100. Yıl Önce 100 Yıl Sonra İnsanî Gelişimin Neresindeyiz?

Eklenme Tarihi: 07 Ocak 2014 | Güncelleme Tarihi: 11 Şubat 2017

Siyaset BilimciDoç. Dr. Ahmet YILDIZ'ın Sanat, Marifet ve İttifak İçin Sosyal Kalkınma Sempozyumu açış konferansıdır

Herkese hoş geldiniz diyorum.

Karın bizi sevk ettiği bu güzel iklimde, zor ama güzel olacağını düşündüğüm bir atmosferde, yüz yıl önce ve yüz yıl sonra insani gelişimi düşünmek ve onun üzerinden bir takım paragraf başlarını sizinle paylaşmak istiyorum.

Şöyle bir tasvirle başlayalım önce: 1910 Mart ayı itibariyle Said Nursi İstanbul’dan ayrılır. İstanbul’a kırgındır. Tevfik Fikret’in kırgınlığı türünden bir kırgınlık değildir bu ama sonuç itibarıyla büyük emek verdiği bir sürecin mağlubu olmuş ve İstanbul’dan ayrılmak zorunda kalmıştır. Nereye? Kürdistan’ın dağlarına bir yıllık bir yolculuktur bu aslında. Martta başlar ve bir sonraki baharda Şam üzerinden Lübnan ve yine İstanbul’da noktalanır. Bu yolculuk Münazarat ve Hutbe-i Şamiye isimli eserlerinin telifiyle neticelenir, meyvelenir. Bu yolculukları sırasında Urfa’ya da uğrar. Urfa’dayken Yusuf Paşa camisinin avlusunda bir kalabalığa hitabede bulunur. Bizim kahvehanelerde kullanılan küçük iskemlelerden birinin üzerine oturur, başını ellerinin arasına alır. Damlara kadar her yeri dolduran kalabalığı şöyle bir süzer ve onlara şu anekdotu aktarır. Suruç’a da uğradığını ve o sırada köylülerle hasbihal ettiğini söyler. “Haliniz nasıldır, nicedir? Ziraatin durumunu nedir?” Sorularını sorduğunu ve muhatap olan köylünün kendisine “Ben bilmem ağam bilir?” dediklerini belirtir. Üstelediğinde aynı cevabı alır. Bunun üzerine şunu söyler: “O zaman ben de senin ağanın cebindeki aklınla konuşuyorum.” Buradan şu noktaya gelir; nemelazımcılık, havalecilik asla kabul edilemeyecek bir şeydir.

Kişisel girişimcilik hürriyetin temel esaslarından birisidir. Ne demektir bu aslında? Bediüzzaman hürriyet ve milliyet arasında bir ilişki kurar. Nemelazımcılığı da istibdat ile ilişkilendirir. Eğer bir insan hiçbir şey düşünmüyorsa, içinde bulunduğu toplumla bir bağ kurmamışsa, sadece kendine dönük olarak ve dar çerçevede belki ailesine, o dönem çerçevesinde düşündüğümüz zaman belki kabilevi aidiyetine göre bir tasavvura sahipse, o kişinin himmet kanatlarının açılması baskıcı bir yönetim altında mümkün değildir. Baskıcı yönetimler kişilikleri bencilleştirir. Sadece kendine dönük ben merkezli bir varlık haline getirir, insan olmaktan çıkarır. Onun için hürriyet fikrinin milliyeti netice verdiğini söyler.

Hürriyetle ışıklanan bir milliyet fikri ortaya çıkar. Hürriyeti de biz istibdadın ortadan kalkması ve sınırlı anayasal öncelikli siyasi yönetim olarak anlayabiliriz. Toplumsal anlamda hürriyet farklı anlamlara gelebilir. Kişi ancak hür bir ortamda kendisi dışındakileri fark eder. Daha geniş bir toplumu düşünebilecek hale gelir. Kendisinin dışında aynı aileyi, aynı kabileyi, aynı kavmi, o kavmin üzerinde onun mensub olduğu bir medeniyet dairesini fark eder. O zaman kişinin himmet kanatları açılabilir. Sadece ağasının, aşiret liderinin, şeyhinin itibarını düşünen ve sadece o günlük hayatını idame etme peşinde koşan bir köylü. Tabii bu o zamanki insan kategorisidir. Çünkü nüfusun yüzde sekseninden fazlası köylüdür. 1950’ye kadar da aşağı yukarı böyle kalmıştır. Böyle bir toplumda karşı karşıya olduğu çok büyük devasa problemleri çözecek bir insan tipini ortaya çıkarabilmek Bediüzzaman’ın temel uğraşlarından birisidir.

İşte mesele bu: Biz gelişme kavramını, kalkınma kavramını çoğunlukla devlet merkezli düşünmüşüzdür. Tasvirle her şeyi devletle başlatır, devletle sonlandırırız. Bediüzzaman’ın lügatçesinde devlet çok az rastlanan bir kelimedir. Onun lügatçesinde öncelikle var olan insandır. Dolayısıyla insanın gelişmediği, hür olmadığı bir ortamda ne sosyal kalkınma, ne siyasi kalkınma, ne de ekonomik kalkınma mümkün değildir. Bu konuyu burada bırakıp bugüne gelmek istiyorum.

Doğu Bloku çöktükten sonra, Japon kökenli Amerikalı siyaset bilimci Francis Fukuyama şunu iddia etti: “Tarih artık sona erdi.” Tarihi sona erdiren şey insanın tekâmül yolculuğunun sona erdiği iddiasıydı. “Biz insanın ulaşabileceği en mükemmel mertebeye ulaştık. Bu mükemmel mertebe siyasi anlamda liberal demokrasi, ekonomik anlamda da liberal piyasadır. Dolayısıyla biz liberal piyasa üzerinden ekonomik kalkınmayı en iyi bir şekilde gerçekleştiririz. Bunun alternatifi yok. Artık bitti. Sosyalist alternatif de çöktüğüne, çöküşüne bütün dünya şahit olduğuna göre geride sadece liberal kapitalizm kaldı. Dolayısıyla siz piyasanın ortaya çıkaracağı kalkınma modeline mahkûmsunuz. Bu da sizin için olması gereken en iyi değer.”

Peki, piyasa merkezli kalkınma veya gelişim insanlara ne sundu? Üretim ve tüketimin küreselleşmesi kişinin küresel ilgilere sahip olarak sadece kendi köyünün, mahallesinin, şehrinin, ülkesinin insanı olmaktan çıkıp yerkürenin insanı haline gelmesi insanlığa neyi getirdi? İnsanlığın üçte ikisine yoksulluğu getirdi. İnsanlığın üçte ikisi küreselleşmenin getirdiği ekonomik kazanımların dışında kaldı. Bu çok önemli bir noktadır. Bunu sadece bir not olarak belirteyim. Evet insanlık tarihine bakıldığında geldiğimiz noktada yoksulluğun mutlak anlamda en az seviyeye düştüğü iddia edilebilir. Ama yoksulluğun giderilmesi ve pastadan ayrılan payın paylaşılmasına baktığımızda belki insanlık tarihinin en adil olmayan dönemlerinden birini yaşıyoruz. Amerika’da Obama’nın da dikkat çekmeye çalıştığı ve değiştirmeye çalıştığı şey de bu değil mi? Amerika ekonomik anlamda dünyanın en büyük ekonomisi. Hadi Çin geçti diyelim. İkinci sırada olsun ama biraz sonra bahsedeceğim insani gelişme endeksi bakımından Amerika yine dünyanın üçüncü ülkesi fakat gelir dağılımı bakımından baktığınızda Türkiye’den çok daha gerilerdedir. Çok daha büyük gelir uçurumunun olduğu bir yapıya sahiptir. O zaman adaletin olmadığı, adaletin üretilemediği bir küreselleşme ortamında yaşıyoruz.

Devlet merkezli olarak baktığımızda ise şunu gördük siyasi anlamda; devlet otoritesinin yüceltilmesi, ki yeni muhafazakâr ideoloji ve yeni sağ ideoloji de bunu çok fazla öne çıkarır ve bunun üzerinden toplumun gelişebileceği, bütün çıkarların ve ilgilerin devlet üzerinden tanımlanması gerekliliği şeklindeki bir yaklaşım. 1990’lardan itibaren bu yaklaşımları sorgulayan, bu yaklaşımların insanlık için daha iyi bir noktayı işaret etmediğini söyleyen ve buradan hareketle insani gelişimi ekonomik kalkınmayla ölçmekten vazgeçen bir yaklaşımın filiz verdiğini görüyoruz. Çünkü ekonomik kalkınma insani gelişimle paralel yürümüyor. Ekonomik olarak kalkınabilirsiniz, hatta fosil kaynaklara dayalı çok büyük gelir kaynaklarınız olabilir; Körfez ülkeleri, Latin Amerika’daki bazı ülkeler gibi. Ama insanın gelişimine baktığımızda “Aynı tabloyla karşı karşıya mıyız?” diye sorduğumuzda farklı bir tabloyla karşı karşıya olduğumuzu göreceğiz.

İki kavramdan bahsedeceğim ve Bediüzzaman’ın bu iki kavramdan aslında yüz yıl önceden bahsettiğini ve bizim sosyal bilim evreninin militan düzeydeki laikliğin dini hayata kapalılığını ve din merkezli düşünce üreten fikir sahibi insanları yok saymasının beraberinde getirdiği üzücü bir örnek olarak bunu aktaracağım. Çünkü insani gelişim ve bunun bir parçası olarak beşeri güvenliğin temel kavramları, amaçları ve araçları aslında Bediüzzaman tarafından yüz sene önce Kürt toplumu üzerinde, Osmanlı ölçeğinde, İslam toplumunda ifade edildiğini söyleyeceğim.

İnsani gelişim, gelişimi devlet merkezli olmaktan çıkarıp piyasanın dinamikleriyle, sadece ekonomik kalkınmayla sınırlamayan, insanı gelişme sürecinin amacı ve hedefi olarak kabul eden ve buna dönük olarak da bir takım göstergeleri belirleyen, parametre olarak ortaya koyan, Birleşmiş Milletlerin de 1990’ların başlarından itibaren benimsediği ve 1994’ten itibaren de düzenli olarak endeksler yayınladığı bir kavramdır. İnsani gelişimi biz ölçmeye çalıştığımızda karşımıza sağlık, ekonomi ve gelir parametreleri ortaya çıkıyor. Gelir açısından gayr-i safi milli hasıla ve bunun kişi başına düşen miktarı elbette önemlidir. Gelir düzeyi, insani gelişimin diğer unsurları olan eğitim ve sağlığın gelişmesi açısından da anlamlı ama tek başına hiçbir zaman yeterli değildir. Ekonomik açıdan gelişmiş olmak insani açıdan gelişmiş olmak sonucunu vermiyor. Mesela Ekvador’a bakınız. Petrol kaynaklarıyla zenginleşen bu ülkenin ne eğitimde, ne de sağlıkta hiç de önemsenebilecek eşit ya da hakkaniyetli bir toplumsal dağılımın sahibi olmadığını görüyoruz. O zaman devleti değil, insanı öne çıkaran, insanın güvenliğini ve insanın gelişimini esas alan bir kalkınma yaklaşımı nasıl mümkün olabilir? Biz bunu eğitim ve sağlık göstergeleriyle birleştirdiğimizde Türkiye cumhuriyetinin yerinin 187 ülke arasında 90. olduğunu görüyoruz.

Elbette bu statik bir sıralama değildir. Bu açıdan yüzyıl öncesiyle yüz yıl sonrasını karşılaştırmamız da mümkün değildir. Çünkü yüz yıl önceki Anadolu’ya baktığımızda, Anadolu nüfusunun yaklaşık 12 milyon civarında olduğunu, içe ve dışa doğru çok büyük kitlesel göçlerin yaşandığı 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı ve Balkan savaşları sonrasında Kafkas ve Balkanlardan çok büyük bir Müslüman göçünün gerçekleştiğini, aynı zamanda mübadele sırasında da Türkiye’nin gayrimüslim azınlıklarını kaybettiğini görüyoruz. 1924 Türkiye’sine baktığımızda karşımıza çıkan tablo nüfusun %98’inin Müslüman olduğu bir tablodur. Oysa savaş öncesinde bu %80’dir. Diyarbakır da kendi azınlıklarını yakın zamanda kaybetti. Yahudi azınlığı İsrail kurulduktan sonra Diyarbakır’ı ter ketti ve Kore Mahallesi ondan sonra kuruldu. Hançepek de boşaldı değil mi? Diyarbakır’ın Ermenileri de yavaş yavaş ayrıldılar ve en nihayetinde yok diyebileceğimiz kadar çok küçük bir azınlık kaldı. Dolayısıyla biz sahip olduğumuz kültürel çoğulculuğun temellerinden, sütunlarından biri olan gayrimüslim azınlıklarımızı kaybettik. Dillerimizin çoğunu da aslında süreç içinde kaybettik ama Cumhuriyetle birlikte esas itibarıyla Türkçe’nin ve Kürtçe’nin var olduğu bir dil grubuna sahiptik, nüfusun ancak %10’u okuma yazma biliyordu. Lise hem sayı olarak çok azdı, hem de lise mezunu çok azdı. Hemen şunu belirteyim; Cumhuriyet 1950’ye kadar zaten eğitime hiçbir yatırım yapmadı.

Abdülhamid döneminde kurulan eğitim kurumları, altyapı yatırımları da, aynı şekilde ulaşım da buna dâhil olmak üzere, 1950’ye kadar aşağı yukarı aynen kaldı. Devletin güvenlik aygıtını belirlediği bir “ekonomik ve askeri kalkınma politikası” bizi 1950’lere kadar getirdi. Burada şunu vurgulamak gerekiyor. Şimdi Marksist teorinin çok fazla problematize ederek önümüze koyduğu iddialardan bir tanesi küresel ölçekte merkez ve çevre ülkeler arasında bir sömürü ve bağımlılık ilişkisinin bulunduğudur. Bu ilişkinin ulusal ölçekte, Türkiye üzerinden bakarsak, özellikle Kürtlerin ekonomik kalkınma açısından geri bıraktırılma olgusunun açık bir örneği olduğu söylenir. Bu iddia Tek Parti dönemi açsından doğrudur. Çok partili siyasete geçildikten sonra böyle bir iddiayı ortaya sürmek ancak ideolojik önyargıyla açıklanabilecek bir durumdur. 1950’ye kadar eğer varsa her türlü yatırım zaten devletin iznine tabi olduğu ve bu bölgeye de askeri ilgiler dışında hiçbir teveccühün söz konusu olmadığı için böyle bir gelişmişlikten söz edemiyoruz. Dolayısıyla Türkiye’yi insani gelişmişlik açısından değerlendirdiğimizde, 1950’ye kadar böyle bir kavramın hiçbir şekilde olmadığını, 1950 sonrasındaysa kalkınmanın esas itibariyle ekonomik kalkınma olarak anlaşıldığını görüyoruz.

“Her mahallede bir Amerikalı milyoner oluşturma” Demokrat Partinin de sloganlarından birisiydi. Milli görüş geleneği de çok fazla ağır sanayi vurgusuna sahipti. Dolayısıyla gelişme, ekonomik açıdan iyileşme, çok ama çok fazla öne çıkarılan devlet merkezli bir bakış açısının yansımasıydı. Ama bunun sonucunda aslında ne oldu? Eğer kalkınma insana yansıyorsa kalkınmadır. Gayr-i safi milli hasılayla insanlar eğer yaşayabiliyorsa problem yoktur ama öyle olmadığını görüyoruz. İnsani gelişme kavramı insanın sahip olduğu seçme kapasitesinin önündeki fırsatların çokluğuyla ölçülür. Yani, siz hayatta ne yapmak istiyorsunuz? Sizin yapmak istediklerinizi yapabilme yeteneğiniz sizin insani gelişmişlik düzeyinizi gösterir. Eğer hayat hakkınız güvence altında değilse, sürekli çatışılan bir ortamda yaşıyorsanız, sizin hayattan beklentiniz son derece sınırlıdır. Sadece kendinizi koruma beklentisine dönüktür. Bu seçenekleri nasıl çoğaltacaksınız? Sağlıklı bir çevreye ihtiyacınız vardır. Anne ve bebek ölümlerini azaltmak zorundasınız. Sağlıklı çevreyle birlikte sağlığa erişmeye, enfeksiyondan ve diğer çevre problemlerinden uzak bir çevre sağlayabiliyorsanız, o zaman sizin eğitime de ihtiyacınız var. Sizin kendinizi ifade etmeye, okumaya ve diğer insanlarla etkileşim içine girmeye ihtiyacınız var. Öyle ise sizin hayattaki istediklerinizi, amaçlarınızı gerçekleştirme kapasitenize ilişkin donanımınızın gelişmesi gerekiyor. Benim seçeneğim ne? Çok susuzum ama su içemiyorum. Çok kısıtlı bir seçeneğim var demek ki. İnsani gelişmişliği bu ölçüler açısından düşündüğümüzde devletlerin gelişmiş olmasının çok fazla bir anlamı olmadığını görüyoruz. Devlet istediği kadar gelişsin, eğer bu gelişme insani gelişmişliğe dönüşemiyorsa, o zaman biz bunu gelişme olarak adlandıramayız.

Türkiye açısından baktığımızda çok kötü bir noktada olmadığımızı görüyoruz. İnsani gelişme endeksi açısından 90. sıradayız. Bu elbette olumlu bir nokta değildir. BM 2013 İnsani Gelişme Endeksine göre Türkiye 90. sırada ama ekonomik gelişme açısından Türkiye dünyanın ilk 20 ekonomisi arasında. Bir güzel nokta da şu bence: Türkiye insani yardım yapan ülkeler arasında dünyada ilk 10 arasında. Acil insani yardım yapan 4. ülke. Türkiye’nin gelişmeye bakışının aslında insan merkezli olmaya başladığını, ekonominin de aslında bu insan merkezli gelişim anlayışının bir lokomotifi haline gelmeye başladığını görüyoruz.

İnsani gelişimin insani güvenlikle de ilişkili olduğunu görüyoruz. Eğer insani güvenliği sağlayamazsak insani gelişim eksik kalır. Peki insani güvenliği nasıl ölçüyoruz? İnsani güvenlik kavramı ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt’in 1941’de savaşa girmeyi haklılaştırmak için yaptığı meşhur Birliğin Durumu konuşmasındaki dört hürriyetten son ikisine karşılık gelmektedir. İnsanın kendisini ihtiyaçlardan beri kılması, aslında zaruretten/fakr u zaruretten kurtulmasıdır Diğeri ne? Korkudan masuniyettir/korunmadır. Korku insanın tüm melekelerini öldürür. Korku istibdadın ebesidir. Eğer korku içinde yaşıyorsanız, sizin kendi hayat amaçlarınızı gerçekleştirebilme kapasiteniz neredeyse sıfırlanmış demektir. Nitekim korku insanlara baskı rejimlerine boyun eğmek gibi bir refleksi kabul ettirir. Siyasi düşünce tarihine baktığımızda mesela korkuyla ikiz olarak doğduğunu söyleyen T. Hobbes’un iç savaş ortamında sürekli olarak öldürülme korkusu taşıdığı için Leviathan olarak adlandırdığı, “ölümsüz tanrı” diye ifade ettiğimiz baskıcı bir devlet modelini insanların önüne koyduğunu görüyoruz. Korkunun aşılması insanın her gün “Gün doğdu ama geceyi bulabilecek miyim?” endişesi taşımadan yaşayabilmesidir. Bu gerçekleşebildiği zaman hayat hakkıyla birlikte diğer hürriyetlerin gerçekleşebileceği zemin ortaya çıkar. Dolayısıyla insani güvenlik, aslında insani gelişmişlikle doğrudan ilişkilidir ve onun bir parçasıdır. Bunları ayrı düşünemeyiz.

Peki, bunları ne zamandır konuşuyoruz? 1990’lardan beri konuşuyoruz. Said Nursi bunları ne zaman konuşuyordu? 1910’larda konuşuyordu. Bediüzzaman’ın “Nasıl konuşuyor?” diye sorarsak, aslında biraz önce Kürtçesini dinlediğimiz, ilk Kürtçe makalesinden aktarılan metinde de, Meşrutiyet ilan edildikten sonra hem İstanbul’da, hem Selanik’te yaptığı hitabelerde de bunu ortaya koyduğunu görüyoruz.

İnsani güvenlik ve gelişmişlik açısından Osmanlı toplumunun yapısına baktığımız zaman ekonomik olarak Müslümanların, siyasi olarak gayrımüslümlerin asalak olduğu bir yapıyla karşı karşıyayız. Bu işbölümünün ortadan kalkması ekonomik açıdan 19. yy’daki gelişmeler sonucunda sürekli güçlenen, dış ticareti tamamen ele geçiren, eğitim kurumlarına hâkim olan, dolayısıyla elde ettiği ticaret ve sanayi gücüyle ve dış bağlantılarla neredeyse Osmanlı devleti içerisinde paralel bir güce kavuşan gayrimüslimlere karşılık olarak Müslümanlar son derece yoksul, kendisini geliştirme imkânlarına sahip olmayan, sanayinin zaten bulunmadığı ve bulunmasının da mümkün olmadığı, Osmanlı devletinin bütünüyle mağdur edilen, en başta İngiltere olmak üzere büyük pazarların, büyük ekonomilerin pazarı haline geldiği bir yapı içerisinde, insanların sadece hayatta kalmaya ve temel ihtiyaçlarını karşılamaya odaklandığını görüyoruz. Eğitim sistemi perişan durumda, mektepler son derece sınırlı, medreseyse fonksiyonunu yerine getiremiyor. Kürt coğrafyasında mekteplerin zaten Türkçe eğitim yaptığını düşündüğümüzde, Türkçe bilmeyenlerin modern eğitime erişemediği, geleneksel İslami ilimlerin aktarıldığı yerler olan medreseler yetmediği, modern bilimlerin kendisini ifade ettiği, yansıdığı kanal olarak Türkçe lisan olarak bilinmediği için, bu coğrafyada yaşayan insanların eğitimden çok büyük derecede yoksun kaldığını görüyoruz.

Azınlık okullarının misyonerliğe zemin oluşturan faaliyetleri içerisinde, gayrimüslimlere ekonomik açıdan, ideolojik ve siyasi açıdan güç kazanma zeminleri olması da Müslümanlık üzerinde büyük bir manevi baskı oluşturmuştur. Buna, özellikle Ermeniler ve Kürtler arasındaki çatışmaları da eklediğimizde, insani gelişmişlik ve insani güvenlik kavramları ve parametreleri açısından düşündüğümüzde, ortaya çıkan tablonun pek iç açıcı olduğu söylenemez. İnsani güvenliğin ortadan kalktığını, hayat hakkının sürekli tehdit altında olduğunu, devletin bunu sağlamaktan aciz durumda bulunduğunu, eğitim ve sağlık imkânlarının son derece sınırlı olduğunu, ekonomik açıdan da oldukça geri, temel ihtiyaçlarını bile karşılamaktan uzak olduğunu gösteren bir tabloyla karşı karşıyayız.

Bediüzzaman, İttihat ve Terakki’nin yaklaşımıyla, sadece devlet merkezli bir bakış açısıyla, bu meseleye bakmaz. Prens Sabahattin’le kısmen örtüşen, toplum merkezli, dolayısıyla insan merkezli gelişimin parametrelerini teşebbüs-i şahsi, adem-i merkeziyet kavramları üzerinden, özellikle teşebbüs-i şahsiye yaptığı vurguyla ortaya koyar. Selanik’teki hitabesinde de ifade ettiği beş temel husustan bir tanesi budur.

Bu beş temel hususun birincisi kalblerin bir araya gelmesi, kalplerin birleşmesi, bir atmasıdır. “Bu nasıl mümkün olacak?” sorusuyla beraber düşünülmesi gereken bir şeydir bu. Maarif, Tanzimat sonrasında bizim lügatçemize giren bir kavramdır ve esas itibariyle yeni bilimleri ifade eder. Yeni bilimlerin medrese zeminine oturtulması çok büyük bir iştir. Bediüzzaman’ın medresesi klasik veya geleneksel medreseyi ifade etmez. Darülfünunu yani üniversiteyi içeren bir medrese bu. Ayrı bir mektep şeklindeki bir darülfünun da değildir. Dolayısıyla kendine has bir modelle aslında daha sonra Risalelerde ifade edeceği mana-yı harfiye dayalı Esma-i Hüsna üzerinden okunan bir kâinat ve toplum tasavvuruna bağlı bir bilim okumasıyla kendisini ifade eden, bu zemine oturan, bu yeni bilimlerin içerildiği bir eğitim modelini ortaya koyar. Nihayet Ermeniler ve Kürtler arasındaki gelişmişlik farkının soru olarak kendisine sorulduğu bir vasatta, kendilerine en fazla kendilerinin yardım edebileceğini, “İnsan için ancak çalıştığı vardır” ayetine atıfla belirtir. Çalışan karşılığını alır. Çünkü Allah’ın fıtrat kanunları herkes için geçerlidir. Öyleyse insanın sahip olduğu kişisel girişimcilik çok ama çok büyük bir önem taşır.

“Meşrutiyet buraya gelmiyor. Ne zaman gelecek?” sorusuna verdiği cevap bu açıdan önemlidir. “Milliyet fikrini haffar yaparak marifet ve faziletten bir demir yolu döşeyin” diyor. İşte size bir cümlelik bir formül. Milliyet fikri nasıl yol inşası, fazilet ve marifetten oluşan bir demiryolu inşası için altyapı oluşturabilir? Çünkü, milliyet fikriyle siz himmetinizin kanatlarını açarsınız, ben merkezli olmaktan çıkarsınız. İnsan merkezli gelişim bireycilik değildir. Bireycilik bireyi baz alan ama liberalizmin esas aldığı anlamdaki bireyi baz alan bir yaklaşımdır ve tamamen farklı bir şeydir. İnsan merkezli olarak bakıldığında kişinin kendisini, kendisinden öte ailesini, varsa aşiretini, mahallesini, doğduğu yeri, sonra bununla sınırlı kalmayarak o aidiyet çemberlerini sürekli açmasını hatırlatır. Dolayısıyla milliyeti, biz iltizam veya asabiyet üzerinden tanımlarsak, Bediüzzaman milliyeti sürekli genişleyen halkalar halinde tanımlayan bir yaklaşım ortaya koyar. “Evet, siz Türk olarak, Kürt olarak, sonra Osmanlı olarak, Müslüman olarak ve sonra insan olarak hamiyetinizi genişletmek zorundasınız. Hamiyet kanatlarınızı sadece ağanızın şerefi ya da şeyhinizin büyüklüğünü, faziletini tazim için kullanamazsınız. Bu hamiyet değildir. Eğer kişi himmetini sadece kendisine hasrediyorsa, o kişi insan olmaktan uzaklaşır.” Dolayısıyla insani gelişmişlik insanlaşmayla birlikte kendisini ifade eder. Hürriyet ancak böyle bir ortamda sağlanır.

Milliyet fikrinin ortaya çıkabilmesi, insanın ben merkezli bir varlık olmaktan çıkarak diğer merkezli bir varlık haline gelmesi ve toplum olarak birlikte, bizi inşa etmek insani gelişimin en önemli unsurlarından birisidir. Bu “biz”in inşa edilmesini sağlamak da insani güvenliğin en önemli parçalarından birisidir. Siz kimsiniz? Bu çok önemli bir şeydir. Yer küre üzerinde bir nokta olarak bile ölçülemeyecek bir varlık mısınız, yoksa aslında kâinatın hayata ve insana bakması gibi, yaratılış ağacının meyvesi misiniz? Her şeyin kendisine baktığı, (sözde) Allah gibi varlık üzerinde tasarruf eden, dolayısıyla ona halifelik bahşedilmiş bir varlık mısınız? Bu halifelik bahşedilmesi insanın da ben merkezli bir varlık olmasını gerektirmiyor. Çünkü yaratılmışlık noktasında diğer bütün varlıklarla kardeş olma gibi bir durum ve statüye sahiptir insan. O zaman insanın kendisini geliştirme ve tekemmül algısının sadece kendi odaklı da olmaması gerekiyor. Devlet odaklı olması hiçbir anlam ifade etmiyor. Devletin istediğin kadar gelişsin, şu sıralamada bulunsun, şöyle bir askeri gücü olsun, o gücün sizin hayatınıza kattığı şey nedir? İnsani gelişimin sorduğu soru budur. Bediüzzaman da bu açıdan, bunun ifade edilebildiği ilişkiyi tersinden kurar. İnsani gelişmişlik yükselirse devlet de güçlenir. Devletin anlam taşıyabilmesi için insani gelişmişliğin parametrelerini oluşturmamız ve gelişmenin temelini de buna göre kurmamız gerekir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle, Allah isminin yüceltilmesi de maddi terakkiye bağlıdır. Ama maddi terakki insanlığın gelişmesinin en önemli kriteri değildir. Her şeyi karşıladınız, sürekli olarak bu skala büyüyecektir. O zaman insanı insan yapan temel değerler daha fazla anlam taşıyacaktır.

Manevi açıdan insanın gelişmesi, içinde bulunduğu sosyo-kültürel ortamda gerçekleşen kalkınmayla ilişkilidir. Bu kalkınmayı sosyal kalkınma olarak ifade ediyorsak, bu medeniliği ifade eder. Eğer sosyallikten bahsediyorsak, artık insanı ve bireyi aşmış, medeni, birbirimize olan borçlarımızı ve sorumluluklarımızı bilerek ve bu borçlar ve sorumlulukların gereği olarak birbirimizle ilişki kurmak durumundayız. Böyle bir ortam içerisinde insanın himmeti ne kadar büyürse, bir insanın himmeti eğer insanlık olursa, insanlık büyür. “Bunu nasıl oluşturacağız? Bu bilinci nasıl edineceğiz?” sorusunun cevabını Bediüzzaman hem Osmanlı, hem de Kürtler üzerinden kendi dönemi açısından vermeye çalışır. Bu çok önemli bir şeydir. Dolayısıyla sosyal kalkınmanın temel parametreleri açısından düşündüğümüzde, Bediüzzaman cehalet, zaruret ve ihtilaf kavramlarını soyutlayarak küresel tehditler/düşmanlar olarak ifade eder.

Bediüzzaman, dünyayı daha güvenli ve demokratik bir hale getirmek için bir “Haçlı seferi,” karşıt olarak düşünürsek, başlatmaz. Hristiyan dünyası üzerine de sefere çıkmaz. Karşı dinin mensupları veya farklı milletten olan insanlar Bediüzzaman’ın düşmanı değildir. Bediüzzaman için tehdit/düşman, soyutlanmış olarak küresel ölçekte bütün insanlığın aşması gereken temel problemleri içeren üç ana maddede toplanmaktadır. Cehalet kabul edilemeyecek bir durumdur. Gerçekten okumayan, formel anlamda eğitimi yeterli olmayan bir toplumuz. Okullaşma oranı, mesela, insani gelişmişliğin en önemli göstergelerinden birisidir ve bu Türkiye’nin şu anda da en zayıf olduğu alandır. Çünkü okullaşma oranındaki %1’lik bir gelişme, gayr-i safi milli hasıladaki 4000 dolarlık gelişmeye denktir. Ama bu çok zaman isteyen, uzun vadeli olarak gerçekleşebilecek bir durumdur. Türkiye’nin insani gelişmişlikteki karnesi temel olarak eğitim sektörü üzerinden aksamaktadır.

Cehalet bu şekilde ifade edildiğinde, zaruret de insani olarak kabul edilemeyecek bir durumdur. İhtilaf ise zaten en fazla yaşadığımız, soğuk savaş öncesinde de, sonrasında da varlığını sürdüren, sadece milletler arasında değil, topluluklar arasında ve fertler arasında da ortaya çıkan çatışma alanlarını ifade eder. Nerede görmüyoruz ki bunu? Arakan’da gerçekleşen şey nedir? Paylaşılamayan şey nedir? Müslümanlar neden ötekileştiriliyor? Ortadoğu’da paylaşılamayan şey nedir? Tarihin sonunu ilan edenler çatışma eksenleri olarak medeniyetleri tanımladılar ve şunu iddia ettiler: İslam’ın sınırları her yerde kanıyor. Kanadığı kadar, kanatılıyor da. Kanatılmasının önüne bizim geçmemiz gerekiyor. O zaman cehalet, zaruret ve ihtilafı aşmanın mekanizmalarını mutlaka oluşturmamız gerekiyor.

İşte “sanat, marifet ve ittifak olarak ifade edilen ölçek bütün Müslüman topluluklar ve fertler için aslında çok açık bir yol haritası ortaya koyuyor. Hutbe-i Şamiye’deki geri kalmışlık sarmalını aşmak için ortaya konan altı özellik neyi ifade ediyor? Devletle alakalı bir tarafını bulabiliyor musunuz? İnsani gelişimi ifade ediyor. Ümitsiz olarak, pişmanlık üzerinden beslenen ve kendisini bunun üzerinden ifade eden, bundan nemalanan, içinde bulunduğu toplumun oluşturduğu aidiyet unsurlarını bilmeyen, baskıcı bir ortamda yetişen, milliyetinin farkında olmayan, meşveretten uzak böyle bir yapı, böyle bir insan, aslında insanı ifade etmiyor. İnsanı insanlıktan çıkaran özellikleri ifade ediyor. Müslüman toplumların ümide dayalı, yalandan uzak, güven üzerine kurulmuş özellikleri olmalıdır. Güven aslında beşeri hayatın temel unsurlarından birisidir. Güvenin olmadığı bir yerde medeniyetten bahsetmemiz mümkün değildir. Dolayısıyla Şam Hutbesi’nde Bediüzzaman’ın sıraladığı altı özellik, insani gelişimin manevi altyapısını çok açık bir şekilde ortaya koyuyor.

Toparlarsak, kısaca şunu ifade etmek istiyorum. 100 yıl önce Bediüzzaman’ın söylediği, kavramlaştırdığı bu üç temel parametre, aslında daha sonra Roosvelt’in “ihtiyaçlardan, zaruretten, yoksulluktan, korkudan kurtulmak” olarak ifade ettiği unsurların, 1990’da BM tarafından insani gelişmişlik parametreleri olarak tanımlandığını görüyoruz. Kişisel olarak önemsediğim soru şu: Biz M, Weber’den, sosyolojik teorinin babalarından bahsederken hep Batılı düşünürlere atıf yapıyoruz. Elimizde çok şükür İbni Haldun var, onunla yatıp kalkıyoruz çoğu defa. Oysa, Bediüzzaman’dan hareketle üretebileceğimiz o kadar çok kavram, o kadar çok perspektif veya o kadar çok teori olabilir ki! işte insani gelişim, insani güvenlik ve Bediüzzaman’ın 100 yıl önce söyledikleri. O zaman bizim kendi sahip olduğumuz gelenek üzerinden üretilen değerlere de gözümüzü açmamız, bunu fark etmemiz ve insani gelişimin unsurlarından biri haline getirmemiz gerekiyor. Umarım sempozyum bu anlamda da amacına ulaşır.

Teşekkür ediyorum.

 

popüler cevapdünya atlası