin en bariz göstergesiydi.

11 Eylül’de uçaklar yalnızca Dünya Ticaret Merkezi’ni değil, İslam’ın manevi binalarını da paramparça etmişti. Doğrusu, 11 Eylül’deki insanlık dışı katliamı, Amerika’nın yaptığı zulümlerine bedel, kalbinde hoş görenler, hem ölen masumların hukukunu hem de İslam’a inen darbenin dehşetini idrak etmemişlerdir. Daha da garibi, 11 Eylül cinayetinin birçok insanın hidayetine vesile olduğunu iddia edenler bile var. CNN’de yayınlanan bir habere göre, Bin Ladin bile benzer iddiayı dillendirip 11 Eylül ile İslam’a büyük hizmet ettik demeye getirmişti.

Evet, İslam 11 Eylül’den sonra yükselmeye devam etti. Ancak, bu yükselişin 11 Eylül’den dolayı olduğunu söylemek doğru mudur? 11 Eylül’e rağmen Amerikalı ve Avrupalıların İslam’ı tercih etmesi bir tezat değil miydi? Acaba, 11 Eylül vahşeti mi insanları İslam’a çekti? 11 Eylül olmasaydı İslam bu kadar yükselir miydi? İslam, medya tarafından “teröristlerin dini” olarak lanse edilmesine rağmen, nasıl oluyor da her sene yüz binlerce insan Müslüman oluyor? İslam’ın bu yükselişi nereye kadar devam edecektir? Avrupa ve Amerika günün birinde İslam’ı kabul edecek mi? Bu makalede sözkonusu sorulara da cevap vermeye çalışacağım.

Dindar Amerika’dan Sefih Amerika’ya

28 Şubat Post-modern darbesinden iki sene sonra ABD’ye gitmiştim. Havalanana indiğim günden beri, Amerikan toplumunu ve kültürünü anlamaya çalışıyorum. Zaman geçtikçe suyunu içtiğim, ekmeğini yediğim bu diyarları bir nevi memleketim gibi algılasam da, saat başı çalınan çanlar yabancı bir diyarda olduğumu bana hatırlatıyor. Anadolu’ya olan özlemim çoğu zaman iki toplumu birçok açıdan mukayeseye götürüyordu beni. Daha önceleri sadece kitaplardan ve televizyon ekranlarından tanıdığım bir toplumu şimdi daha yakından tanıma fırsatına kavuşmuştum.

İlk geldiğim sıralarda, aklımda cevabını bekleyen birçok soru vardı: Küresel kapitalizmin kalbi denilebilecek bu ülkede materyalist ideoloji insanlara neler kazandırmış ve onlardan neler alıp götürmüştü? Hıristiyanlık bu materyalist ve sefih medeniyete ne derece direnç gösterebilmişti? İslam bu diyarda kök salabilmiş miydi?... Sorular devam edip gidiyordu. Kimi zaman kiliseleri ziyaret ederek, kimi zaman Barnes&Nobles gibi meşhur kitapevlerine gidip kitaplar okuyarak, kimi zaman insanları gözlemleyerek sorularıma cevaplar aradım. İşte bu bölümde, teoriden ziyade, bireysel gözlem ve deneyimlerime dayanarak Amerikan toplumunu ve bu toplumda İslam’ın yükselişini anlatacağım.

Avrupa’yla kıyaslandığında, Amerikalılar hayli dindar sayılır. Bu dindarlığın tarihi sebepleri var. Avrupa’dan Yeni Dünya’ya göç edenlerin en önemli gerekçelerinden biri, inançlarını daha hür bir zeminde yaşamak arzusuydu. Din ve inanç özgürlüğünün laik anayasalarında çok kuvvetli ifadelerle güvence altına alınması bunun en bariz kanıtıdır.

Ancak Amerikalıların dindarlığı materyalist felsefenin yükselişi ile birlikte büyük bir düşüş yaşar. 20. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, sefahatin öne çıkmasıyla din, bireylerin hayatlarında belirleyici olmaktan çıkar ve dinin öğretileri, hatta yaratıcının varlığı bile önemli ölçüde sorgulanır. Time dergisi 6 Nisan 1966 tarihli sayısında bu değişimi kapak konusu yapar ve şu soruyu sorar: “Tanrı öldü mü?” Nefsin tatminini esas maksat yapan sefahate dayalı kapitalist ideoloji, bireylere bu dünyada cennet vaadinde bulunur. Kitle iletişim araçlarıyla bu ideolojinin esaslarını insanlara telkin ederek tarihte eşine rastlanmayan bir tüketim toplumu yaratır. “Hayat eğlencedir” (life is fun) sözü insanların tişörtlerine yazıldığı gibi, akıllarına ve kalplerine de nakşedilir.

Yeniden Dine ve Maneviyata Dönüş

Amerikan toplumundaki sekülerleşme süreci 20. yüzyılın sonlarına doğru yavaşlayarak yerini maneviyat arayışlarına bıraktı. Amerikan tarihinde dindar kimliğini en çok öne çıkaran bir kişinin iki dönemdir başkan seçilmesinde hiç şüphesiz bu toplumsal değişimin büyük katkısı vardır. Newsweek dergisi ile Beliefnet adlı internet sitesinin ortaklaşa olarak Ağustos 2005’te yaptıkları ankete katılanlardan 18–39 yaşları arasında yer alanların yüzde 58’i kendini dindar, yüzde 27’si yalnızca ruhaniyetçi olarak tanımlıyordu. Yaş ilerledikçe kendini dindar olarak tanımlayanların daha da arttığı ortaya çıktı. 60 yaşın üzerindekilerin yüzde 74’ü dindarım derken, yalnızca yüzde 15’i ruhaniyetçiyim diyordu.

 

Aşağıdaki ifadelerden hangisi sizi tanımlıyor?

 

Yaş

 

 

18-39

40-59

60+

Toplam

Ruhaniyetçi ancak dindar değil

% 27

% 28

% 15

% 24

Dindar ancak

Ruhaniyetçi değil

% 10

% 8

% 8

% 9

Dindar ve

Ruhaniyetçi

% 48

% 56

% 66

% 55

Dindar değil

Ruhaniyetçi değil

% 11

% 5

% 6

% 8

Bilmiyorum

% 4

% 3

% 5

% 4

Tablo: Amerikalıların Dindarlık Göstergesi

(Kaynak: Newsweek ve Beliefnet anketi, Ağustos 2005)

Aynı anketin bir başka ilginç bulgusu, Amerikalıların hangi dine inandıklarıyla ilgiliydi. Yaşlı olanların yüzde 91’i kendini Hıristiyan olarak tanımlarken, genç nesil için bu oran yüzde 77’ye düşmüş. Hıristiyanlıkta düşüş yaşanırken, başka dinlere inananlar, henüz din arayışında olanlar ve hiçbir dini kabul etmeyenlerin oranında büyük artış olmuş. Bununla birlikte Amerikan toplumu halen çok dindar sayılır. Ankete katılanların tümü içinde ateist veya agnostik olduğunu söyleyenler yüzde 6, dinim belli değil diyenler yüzde 4, organize dinlerden birine mensup olduğunu söyleyenler ise yüzde 90’ı oluşturuyordu. Ankete katılanların üçte ikisi her gün dua ettiğini ifade ediyordu.

 

Hangi dine mensupsunuz?

 

Yaş

 

 

18-39

40-59

60+

Toplam

Toplam Hıristiyanlar

% 77

% 90

% 91

% 85

Evanjelik
Protestanlar

% 28

% 36

% 36

% 33

Diğer Protestanlar

% 23

% 25

% 28

% 25

Roma Katolikleri

% 22

% 22

% 22

% 22

Mormonlar

% 2

% 1

% 1

% 1

Ortodokslar

<1

% 1

<1

<1

Diğer Hıristiyan

Mezhepler

% 2

% 5

% 4

% 4

Başka Dinden

Olanlar

% 7

% 4

% 4

% 5

Ateist/Agnostik/

Dini Olmayan

% 9

% 5

% 3

% 6

Hiçbir Dinde

Karar Kılmayanlar

% 7

% 1

% 2

% 4

Tablo: Amerikalıların Dinlerine Göre Dağılımı

(Kaynak: Newsweek ve Beliefnet anketi, Ağustos 2005)

Sadece üniversite gençliğine uygulanan başka bir anket de ilginç bulgular ortaya çıkarıyor: Nisan 2005’te 112 bin üniversite öğrencisine yapılan ankete katılanların yüzde 79’u Yaratıcı’ya inandığını söylerken, yüzde 69’u dua ettiğini, yüzde 76’sı hayatın manasını ve gayesini araştırdığını ve yüzde 81’i dini aktivitelere sıklıkla veya nadiren katıldığını ifade ediyordu.

Günümüzde Amerika’da dindarlık sadece Hıristiyanlığa olan rağbet olarak görülmemeli. Newsweek anketine göre, Amerikalıların yüzde 80’i birden fazla yolun kendileri için kurtuluş vesilesi olduğunu söylüyor. Amerika’da dindarlığın Türkiye’den çok farklı algılandığını not düşmek lazım. Amerikan Pop kültürünün simgelerinden Madonna’nın bile kendisini dindar olarak tanımlaması, Amerika’da dindarlığın çok farklı algılandığının en bariz örneği. Türkiye’de sadece Cuma namazına gidenler değil, günde beş vakit namaz kılanlar dindar olarak algılanırken, Amerika’da hafta bir kiliseye gidenler en dindar kimseler olarak algılanıyor. Daha da ötesi, dindarlık organize dinlerle bile sınırlı değil. Büyük bir din enflasyonu yaşanıyor dense yanlış olmaz.

11 Eylül’den Sonra Artan Arayışlar

Amerika’da büyük bir maneviyat arayışı yaşanıyor. İnsanlar, Hıristiyanlığı tatmin edici bulmadığı için, başka dinlere yöneliyor. Bu arayışta doğru İslam ile karşı karşıya gelenlerin önemli bir kısmı, aradıklarını bulduklarını söylüyorlar. Bu kitabın giriş bölümünde anlatıldığı gibi, 11 Eylül’den sonra Müslüman olanların sayısı, geçmiş yıllara oranla birkaç kat arttı. Özellikle İspanyol ve Afrika asıllı Amerikalılarda İslam’a büyük bir rağbet oldu. Medya, İslam’da kadınların bir nevi esir olduğunu söylemesine rağmen, birçok Amerikalı kadın İslam’la geçek hürriyeti bulduklarını ifade ediyor. Dört duvar arasına hapsedilip dünyevi birçok lezzetlerden mahrum bırakılan binlerce mahkûm, Müslüman olup Kur’an’ın manevi lezzetler sofrasında huzuru buluyorlar.

Bu misallerle Amerika topyekûn İslam’ı benimsiyor gibi bir mesaj vermek istemiyorum. Aksine, Amerikalıların büyük çoğunluğu, 11 Eylül’den sonra İslam’ı terör dini olarak algılamaya başladı. Pew Research Center’ın Temmuz 2005’teki anketi Amerikalıların İslam konusunda tamamen cahil olduklarını ortaya çıkardı. Ankete katılanların yarısı Müslümanların kutsal kitabının adını ve Yaratıcı’ya Allah dediklerini bilmediklerini ifade etmiştir. Her on kişiden yedisi İslam’ı hiç bilmediğini veya çok az bildiğini söylerken, İslam’ı iyi biliyorum diyenler yüzde beşle sınırlı kalmıştır. Yani Amerikalıların yüzde 95’i İslam’ı bilmediklerini itiraf etmişlerdir. İlginç olan bir başka bulgu ise, İslam’ı iyi biliyorum diyenlerin, İslam’ı çok az biliyorum diyenlere oranla, İslam hakkında daha müspet düşündüklerinin ortaya çıkmasıdır. Örneğin, İslam’ı çok az biliyorum diyenlerin yüzde 24’ü İslam hakkında pozitif düşünceye sahipken, İslam’ı iyi biliyorum diyenlerde bu oran ikiye katlanmıştır.

İslam’ın Önlenemez Yükselişi

Hem Avrupa’da hem de ABD’de, 11 Eylül’den sonra, İslam’a büyük bir yöneliş oldu. Kimi uzmanlara göre İslam’a girenlerin sayısı iki veya üç katına çıktı. Bu konuda bazı gazete ve ajansların haber başlıklarına bakmak yeterli:

11 Eylül’den Önce ve Sonra Binlerce Amerikalı İslam’ı Tercih Etti (New York Times, 22 Ekim 2001)

11 Eylül’den Sonra ABD’de İslam’a Girenlerin Sayısında Büyük Patlama (Middle East Media and Research İnstitute, 16 Kasım 2001)

11 Eylül’den Sonra İslam’a Büyük İlgi Var (The Observer, 1 Eylül 2002)

Hıristiyanlıktan İslam’a Giden Bir İnanç Serüveni (Chicago Tribune, 24 Nisan 2004)

11 Eylül’den Sonra Merak Ettiği İçin İslam’ı Araştıran Çok Sayıda İspanyol Asıllı Amerikalı Müslüman Oldu (San Antonio Express, 25 Ocak 2005)

İspanyol Asıllı Amerikalı Kadınlar İslam’da Kendileri İçin Bir Yer Buluyor (NBC News, 30 Eylül 2005)

Artan Sayıdan İspanyol Asıllı Amerikalı İslam’ı Tercih Ediyor (Christian Science Monitor, 18 Eylül 2006)

11 Eylül’den Sonra İslam Amerika’daki Siyahlar Arasında Hızla Büyüyor (Reuters Haber Ajansı, 25 Şubat 2007)

11 Eylül’ün İslam’ın Yükselişine Etkisi

Yukarıdaki haberlerden hareketle 11 Eylül İslam için iyi oldu diyebilir miyiz? 11 Eylül sonrasında Amerikalıların tepkilerini, yaşadıklarım, gözlemlediklerim ve medyadan takip ettiklerimden anlamaya çalışan biri olarak bu soruya “evet” diye cevap vermenin mümkün olmadığını düşünüyorum. Daha doğrusu, 11 Eylül’ün hemen akabinde, 11 Eylül’ün etkisiyle ilgili kanaatimi soran dostlarıma, İslam’a çok büyük darbe vurulduğunu ve 50 yıllık çalışmayla ancak 11 Eylül öncesine gelinebileceğini ifade etmiştim. Sevinerek söyleyeyim ki, yanılmışım öngörümde. 11 Eylül’den sonra İslam’ın yükselişinde bir duraklama veya gerilemenin aksine, bir sıçrama yaşandı. Bu paradoksal gelişme nasıl gerçekleşmişti? Bu soruya cevap vermeye çalışacağım.

Öncelikle şunu ifade edeyim ki, 11 Eylül cinayetini Müslüman olduğunu iddia eden caniler yaptı diye İslam’ı tercih eden olmadı ve olamaz. Senaryoyu değiştirip kendimize şu soruyu sorduğumuzda 11 Eylül’ün İslam’a etkisini daha iyi anlarız: Hıristiyan dinine mensup olduğunu iddia eden bazı caniler Kocatepe Camii’ne veya Kâbe’ye bir Cuma günü böyle bir saldırı düzenleseydi, hiçbir Müslüman dinini bırakıp Hıristiyan olur muydu?

Elbette hayır! Hatta denilebilir ki, misyonerlerin kandırmasıyla Hıristiyan olan çok az sayıda cahil insanlar bile Hıristiyanlıktan çıkıp eski dinlerine tekrar geri dönerdi. Aynı mantıkla, rahatlıkla diyebiliriz ki, 11 Eylül vahşeti, bir tek kişinin bile Müslüman olmasına vesile olmadı. Aksine, henüz yeni Müslüman olmuş bazılarının dinlerini terk etmesine ve Müslüman olma potansiyeli olan birçok kişinin de düşüncelerini değiştirmesine sebep olmuştur.

ABD’nin en itibarlı araştırma kuruluşlarından biri olan Pew Research Center tarafından yapılan anketlere göre, 11 Eylül’den sonra İslam hakkında müspet düşünenlerin sayısında çok büyük bir düşüş yaşandı.

Aynı araştırma kuruluşu 11 Eylül cinayetinden iki sene sonra Amerikalılara “İslam şiddeti destekleyen bir din mi?” diye sorduğunda, sadece yüzde 41’i “hayır” diye cevapladı. Temmuz 2005’te bile aynı soruya insanların yarısından fazlası “evet” veya “bilmiyorum (nazikçe evet demektir)” diye cevap verdi. Demek ki, Amerikalıların yarısından fazlası 11 Eylül cinayetinden İslam’ı sorumlu tutuyor. İslam’ın şiddet ve terörü beslediğini düşünüyor.

 

 

Evet

Hayır

Bilmiyorum

Temmuz 2003

% 44

% 41

% 15

Temmuz 2005

% 36

% 47

% 17

Tablo: İslam şiddeti destekliyor mu?

(Kaynak: Pew Araştırma Merkezinin Anket Sonuçları, Temmuz 2005)

11 Eylül’e Rağmen ABDde İslam’ın Yükselmesinin Nedenleri

Amerika’daki Müslümanlarla ilgili yapılan bir araştırmaya göre, 1960’larda yılda 20’nin altında camii inşa edilirken, 1980’lerden sonra bu sayı 6-7 kat artmıştır. Günümüzde toplam Müslüman sayısının 5 ile 7 milyon arasında olduğu tahmin ediliyor. Amerika’da, 11 Eylül ile büyük bir darbe yemesine rağmen, İslam’a olan büyük yönelişin dokuz temel nedeni olabilir:

Birincisi, Hıristiyanlıktaki teslis inancı, insanlara akılcı gelmiyor. Aslında Nietzsche iki asır önce “Tanrı öldü!” derken, Hıristiyanlığın baba, oğul ve kutsal ruh üçlemesiyle açıkladığı Tanrı’nın öldüğünü, yani insanların böyle bir Tanrı’yı artık kabul etmeyeceğini söylüyordu. Oysa İslam akla makul gelen tevhidî bir anlayışla Sonsuz Kudret sahibi bir Yaratıcı’dan bahsediyor. Teslisi saçma bulanların tevhid dini olan İslam’ı seçmesi kolay oluyor. Nitekim İslam’ı seçenlerin önemli bir kısmı, Müslüman olmadan önce teslisi bıraktıklarını, sonra doğru İslam’ı öğrendiklerinde kendilerine makul geldiğini söylüyorlar. Kendini, agnostik olarak tanımlayanlar aslında Hıristiyanlıktaki teslis inancını makul görmeyenlerdir. Bunlar bir Yaratıcı’yı mutlak manada inkâr edemiyorlar, ancak teslisi de kabul edemiyorlar. Bu durumda en makul yol, ikisinin ortası olan agnostisizm. Böyleleri sonradan doğru İslam’ı tanıdığında, aradıkları dini bulduklarını söylüyorlar. Amerika’da Unity ve Uniterian Universalist gibi organize kiliseler de, aklen makul gelemeyen teslisi bırakıp kısmen tevhid anlayışına gelmişlerdir.

İkincisi, internet gibi iletişim araçları sayesinde, insanların doğru bilgiye ulaşma imkânına kavuşmasıdır. Bediüzzaman 1911 yılında Şam’da verdiği meşhur hutbesinde, İslam’ın geçmişte dünya dini haline gelmesinin önündeki sekiz engelden söz etmiş ve bunların yavaş yavaş ortadan kalktığını ifade etmişti. Bu engellerden ilk beşi “(1) ecnebilerin cehli (cehaleti) ve (2) o zamanda vahşetleri ve (3) dinlerine taassupları... (4) Papazların, ruhanî reislerin riyasetleri ve tahakkümleri, (5) ecnebilerin körü körüne onları taklit etmeleridir.”

Bilginin hür bir zeminde yayılması ve insanların körü körüne bir dine bağlanmayı bırakıp inançlarını sorgulaması kitle iletişim araçlarının kullanımıyla birlikte büyük bir ivme kazandı. Edward Said’in meşhur Oryantalizm adlı kitabında çok güzel bir şekilde ifade edildiği gibi, 20. yüzyıla kadar Batı’da İslam ile ilgili bilgiler oryantalistlerin çarpık kaynaklarına dayanıyordu. Haçlı Savaşları ile İslam’ı yok etmeye çalışan Hıristiyan liderler, bunu başaramadıklarında, Kur’an’ı kasıtlı olarak yanlış çevirerek takipçilerinin İslam’a girmesine mani olmuşlardı. Robert Kelton, birçok ayetleri kasıtlı olarak tahrif ederek, 1143 yılında ilk defa Kur’an’ı Latinceye çevirmiştir. Asırlarca, Kur’an’ın bu çevirisi İslam’ı öğrenmek isteyen Batılılar için tek kaynak olmuştur. Kur’an’ın bir Müslüman tarafından otantik bir çevirisi ancak 20. yüzyılın başında gerçekleşmiştir. Bugün, neredeyse İslam ile ilgili her konuda birkaç İngilizce kaynağa ulaşmak mümkün. Geçmişte, insanların doğru İslam’ı öğrenme imkânları yok denecek kadar azdı. Oysa günümüzde, başta internet olmak üzere, birçok iletişim kanalıyla İslam’ı öğrenmek mümkündür.

İlginçtir, internet yoluyla din arayışına olan talebi gören kapitalist girişimciler, sadece ticari maksatlı açtıkları sitelerde bütün dinlere yer verip milyonlarca insana ulaşıyor. Örneğin, “beliefnet” sitesi her gün 5 milyon abonesine dini ve manevi içerikli veciz ifadelerin yer aldığı mesajlar gönderiyor. Birçok dine yer veren bu sitenin İslam bölümünde, tartışma odaları ve genel bilgilerden tutun, online imama kadar zengin bir içerik var. Bugüne kadar bu siteyi kullanarak İslam hakkında bilgi elde eden ve sonra da Müslüman olan binlerce kişi var. Bunların çoğunun hikâyeleri bu sitedeki tartışma odalarında yer alıyor. İslam’ı öğrenmek için açılan bir tartışma odasına (learn about İslam) 2001 yılından beri 6000 kişi soru ve yorumlarıyla katılmış. Aynı şekilde, youtube sitesi üzerinde nasıl Müslüman olduğunu başkalarıyla paylaşan birçok insanın video klibi var. Youtube’un kendi kayıtlarına göre, bunların bazılarını yüz binlerce insan izlemiş bir yıl içerisinde.

11 Eylül’den sonra kapitalist yayınevleri ve medya, İslam’la ilgili birçok eser çıkartarak piyasanın talebine cevap verdiler. Gerçi bu eserlerin sadece yüzde 10-15’i tarafsız olarak İslam’ı anlatıyor. Birçoğu, İslam hakkındaki yanlış önyargıları daha da pekiştiriyor. İslam’ın terörü telkin eden bir din olduğunu ve insanlığın barışını tehdit ettiğini iddia ediyor.

Eskiden beri piyasada İslam aleyhinde yazılmış birçok kitap vardı. İslam’ı doğru anlatan eserler ise bir elin parmaklarını geçmiyordu. Oysa 11 Eylül’den sonra, İslam’ı tarafsız bir gözle anlatan onlarca kitap ve belgesel yayınlandı. Örneğin, Penguin Yayınları’nın çıkardığı Kur’an mealinin satışı 15 kat arttı. Kur’an mealleri ABD ve Amerika’da “en çok satanlar” listesine girdi. ABD’nin en çok izlenen ve en etkin televizyon kanalı PBS, İslam’ı “İman İmparatorluğu (Empire of Faith)” ve Peygamberimizi (a.s.m.) de “Bir Peygamber’in Mirası (The Legacy of A Prophet)”  isimli tarafsız belgesel filmlerle anlattı. Birkaç televizyon kanalının daha çevirdiği bu tarz belgeseller, video ve dvd formatında piyasada satılarak, milyonlarca insanı İslam hakkında aydınlattı.

Üçüncüsü, Amerika’da insanların dine yönelişleri ve gittikçe artan sayıda kişinin İslam’ı tercih etmeleri kapitalist sistemin başarısındandır. Evet, yanlış okumadınız! İnsanlar, materyalist ideolojinin “yalancı cennet” vaadinin gerçek olmadığını deneyimleriyle anladıklarında, tekrar maneviyat arayışına koyuluyorlar. Bu anlamda Türkiye ile Amerika’da yaşananlar arasında garip bir benzerlik var. Amerika’da insanlar materyalist hayat tarzının huzur getirmediğini anlayıp maneviyata yönelirken, Türkiye’de bir kısım insanlar maneviyatlarını bırakıp Amerikan yaşam tarzına ulaşmaya çalışıyor. Garip bir çelişki! Nitekim Türkiye’den Avrupa’ya göçenlerin, ilk olarak Batılı yaşam tarzına özenmeleri, umdukları saadeti bulamayınca da İslam’a geri dönüp dinlerine sımsıkı sarılmaları bunun bir delilidir. Kısacası, küresel ölçekte her dinden insanı tesiri altına alan kapitalist ideolojinin başarısı, onun sonunu getirecektir. İnsanlar, maddi refahın tatmin edici olmadığını anlayıp manevi bir arayışa yönelecektir. Amerika’da 1980 sonrasında görünen maneviyat arayışları bunun en somut işaretidir.

Dördüncüsü, İslam ile hakiki bilim arasında bir çelişkinin olmamasıdır. İslam, bilimsel çalışmayı teşvik ederek bu alandaki çalışmaları kâinat kitabını anlayıp, marifetullahta mertebe kazanmada vesile olarak görürken, Hıristiyanlık asırlarca bilimin önünde bir engel olarak durmuştu. Batı’da ve Amerika’da din ve bilim uyuşmuyor diyenler, aslında dinden Hıristiyanlığı kastediyorlar. İlginçtir, çeviri bilgilerle bu tartışmayı Türkiye’ye taşıyan seküler aydınlarımız haksız olarak İslam’ı da bilim önünde bir engel olarak görüyorlar. Oysa Hz. Peygamber’e inen ilk ayetin “oku” olması ve Kur’an’da defalarca insanın düşünmeye ve araştırmaya teşvik edilmesi İslam’ın bilime nasıl baktığını çok net olarak ortaya koyuyor.

Diğer yandan günümüzde yayınlanan Hıristiyanlık kitaplarında dahi yer alan kâinatın ömrünün sadece altı bin yıl olması ve benzeri kabullenilmesi güç bilgiler, insanların din-bilim çatışmasının var olduğunu zannetmelerine neden oluyorlar. Cevapsız kalan sorularla veya tatmin edici olmayan cevaplarla karşı karşıya insanlar, sorularına aradıkları makul cevapları verdiği için İslam’ı tercih ediyorlar. Gerçi, Bediüzzaman Hutbe-i Şamiye’de açıkladığı gibi, Müslümanlar da bir kısım hadis ve ayetleri yanlış yorumlayarak dinle hakiki bilimin uyuşmadığı izlenimi vermişlerdir. Ancak, sonradan bu yorumların düzeltilmesiyle, gerçek bilim ile İslam arasında çelişkinin olmadığı ve olamayacağı anlaşılmıştır.

Beşincisi, Hıristiyanlıkla İslam arasında birçok ortak noktanın olmasıdır. Başka bir deyişle, İslam aslında tamamıyla yeni bir din değildir. Diğer İlahi dinlerin getirdiği temel esasları teyit eden ve zamanın geçmesiyle tahrip olan kısımlarını tashih eden bir dindir. Bu nedenle, Hıristiyan birinin Müslüman olması belki de, mutlak anlamda, din değiştirme değil, ancak dinini tashih etmek olarak görülmeli. Tevrat’ın İngilizce nüshalarına “Old Testament (Eski Ahit)”, İncil’e ise “New Testament (Yeni Ahit)” deniyor. Bu isimlere atfen Reşat Halife’nin çevirdiği İngilizce Kur’an mealinin “Final Testament (Son Ahit)” olarak basılması manidardır.

Altıncısı, önyargıdan, tembellikten veya meşguliyetten dolayı, içinde yaşadığı gayr-i müslim toplum içinde bir nevi münzevi gibi yaşayan Müslümanlar, 11 Eylül’den sonra topluma açılıp kendilerini ve dinlerini anlatma ihtiyacı hissettiler. 11 Eylül öncesinde gayr-i müslimlere karşı katı tutum takınanlar, tavırlarını yumuşatıp diyalog arayışına girdiler. Her tarafta gayr-i müslimlere yönelik birçok etkinlikler düzenlendi. Camilerin kapıları herkese açıldı. Müslümanlar, İslam’ın barış ve hoşgörü dini olduğunu yerel halka hem halleriyle hem de sözleriyle anlatmak için uğraştılar. Bu faaliyetlerin meyvesi olarak birçok insan İslam’ı tanıdı ve kendine bir hayat yolu olarak seçti.

Yedincisi, 11 Eylül vahşetini akıllarına sığdıramayanlar, İslam’ın nasıl böyle bir şeye cevaz verdiğini merak ettiler. Müslüman olmak için değil, İslam’ın ne kadar cani bir din olduğunu öğrenmek için araştırmalar yaptılar. Hiç unutmuyorum, 11 Eylül’den birkaç hafta sonra, bir üniversite hocasıyla konuşuyordum. Şöyle demişti bana: “Uçak kaçırıp Dünya Ticaret Merkezi’ne saldıran teröristlere bu vahşeti İslam’ın telkin ettiğini medya söylüyor. Çok merak ettim. İslam’ın kutsal kitabı Kur’an’ı alıp okudum. Hayret ettim. Her bir surenin başında Allah kendini Rahman ve Rahim olarak tanıtıyor. Doğrusu, merakımı gidermek için Kur’an’ı okumaya karar vermiştim. Aksine, şimdi daha çok merak ediyorum; Kur’an’ı okuyan birinin nasıl böyle bir canavarlığı yapacağını anlayamıyorum.”

Bu dostum gibi, birçok Amerikalı 11 Eylül’den sonra, İslam’ın nasıl bir din olduğunu merak edip internet, kitaplar ve Müslümanlardan bilgi edinmeye çalıştılar. Bu arayış sürecinde, doğru kaynaklara ve İslam’ı doğru temsil edenlere denk gelenlerden önyargısını aşanlar Müslüman oldular.

Sekizincisi, ABD yakın tarihinde zencilere ve Japonlara yapılan haksız muameleleri unutmayan insaflı bazı aydınlar, 11 Eylül’den sonra, Müslümanlara karşı aynı hataların tekrar edilmemesi için azami gayret gösterdiler. Hem medya yoluyla hem de Müslümanlara bizzat ulaşarak, birkaç caninin yüzünden herkesin sorumlu tutulamayacağını ifade ettiler. Kiliselerine Müslüman konuşmacılar davet edip İslam hakkında bilgisiz olan halkı aydınlatmaya vesile oldular.

Kısacası, geçmişte zencilerin ve Japonların haklarını kazanmak için yaptığı çetin mücadeleden günümüz Müslümanları da istifade ettiler. Denilebilir ki, eğer onların mücadelesi olmasaydı, 11 Eylül’den sonra ABD’de bir tek Müslüman’ın bile yaşamasına müsaade edilmezdi. Oysa tarihî hatalarından ders alan çoğu Amerikalı, 11 Eylül’den sonra, umumiyetle Müslümanların haklarını koruyup onların yanlarında yer aldılar.

Dokuzuncusu, Afrika asıllı Amerikalılar ve İspanyol asıllı Amerikalılar arasında 11 Eylül sonrasında İslam’ın yükselişi, onların devlete ve medyaya itimat etmemelerinden kaynaklanıyor. Önyargı ve ayrımcılığın kurbanı olan bu kesim, Müslümanları, tarihi düşmanları olan beyaz Avrupalıların yeni kurbanı olarak gördüklerinden, İslam’a sempatiyle bakıyorlar. Mağdur gördükleri Müslümanların yanında yer alıyorlar. Her sene on binlercesi doğru İslam’ı öğrendiklerinde Müslüman oluyorlar. Hıristiyanların çıkardıkları bir gazetenin haberine göre, İspanyol asıllı Amerikalılardan, 11 Eylül sonrasında İslam’ı seçenlerin sayısı yüzde 30 artarak iki yüz bine ulaştı.

İki milyonun üzerindeki mensubuyla İslam, siyahlar arasında da inanılmaz bir hızla büyümeye devam ediyor. Siyahların İslam’ı tercihlerinin iki önemli nedeni daha var. Birincisi, tarihlerini öğrenen birçokları için İslam’a dönmek atalarının dinine dönmektir. Nitekim tarihi araştırmalar, köle olarak getirilen Afrikalıların büyük çoğunluğunun Müslüman olduğunu ve zorla Hıristiyan yapıldığını gösteriyor. İkincisi, kanun önünde eşit haklara sahip olmalarına rağmen, kendilerine karşı yapılan ikinci sınıf insan muamelesine karşılık, İslam’ın herkese birinci sınıf insan muamelesi yaptığını öğrenen siyahlar, fıtri olarak kendilerini İslam’a yakın görüyorlar.

Kısacası, İslam, 11 Eylül öncesinde dünyanın en hızlı büyüyen dini unvanını almıştı. 11 Eylül İslam’ın yükselişine büyük bir darbe vurdu. Doğrusu, İslam’ın yükselişine mani olmak için 11 Eylül vahşetinden daha etkin bir şey olamazdı. Ancak, beklenilen aksine, yukarıda sayılan sebeblerden dolayı, 11 Eylül’e rağmen İslam’ın yükselişi devam etti.

Kilisede İslam ve Terör Üzerine

Doğrusu ABD’ye ilk gittiğimde kiliselere karşı ön yargım vardı. Müslüman biri olarak oraya gidince sanki dindem çıkacakmışım gibi bir düşünceyi taşıyordum bilinçaltında. İki sene sürmüştü bu önyargımı kırıp ilk kilise ziyaretimi yapmak. Özellikle 11 Eylül sonrasında kiliseleri ziyaretim daha da arttı. Bu sayede Amerikalıların İslam hakkındaki görüşlerini birinci elden öğrenme imkanım oldu. Bu bölümde sözkonusu kiliselerden birine yaptığım ziyareti ve orada İslam ve terör üzerine konuşulanları aktaracağım.

Evrenselci Birlikçiler (Unitarian Universalist) ismini taşıyordu gittiğim kilise. Katıldığım toplantıda, 11 Eylül sonrasında İslamofobia düşüncesinin öncülerinden biri olan Sam Harris’in İnancın Sonu” (The End of Faith) adlı kitabını tartışıyorlardı. Küresel kapitalist sistemin kalbi olan Amerika’da, 11 Eylül’den sonra İslam hakkındaki kitaplara büyük bir talep olmuştu.  Richard Dawkins, Sam Harris, Crıistopher Hitchens gibi “Yeni Ateistler” akımının öncüleri ile Bernard Lewis ve Daniel Pipes gibi oryantalistler bu talebe karşılık vermekte gecikmediler. Sözkonusu ateist ve oryantalistler, İslam’ın zihinlerdeki imajını yerle bir etmek için adeta cihat ilan ettiler. Yazdıkları eserlerde İslam’ı terör dini olarak gösterdiler.  Özellikle cihatla ilgili ayetleri referans vererek İslam’ın şiddet telkin ettiğini iddia ettiler.  Huntington’un “medeniyetler çatışması” kehanetinin doğru çıktığını söylediler.  İslam’la kaçınılmaz savaşın vaktinin geldiğini söylediler.  Hem bireyleri hem de devletleri, terörle mücadele adı altında, İslama karşı topyekun savaşmaya davet ettiler. Herkesi terör paranoyasıyla korkuttular. Biyolojik ve nükleer kitle imha silahlarını ele geçirmek üzere olan teröristlerin kıyameti getireceğini yazdılar.

Toplantıya katılanlar Harris’in kitabını okuyarak gelmişti. İçlerinden biri kitabı kısaca özetledi. En çok satanlar listelerine de girmiş olan bu kitapta yazar, insanların zihnindeki önemli bir soruya cevap vermeye çalışıyor kitabında. Her gün İslami terör haberleriyle uyanan insanlar, genelde dinlerin ve özelde İslam’ın nasıl teröre dayanak olduğunu merak ediyor. Amerikalılara İslam’ı anlatmak için yapılan bütün toplantıların değişmeyen sorularından biri İslam ve terörle ilgili. Toplantının konusu ne olursa olsun, toplantı sonunda İslam ve terörle ilgili mutlaka bir veya birkaç soru sorulur. Sam Harris, umumun zihnindeki bu temel soruya cevap vermek için yazmış kitabını.

Harris, kitabını Huntington’un “medeniyetler çatışması” tezi üzerine kurmuş. Bernard Lewis gibi İslam’ı çarpıtan oryantalistlerin eserlerini referans göstererek İslam’ın şiddet ve nefret üzerine bina edildiğini iddia ediyor. Ortaçağda kilisenin yaptığı zulümleri ayrıntılı bir şekilde anlatıyor. Tevrat, İncil ve Kur’an’dan alıntılarla, bu ilahi kitapların düşmanlık tohumlarını inananların zihnine ektiğini iddia ediyor. Yazara göre, günümüzde yaşananlar bu kitapların temel öğretisinin doğal bir neticesidir. Bu gidişe dur demenin zamanı gelmiştir. Aksi halde, biyolojik ve nükleer kitle imha silahları teröristlerin eline geçtiğinde, tarihin sonu gelecektir. Bizim sonumuzu getirmeden önce biz, nefret ve düşmanlık telkin eden inançlara son vermeliyiz.

Harris, ılımlı Müslüman olamayacağını, Kur’an’a Allah kelamı diye inanıp ona göre yaşayan insanın, kendi din mensuplarından başka kimseye tahammül edemeyeceğini iddia ediyor. Harris’e göre, günümüzde, ellerinde bir güç bulunmadığı için ılımlı gözüken Müslümanlar, yarın güç kazandıklarında kendinden olmayan herkesin başını uçuracaklar. Harris, kitabının sonlarına doğru, neler yapılması gerektiğini şöyle ifade ediyor: İslam’la savaş halindeyiz. Bu savaş daha çok sürecek. Şehit olma hevesiyle, kurduğumuz medeniyeti yıkmaya hazır olanlara göz yumamayız. Bu insanların eline kitle imha silahlarının geçmesine müsaade edemeyiz. Onlara tolerans gösterip sonumuzu getirmelerine yardım edemeyiz. Milyarı aşkın insanı imha etmemiz mümkün değil. O halde dinlerini tamamen değiştirmeliyiz. Onların Kur’an’la bağlarını koparmalıyız, çünkü onlar Kur’an’a Allah kelamı olarak inandıkları sürece, bizim için tehlike olmaya devam edecekler.

Harris, kitabının, intihar olaylarına ve rehinelerin boğazlanmasına değindiği bir bölümünde, kâfirlere karşı kin ve nefret besleyen Kur’an ayetleri ve hadislerle beyni yıkanan Müslüman teröristlerin tarihte eşine rastlanmamış bir tehlike arz ettiklerini iddia ediyordu. Sunumu yapan kişi, Harris’in kitabından anlattıklarını görüntüyle desteklemek için Müslüman teröristlerin Irak’ta rehin aldıkları kişilerin başını keserken çekilmiş birkaç fotoğraf gösterdi. Hemen sonrasında da bir Amerikalının boğazlanırken çekilen video görüntülerini göstermek istediğini söyledi. “Bu görüntüden rahatsız olan varsa kısa bir süre için dışarı çıkabilir” deyince itiraz sesleri yükselmeye başladı. Büyük çoğunluk söz konusu görüntüden rahatsız olacaklarını ifade edince sunumu yapan kişi video gösteriminden vazgeçti. Yapılmak istenen gayet açıktı. Cihatla ilgili ayet ve hadisler okunup dinleyenlere şu mesaj veriliyordu: Müslümanlar, kendilerinden olmayanlar için en acımasız canavarlar hükmüne geçiyorlar. 11 Eylül’de binlerce masumu, akılları hayrette bırakan bir yolla, katleden caniler, ellerine geçirdiği hasımlarını boğazlamaktan ve Cennette hurilere kavuşmak için vücutlarını bomba yapmaktan çekinmiyorlar.

Harris’in iddiaları hiç de yabancı gelmiyordu. Türkiye’de bu tarz korku paranoyası olan bir kesimin söyledikleriyle büyük paralellik gösteriyordu. Bana asıl ilginç gelen, orada bulunanların büyük çoğunluğunun bu yazılanlara mutlak doğru diye inanmasıydı. Allah’tan gelen bir mesajı acımasızca sorgulayan bu insanlar, birazcık araştırıldığında, yalan ve yanlışlarla dolu olduğu açık olan bir kitaba samimiyetle inanıyorlardı. Demek ki, inanmayan kimse yok aslında. Ateist dahi bir inanca sahip; yaratıcının olmadığına inanıyor.

Bütün Dinleri Aynı Kefeye Koymak

Konuşmacı, Harris’e katıldığını ve İbrahimî dinlerin üçünde de kendinden olmayana karşı kin, nefret ve düşmanlık aşılandığını söyledi. Tek çıkış yolu ise insanları dinlerin anlattığı hurafelerden uzaklaştırıp aklını kullanmaya teşvik etmekten geçiyor dedikten sonra konuyu tartışmaya açtı. Benden önce söz alan herkes, Harris’in düşüncesine katıldıklarını söylediler. Anlaşılan, tek aykırı ses ben olacaktım. Elimi kaldırarak söz istedim. Herkes ne diyeceğimi merakla bekliyordu. Ko

popüler cevapdünya atlası